Menü
REFİK HALİT, ALİ KEMAL VE TAKINTILARIMIZ  Hece, Sayı: 113, Mayıs 2006
Hece Yazıları • REFİK HALİT, ALİ KEMAL VE TAKINTILARIMIZ  Hece, Sayı: 113, Mayıs 2006

REFİK HALİT, ALİ KEMAL VE TAKINTILARIMIZ  Hece, Sayı: 113, Mayıs 2006

 

  

Refik Halit 1888 yılında İstanbul’da doğar. Okumayla başı hoş değildir. İlköğreniminden sonra Galatasaray Lisesi’ne gider ama, bir olay üzerine hocalarına öfkelenip orayı bırakır. Babasının zoruyla sonradan Hukuk Fakültesi’ne girer, bir yandan da Maliye Bakanlığı’na bağlı bir dairede iş bulmuştur, çalışmaktadır; fakat Hürriyet’in ilanıyla (23 Temmuz 1908) “hür meslek arzusuna kapılıp” bu kez de hem Hukuk’u hem işini bırakır, o sıralar günlük çıkmakta olan “Servet-i Fünûn”da gazeteciliğe başlar.   

“Kirpi”, takma adıdır Refik Halit’in. Daha “Kalem”de, “Cem”de yazarken bu adı kullanmaya başlar, bu yazılarını da sıcağı sıcağına kitaplaştırır: Kirpinin Dedikleri (1911). Sonraları “Şehrah”ta, hatta “Alemdar”da da bu adı kullanır. “Alemdar”daki bir diğer adı da “Aydede”dir.

İktidardaki İttihat ve Terakki illegal geçmişi olan bir partidir, muhalefete, özellikle basındaki muhalefete tahammülü yoktur; “Serbestî” başyazarı Hasan Fehmi 6 Nisan 1909’da, “Seda-yi Millet”ten Ahmet Samim 9 Haziran 1910’da, “Şehrah”tan Zeki Bey 10 Temmuz 1911’de, yani İttihatçıların iktidarları döneminde faili meçhule gitmiş gazetecilerdir. Refik Halit, Ahmet Samim’in öldürülmesi üzerine “İştirak”in 13 Haziran 1910 tarihli sayısının bu olaya ayrılmasını sağlar, “Kirpi” imzalı yazılarıyla İttihatçıların öfkesini zaten çekmektedir, Ahmet Samim’i bu sahiplenişiyle de iyice mimlenir.[i] Başbakan Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi bahane edilerek hemen ertesi günü, 12 Haziran 1913’te, belki altı yüzden fazla “muhalif”le, yani  “siyasi suçlu”yla birlikte “Bahr-i Cedid” vapuruna bindirilip Sinop’a gönderilir.    

Refik Halit’in Sinop’ta başlayan sürgünlüğü, Çorum ve Ankara’da devam eder, Bilecik’te sona erer. Tam beş yıl. Bu ilk sürgünlüğüdür. Dönüşünde “Yeni Mecmua”da yazar. Sürgünlüğü sırasında, kendisinden “Türk Yurdu” için bir hikâye istenmiş, o da “Boz Eşek”i göndermiştir. Oysa her iki dergi de İttihatçıların dergisidir. Zaten sürgünlüğünün tamamlanmasında da İttihatçı yazarların himmeti vardır. Öyleyken sözünü esirgemez Refik Halit. Eleştirisi, İttihatçılıktan çok İttihatçılara yöneliktir yine. Sözgelimi “Harp Zengini” başlıklı yazısında Bayramzade’yi eleştirerek vurguncunun hamisi Talat Paşa’yı kızdırır; o kadar ki Talat Paşa Refik Halit’i yeniden Bilecik’e göndermeyi bile düşünür. Mütareke (30 Ekim 1918) sonrası “Vakit”te, “Tasvîr-i Efkâr”da ve “Zaman”da yazdıkları da yine bu yoldadır. Sözgelimi “Zaman”da, politikacıların ceplerinden başka bir şey düşünmediklerini yazar. I. Savaş’ın bitmesiyle ortada savaş suçlusu kalmadığını, herkesin barışsever kesildiğini söyler. “Efendiler Nereye?” başlıklı yazı ise –ki kaçan İttihatçı paşalara: Enver, Talat ve Cemal Paşa’lara seslenen bir yazıdır- şöyle başlar: “Ziyafet bitti, ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye?” Yaptıkları da şöyle vurgulanır: “Ermeni mi kes kafasını, Rum mu al parasını, Türk mü sür ölüme!”[ii]

Muhalifliğini partisiz sürdürmüş Refik Halit bu dönemde yeniden canlanan Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne girerek ilk kez partili olur. Hürriyet ve İtilaf 21 Kasım 1911’de kurulmuştur. İttihat ve Terakki’ye muhaliftir. Tabanı vardır. Öyle ki henüz yirmi günlükken İstanbul’da ara seçim bile kazanır. Ne ki İttihat ve Terakki’nin “illegal” yöntemleriyle de karşılaşır. Meşhur Babıali Baskını (23 Ocak 1913) bunun en dehşetengiz olanı. Beş ay geçmeden baskın misillemesini yaratacak, Mahmut Şevket Paşa öldürülecektir. Arkasından o malum sürgünler gelir. Hürriyet ve İtilaf’ın yeniden canlanması, ancak Mütareke’den sonra olur. İttihatçılar İngilizler tarafından Malta’ya gönderilmiştir, sürgünden dönen “muhalifler” de partiyi canlandırır: 10 Ocak 1919.  

İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf arasında ideolojik ayrılık yoktur aslında. Hatta benzerlik vardır. Hürriyet ve İtilaf “İttihatçıların çeteciliğini ve komitacılığını önlemek, iktidar tekelini kırmak” amacındadır sadece.[iii] Yani mesele iktidarın kullanılmasıyla ilgilidir daha çok. Bu da İttihat ve Terakki diktasından yılmış herkesi Hürriyet ve İtilaf’a çeker. Tabanının genişliği buradan gelir. İdeolojik ayrılığın olmaması da iki parti arasındaki geçişleri, partililer arasındaki arkadaşlığı açıklar.

Refik Halit Hürriyet ve İtilaf’a girer ama, bu onun ikinci sürgünlüğünü de hazırlar. Şöyle ki 12 Nisan 1919’da Posta Telgraf Genel Müdürü olur Refik Halit; altı ay kadar süren bir dönem hariç, 23 Eylül 1920’ye kadar da bu görevde kalır. Yani Milli Mücadele yıllarında haberleşme örgütünün başındadır. İşte ne olmuşsa bu 12 Nisan’la Ekim’in ilk haftası arasında olur: Önce Redd-i İlhak Cemiyetlerinin, sonra Teşkilat-ı Milliye ve Kongre üyelerinin ve daha sonra da askerlerin haberleşmeleri yasaklanır, askeri makamların şifreli haberleşmelerine Bakanlık şartı getirilir. Fakat işler istenildiği gibi yürümez. Anadolu’da emirler havada kalır. Hatta İstanbul’da da kabine üyeleri arasında anlaşmazlıklar çıkar. Sözgelimi Mustafa Kemal Paşa, Posta İdaresi’ne müdahale etmek, halkı hükümete karşı kışkırtmakla Başbakanlık’ça suçlanıp azledilir, ama bu azil Milli Savunma Bakanı Şevket Turgut Paşa tarafından uygulanmaz. Meclis’te 26 Haziran günü çıkan tartışma önce Paşa’nın, peşinden de Refik Halit’in bağlı olduğu İçişleri Bakanı Ali Kemal’in istifalarıyla sonuçlanır.[iv]  

Bu arada, resmi görevinin bittiği bildirilen ve İstanbul’a dönmesi istenilen Mustafa Kemal Paşa bu emre uymayıp 8 Temmuz’da askerlikten istifasını verir, 4 Eylül’de Sivas Kongresi’ni toplar. Nüfuz Anadolu’da artık Mustafa Kemal’dedir. Hatta İstanbul’da da. Damat Ferit, kabinedeki kendi adamlarına bile güvenemez olur. O kadar ki mührünün olmadığı hiçbir telgrafın çekilmemesini ister Refik Halit’ten. Bu da çok sürmez, üçüncü kez istifa eder sadaretten (30 Eylül 1919). Yeni kabineyi Milli Mücadele’ye karşı olmayan Ali Rıza Paşa kurar 1 Ekim’de. Birkaç gün sonra da Refik Halit Posta Telgraf Genel Müdürlüğü’nden istifasını verir. Zaten Anadolu da Refik Halit’in tutuklanmasını istemiştir yeni hükümetten. Kuvayı Milliye de Kartal’a kadar gelmiştir.[v]     

Feneryolu’ndaki evinden Yeşilköy’deki ağabeyinin evine taşınır Refik Halit. Sakin geçen iki aydan sonra yeniden gazeteciliğe döner. “Alemdar”da “Nakş-i Ber-âb” başlığı altında “Aydede” imzasıyla yazmaya başlar. Yine zehir zemberektir. Fıkralarından kimi satırlar bunu doğrular: “Cemal’in yerine Kemal geldi” gibi. “Anadolu Kemâlîler, Celâlîler istemiyor” gibi. “Artık size kimse ne Osmanlı tahtını, ne de Osmanlı ülkesinin geri kalan kısmını güvenebilir” gibi. Hele Mustafa Kemal’i ve Meclis’e Anadolu’dan seçilen milletvekillerini doğrudan suçlayan şu 2 Şubat 1920 tarihli yazıdaki satırlar: “Merhaba Sivas kuzuları, Ankara keçileri ağıla mı geldiniz? Niye koç Ankara’da kaldı? Adeti uzaktan mı toslamaktır? Rütbesiz, mesnetsiz kalmış. Dağdan dağa kaçar, rast geleni toslar. Ecelinize ayağınızla mı geldiniz?” Yine aynı günkü bir başka yazısından: “Bereketi bol olsun, başımıza bir milli daha çıktı: Milli Misak. Aman Allah’ım! Ne çirkin, ne gayri milli bir kelime!”[vi]

Altı ay kadar sürer bu dönem. Damat Ferit’in yeniden hükümet kurmasıyla (5 Nisan 1920) Refik Halit de ikinci kez Posta Telgraf Umum Müdürlüğü’ne getirilir.[vii] Lakin Hürriyet ve İtilaf içindeki gelişigüzellikler canını sıkar, bunu geçimsizlikler izler, nihayet 23 Eylül 1920’de görevden alınır Refik Halit. Yeniden gazetecidir. “Peyam-ı Sabah”ta yazar, 2 Ocak 1922’de kendi gazetesi “Aydede”yi çıkarmaya başlar. Siyasetten uzak durmak, sanat ve edebiyat çevrelerinde bulunmaktan yanadır. Görüştükleri de İstanbul’daki Kemalistlerdir daha çok.[viii] 

“Peyam” 16 Kasım 1913’te çıkmaya başlar. İttihatçılara sıkı muhalif bir gazetedir. Zorluklar görür. Kapatıldığı da olur. Mütareke’den sonra Mihran Bey’in “Sabah” gazetesiyle birleşip “Peyam-ı Sabah” adını alır. Başyazarı, “Peyam”ın ayrıca sahibi de olan Ali Kemal’dir. Hürriyet ve İtilaf Partisi’ndendir. Damat Ferit Paşa’nın ilk kabinesinde Maarif Bakanı, ikincisinde İçişleri Bakanı’dır. Refik Halit’in ilk müdürlüğü döneminden bakanı Ali Kemal, işte bu Ali Kemal’dir. İlginçtir, 26 Haziran’daki istifasının gerçek sebebi bugün de bilinmez. 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar İzmir’e çıkmış, bir ay sonra Paris Sulh Konferansı toplanmış, Hükümet’in tezi Müttefikler Heyeti’nce kabul görmemiştir. İki gün sonra Ali Kemal’in istifası gelir. Rivayet odur ki, “İstanbul henüz Mustafa Kemal ile anlaşmaktan umudunu kesmemiş, bunun için de onun amansız düşmanı Ali Kemal’in başını siyaseten yemiştir.”[ix] 

Ali Kemal’in Milli Mücadele üzerine yazıları Refik Halit’inkilerden geri kalmaz. Sözgelimi, 5 Ağustos 1920’de şunları yazar: “Anadolu’nun henüz istilaya uğramayan yerleri M. Kemallerden, Ali Fuatlardan, o ipsiz sapsız, akılsız fikirsiz zorbalardan, canilerden temizlenmelidir. Kan, can, mal, ne pahasına olursa olsun, temizlenmelidir!” 7 Ağustos’taki yazısında da, düşünülen Büyük Taarruz’u “çılgınca” bulur, Mustafa Kemal ve arkadaşları için “sergerdeler” der.

Yaşadığımız şu son bir yıl içinde önce Vahdettin’in vatan hainliği gündem edildi, ardından da Ali Kemal’inki. Hain midir Ali Kemal? Yahya Kemal olmadığını düşünür. Kemalist Falih Rıfkı da bu fikirdedir. “Ali Kemal parasız ölmüştü ve yabancı uşaklığı yapacak tabiatta biri değildi” der.[x] Yanlış tarafı seçtiği açık. “Padişah etrafında birleştirilecek bir aslî gücün galibiyet getireceğine inanmaya devam eder” hep. Ta, “10 Eylül 1922’de kaleme aldığı ve hayatının son makalesi olacağını asla kestiremediği ‘Gayelerimiz Bir idi ve Birdir’”e kadar. “Yanıldığını kabullenmeye hazırdır” o yazıda.[xi]  

6 Kasım günü Beyoğlu’ndaki Cercle d’Orient’e (Büyük Kulüp) her zamanki gibi yürüyerek gelir Ali Kemal. Tıraş olduğu berber salonu Kulüp’ün altındadır, girer. Koltuğa oturduğunda, önüne örtü bağlandığında, binayı gözetlemekte olan Komiser Cemil, iki adamıyla birlikte gelir, elini silah ihtimaline karşılık Ali Kemal’in koluna bastırır, “Beyefendi bizimle geliyorsunuz!” der.[xii] Daha sonra, işgal kuvvetleri aşılarak Kumkapı’ya, oradan da bir tekneye atılıp İzmit’e götürülür. Niyet, Ankara’dır ama, gerçekleşmez. Çünkü I. Ordu Karargâhı vardır İzmit’te, kumandan da Nurettin Paşa’dır –ki hayli hikâyesi olan bir paşadır bu- Ali Kemal’in İzmit’te olduğunu öğrenince Albay Rahmi Apak’tan karargâha getirtilmesini ister. Gelişigüzel bir sorgu başlar. Sorgu sırasında metindir Ali Kemal. “Artin Kemal dedikleri adam sen misin?” sorusuna, "Hayır efendim, ben Artin Kemal değil, Ali Kemal’im” cevabını verir, askeri mahkemeye sevk edileceği söylendiğinde de “Adaletin karşısına çıkmaya hazırım!” der. Fakat sevk edilmez. Nurettin Paşa, Rahmi Apak’ı çağırır, emri vardır: “Şimdi sokaktan birkaç yüz kişiyi büyük kapının önüne toplat, kapıdan çıkarken Ali Kemal’i öldürsünler, linç etsinler.” Apak, bunun kanunsuz olacağını düşünüp İnzibat Yüzbaşı Kel Sait’i “Paşa’nın sana emri var!” diyerek Nurettin Paşa’ya gönderir. Yüzbaşı, gereken düzeni kurar –galiba kimi linççilere sivil kıyafet de giydirilir- Ali Kemal dışarı çıktığında da galeyana gelen halk tekmeyle, bıçakla, taşla…[xiii]

Refik Halit bu olaydan sonra sadece üç gün kalır yurtta, ailesiyle birlikte 9 Kasım 1922 günü Pierre Loti vapuruyla Beyrut’a kaçar.[xiv] 1 Haziran 1924’te Hükümet’çe Yüzellilikler listesine alınıp vatandaşlıktan çıkarılır.[xv] 16 Temmuz 1938’e kadar da uzak coğrafyalarda yaşar.[xvi] Tam on altı sene.

Otuzun üzerinde kitabı olan bir yazar Refik Halit. Hikâyeleri var. Romanları var. Mizah yazıları, hicivleri ayrı. Ayrıca anı kitapları, kronikler. Eserlerinden parçaların edebiyat derslerinde okutulduğunu, Memleket Hikâyeleri ile Gurbet Hikâyeleri’nin Bakanlık’ça seçilip 100 Temel Eser arasına alındığını biliyorum. Öyleyken Refik Halit’le ilişkimizin sağlıklı olacağını kolay söyleyemiyorum. Tamam, kendisine “hain” denmiyor bugün, yaptıklarından da ihanet diye söz edilmiyor. Edenler hariç, genelde durum böyle. Sakin. Olanlar unutulmuş adeta. Ama yine de bunun kalıcılığından kuşkuluyum.

Sabahattin Ali’yi, Nâzım Hikmet’i, Aziz Nesin’i unutamıyorum çünkü. Biri öldürüldü, biri kaçarak kurtuldu, biri de yanmaktan döndü. Orhan Pamuk ise zaten güncel ve hararetli.

Biliyorsunuz, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Basın Şehitleri arasına Ali Kemal’i de alınca kıyamet koptu. Adının “şehit” listesinden çıkarılıp “hain” listesine konması istendi. Cemiyet de “Öldürülen Gazeteciler” gibi orta yolcu bir ismi yeğledi kendince. Murat Belge, “aynı adamın bu derece karşıt iki ‘liste’ çerçevesinde tartışılıyor olmasını” tuhaf bulmakta. Haklı. Gerekçesi de şu: “Ali Kemal’in kendisiyle ilgili olarak önemli gelmiyor bana bu tartışma. Önemli olan Ali Kemal’in ‘şehit’ veya ‘hain’ olması değil, bu toplumun hem ‘şehit’ hem de ‘hain’lere bu kadar fazla ihtiyaç duyması, ikide birde bir fırsat daha yaratıp birinin daha tartışmasını yapmadan rahat edememesi.”[xvii]

Gün geçmiyor ki geçmişten bir isim haindi-değildi tartışmasına alınmasın; yine gün geçmiyor ki şu veya bu nedenle şu veya bu şehirde ama hep vatan-millet-Sakarya hamasetiyle yeni linçlere heveslenilmesin, hatta heveslenenler arkalanmasın.

Bu durumda nasıl sağlıklı okunabilir ki Refik Halit!

Nurettin Paşa’nın eline Refik Halit de düşseydi sözgelimi, edebiyat kitaplarında yer alır mıydı bugün? Kitapları bilinir miydi? Hatta şöyle: Geçmişten “hain” gerektiğinde Refik Halit’e hiç sıra gelmeyeceğinden emin olabilir misiniz?

Şimdi altın soru: Bu takıntılar bizde varken edebiyatla samimiyetimiz olabilir mi?

Hece, Sayı: 113, Mayıs 2006

 


[i] Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 1, Kaknüs, İstanbul, 1997, s. 261.

[ii] Nihat Karaer, Tam Bir Muhalif-Yüzellilikler Meselesi, Temel, İstanbul, 1998, s. 49-56.

[iii] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt: I / İkinci Meşrutiyet Dönemi, 1908-1918, 3. baskı, İletişim[de 1. baskı], İstanbul, 1998, s. 298.

[iv] Nihat Karaer, a.g.e. s. 70-74.

[v] Nihat Karaer, a.g.e. s. 75-78.

[vi] Nihat Karaer, a.g.e. s. 78-80.

[vii] Nihat Karaer, a.g.e. s. 82.

[viii] Nihat Karaer, a.g.e. s. 84-87.

[ix] Selahattin Duman, “Gazeteci Ali Kemal Devrinin ‘Uydurma Haber’ Kralıydı”, Vatan, 1 Kasım 2005.

[x] Selahattin Duman, “Gazeteci Ali Kemal Devrinin ‘Uydurma Haber’ Kralıydı”, Vatan, 1 Kasım 2005.

[xi] M.Kayahan Özgül, “Ya Sonrası?” [Ali Kemâl, Ömrüm, haz: M.Kayahan Özgül, Hece, Ankara, 2004] içinde: s. 206.

[xii] Selahattin Duman, “Ali Kemal’i İstanbul’dan Üç Sivil Polis Kaçırdı, Vatan, 31 Ekim 2005.  

[xiii] Rahmi Apak, Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1988’den aktaran: Hasan Pulur, “Ali Kemal’i Merak Edenlere”, Milliyet, 26 Ekim 2005.  

[xiv] Nihat Karaer, a.g.e. s. 98.

[xv] Nihat Karaer, a.g.e. s. 93.

[xvi] Nihat Karaer, a.g.e. s. 106.

[xvii] Murat Belge, “Ali Kemal Konusu”, Radikal, 22 Ekim 2005.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....