Menü
Ada'dan • "SAKARYA" KİTABI ÜZERİNE  2 Haziran 2013

"SAKARYA" KİTABI ÜZERİNE  2 Haziran 2013

 

 

“81 İlde Kültür ve Şehir” ortak başlığı altında, öğrencilere yönelik, onları şehirlerini tanımaya teşvik edecek il kitapları hazırlanmakta. Sekizi tamam, bunlardan biri de bizim “Sakarya”. Geçen hafta Beşköprü’de “Serdivan Tarihi” basına tanıtılırken bu kitapla Valilik’in diğer kitabı “30 Necip Fazıl” da dağıtıldı.

“Sakarya” sıcak bir kitap. Üç yüz küsur sayfa. Fakat külfetsiz. Elinize alır almaz orasından burasından karıştırmaya başlıyorsunuz. Kültüre ve şehre dair ilk öğrenilmesi gereken her şey var içinde. Sevimli. Hoş. İlginç formatı ve yazı-resim dengesinden de geliyor sanırım bu.

81 kitabın Kültür Konseyi adına merkezdeki editörü Dr. Metin Eriş. Bilgi kaynakları illerin Kültür ve Turizm Müdürlükleri. 2012’nin Haziran ortalarıydı, Metin Eriş telefon etti, Kültür ve Turizm Müdürü Hüseyin Yorulmaz’ın selamıyla benden yazı istedi. Konuyu verdi: “Şehrimizde edebiyat dünyası ve edebi kültür.” Teslim tarihini bildirdi: 15 Eylül. Anlaştık. Tanıtım günü, kitabın beni ilgilendiren sayfalarına baktım hızla. Benim yazımın dörtte biriydi kitaptaki. Ve Sakarya’yla ilgili iki hikâyeden ibaretti. Keşke edebiyat diye, kültür diye verilmeseydi konu. Şehrimin hikâyesi yahut üzerimdeki izlenimi istenseydi benden. Neyse… Format gereği yapıldığını düşünüyorum bu budamanın. Ancak “Sakarya’nın Kültür Hayatında İz Bırakanlar” arasında Nalan Barbarosoğlu, Ercan Yılmaz, Zeynep Arkan ve Fatma Çolak neden yoklar? Sonra, Neş’e Erçetin Atakan, keşke hayatta olsaydı. Ben yazımın tamamını verir, açığı kapatırım. Ama bunlar… Bunlar bağışlanır eksikler değil.

Yazının tamamı şöyle:

Adapazarı, hikâyeli şehir!

Ama önce şunda anlaşalım: Mecbur kalmadıkça “Sakarya” demem ben. Sakarya dünkü çocuktur. Benden dokuz yaş küçüktür. Adapazarı öyle değil; “Ada” adına en erken 1521 tarihli bir belgede rastlansa da, bölgede ta öteden beri yaşandığı biliniyor. Önce Bebrikler, sonra Bitinler, daha sonra Romalılar, XI. yüzyıldan sonra da Türkler. 1324’te Kandıra, Sapanca ve yöresi Osmanlılar tarafından fethedilir, bölge insanıyla gelenlerin kaynaşmasından “Manav” dediğimiz yerli halk doğar. Bu hesapla Adapazarı’nın kuruluşu fethe kadar gider. “Sakarya” bir köyün, kasabanın, şehrin değil, bir ilin, yani bir merkezi yönetim alanının adıdır önce. İllere il merkezlerinin adı verilir genellikle; fakat Kocaeli’ne bağlı beş ilçe 1954’te merkezi Adapazarı olmak üzere yeni bir il altında toplanırken –nedense- ilin adı Adapazarı değil Sakarya konur. Benzer durum yerel yönetimde de yaşanır. Şöyle ki Adapazarı 2000 yılında kendi adıyla “büyükşehir” statüsüne yükseltilir yasayla, 2002 yılında ise büyükşehir belediyesinin adı “Sakarya”ya dönüştürülür. O günden beri yerel yönetim alanının da adıdır “Sakarya”. Kimi Adapazarı’na uzak, kimi düne kadar Adapazarı’nın köyü, nahiyesi olup bugün Adapazarı’yla iç içe on küsur ilçe, yirmi küsur da belde belediyesi girer alanına. Adapazarı bu büyükşehir belediyelerinden sadece biridir yasada. Ne ki benim ve benim gibi eski toprağın insanları için de şehir odur.

Hikâye nerde?

Bizim şehrin iki eski hikâyesi vardır: Biri esatirîdir. Yani mitolojik. Bol tanrılı ve yarı tanrılı. Rivayet ederler ki peri güzeli Nana bir akşam vakti –yazdır, hava hâlâ sıcak ve bayıltıcıdır- serinlesin için Irmak’a girer, yüzmeye koyulur. Şıp, şıpır! Şı, şıp, şıpır! Hikâyeli bir badem ağacının bir dalı, adeta selam verircesine kıza eğilir. Kızcağız daldaki bademi selam alırcasına alır, incitmeden kırıp soyar, ağzına koymadan önce de aklığını iki göğsünün arasında teninin aklığına tutar. Hiç duymadığı tuhaf şeyler duyar bu karışma sırasında. Tatlı bir baygınlık geçirir –güneş pembe pembe batmaktadır- o pembelik ve baygınlık içinde suyun kıyısında uyuyakalır. Uyandığında gökte yıldızlar pırıl pırıldır; uykulu bir gerinmeyle esner, elini karnının üzerinde gezdirir. Dokuz ay sonra da, gayet güzel bir oğlan doğurur: Attis.

Yıkanılan ırmak, bizim Sakarya’dır, o zamanki adıyla Sangarios. Rivayet ederler ki her ırmak gibi de bir tanrı oğludur. Hikâyenin öncesi ilginçtir, sonrası da, kızının kaçamağına bozulan baba ile ilginçleşir, ben tadında bırakayım. Merak eden, Halikarnas Balıkçısı’nın Hey Koca Yurt’undan (1972) veya benim Hikâyem Adapazarı’ndan (2008) okuyabilir.

İkinci hikâye şehrin kuruluşuyla ve sosyolojisiyle ilgilidir, şehrin bugününü de açıklar, ben ilkinden daha çok severim. Anlatayım:

Sakarya evvel zaman içinde bugünkü Adapazarı’nın batısından akarmış. Adapazarı’nın hemen girişinde ve batısında kuru bir köprü uzanır: Beşköprü. Bizans’tan kalma, 553 yılından beri ayakta. Boyu 300-400 metre, kemer sayısı sekiz. Altından eski ve heybetli bir suyun geçmişliğine delildir bunlar. Fakat bugün köprünün sadece batı ucundan bir su akar, o da Sapanca Gölü’nden çıkıp gelen Çarksuyu’dur. E, Sakarya? Sakarya, gün gelir, Sakar Baba efsanesinde anlatıldığınca yatak değiştirip bugünkü Adapazarı’nın doğusundan akmaya başlar. Ne diyor Orhan Veli: “Ada demek, Adapazarı demek.” Bu nasıl? Hani Çarksuyu var ya, bu Çarksuyu, kuzeyde Sakarya’ya karışır. İki su arasında başlangıçta, güneyde iki, üç, hadi diyelim dört kilometrelik bir ara vardır, kuzeye doğru bu yer yer genişler, daralır ve suyun suyla buluşmasıyla yok olur. “Ada” işte bu yarımadadan kinaye. 1720/21 tarihli bir fermanda da “Tığcılar” adına rastlanır. Bugünkü Tığcılar mahallemiz herhalde. Adlarını zanaatlardan alan başka mahallelerimiz de var: Semerciler, Pabuççular, Hasırcılar, Yağcılar gibi. Hatta Ozanlar. Sokak adlarımız da öyledir: Çıracılar, Saraçlar, Mutaflar, Bakırcılar, Sebzeciler, Kunduracılar, Tenekeciler, Abacılar… Gelenlerin topluluklar halinde geldiklerini ve her topluluğun farklı bir zanaatta uzmanlaşmış olduklarını biliyoruz. “Pazar” da bu. Ancak “ada”nın “ada-pazar-ı” aşamasında her meslek erbabının pazarda belli yerleri tutması, malını o yerde sergilemesiyle de ilgili olabilir bu adlar. Özellikle alışveriş meydancıklarımızda görülür bu: Kömürpazarı, Soğanpazarı, Pirinçpazarı, Hayvanpazarı…

Pazar, alçakgönüllülüktür. Hikâyedir. Romanın kibri yoktur onda. Edebiyat dünyasındaki Adapazarlılar zannım o ki bu mitolojik, bu sosyokültürel geçmişten etkilendik. Roman yazanlarımız da, şiire bağlanmışlarımız da dahil hepimiz önce hikâyeciyiz. Anlatıyoruz. Anlatmayı seviyoruz. 

Sakarya ili edebiyatçılarının bilinen ilk ismi şair Mehmed Güvahi de anlatır. Sipahi ve tımar sahibidir. Yavuz Selim’in ordusuyla Çaldıran seferine çıkar, daha sonra Geyve’ye yerleşir, 1526/1527 (?) yılında orada ölür. Pendnâme-i Güvahi (1527) ve Kenz’ül Bedayi adlarında iki eseri vardır. İlki folklor açısından önemlidir. İkincisi Türkçe atasözleri derlemesidir. Çeşitli kaynaklarda rastlanan gazellerinde de bu iki eserindeki gibi öğüt, uyarı yollu anlatıcılık dikkat çeker. Örnek: “Ulul-emre olan âsî cihânda / Cezâsını bulur bunda vü anda”. Şehirli Türk’tür Güvahi; şu satırlarda anlatıcı dille eleştirdiği de, Ayşe Hür’e referansla, “genel olarak ‘Türk’ değil, özel olarak ‘göçebe, köylü Türk’”tür: “Acâyip tâifedir kavm-i Etrâk/ Eyü yatlı (kötü) nedür itmezler idrâk/ Ne bilür anların ağızları tad/ Ne söz var dillerinde idecek yad”.

Seyyid Osman Adapazarî’nin hayatı hakkında elimizde bilgi yok. Doğum, ölüm tarihleri bile bilinmiyor. Dîvân’ını 1833 yılında düzenler, o tarihte hayattadır, önsözünde de Kadirî tarikatına bağlı olduğunu söyler. Şiirlerinde dinî telkinler ve Kadirî felsefesi baskındır, öğreticilik öndedir; akaid (İslamî inanç ve iman esasları) hakkında da ayrıca düzyazı bir eseri vardır. Şiirinden örnek bir beyit: “Merhem urmaz ise yâreye bakmaz ise çâreye / Ben bu dertten ölürüm âh bana vâh bana”.

Cumhuriyetin edebî kültür dendiğinde akla ilk gelen Sakarya ili doğumlu yazar ve şairleri de şöyle: Sait Faik, Kerim Korcan, Faik Baysal, Mehmed Niyazi Özdemir, Necati Mert, Hatice Bilen Buğra, Nalan Barbarosoğlu, Ayfer Tunç; Akgün Akova, Zeynep Arkan, Ercan Yılmaz, Fatma Çolak… Başka isimler de var elbette. Ne ki edebî türler dışında yazdıklarını, verili dili kullandıklarını, kolay anlatımı, dinî yahut din dışı telkini yeğlediklerini düşünüyorum. Bunlar popüler kültürden bildiğimiz tutumlar. Edebî kültür, öncelikle edebî dildir. Bu dil, aktarır. Bir şeyi başka bir şey üzerinden anlatır. Metaforu kullanır. Her yazar, her şair de bunları kendince yapar, bu da üsluptur. Özgündür. Edebî kültür’deki “edebî” sözcüğü bu üslub’u işaret eder. Bir diğer işareti de ahlak’adır. Edebiyat, edep’ten ayrı düşünülmez. Fakat ahlak, sadece İslamiyet’e de bağlanmamalı. Hıristiyan adabı, Budist adabı vardır, ya da okul adabı, resmî daire adabı, sinema, tiyatro adabı, yahut da alışveriş adabı, sofra adabı, çarşı pazar adabı… Görülüyor ki din tek belirleyici değil; “âdâb” mekânla, grupla yakından ilgili bir kavram. Bir sisteme ait. Bu sistem bir din üzerine oturduğu gibi bir düşünce, bir ideoloji üstüne de oturabilir. Şu var ki edebî kültürden söz edilebilmesi için bu temelin, kendi ahlakıyla ve kendi estetiğiyle buluşması şart.

Sait Faik Abasıyanık (1906-1954) edebî kültürün ulusal düzeyde en ünlü ve yıldız ismi. Adapazarlı. İzmir’in işgalinde on üç, Ada’nın işgalinde on beş yaşında. O civcivli yılların yakından tanığı. Hikâyelerinde hem o yılların sıkıntıları var hem de yeni düzenin insan sevgisiyle anlamlı olacağı düşüncesi. Bir kitabının adıyla söylemek gerekirse hep Birtakım İnsanlar’ı (1952) anlatır. Bunlardan zanaatkârlar: Hallaç Baba, Mercan Usta... Emeğiyle geçinenler: işçiler, köylüler, balıkçılar... önemli. Hiçbirinin serüveni, sorunu ve yüksek ihtirası yoktur. Hepsini sever, sayar Sait Faik. Ayrıca beylik ve kitabi dille değil günlük dille ve “ben” zamiriyle yazar. Kendisi ya asıl kahramandır ya da olup biteni izleyen. Bu yüzden hatıra baskındır. Çağrışımlar boldur. Fakat edebiyatının yekpare olduğu söylenemez. Bana göre iki Sait Faik vardır. Biri, ilk üç kitabındaki: Semaver’deki (1936), Sarnıç’taki (1939), Şahmerdan’daki (1940) hikâyelerin yazarı Sait Faik. Bu, Adalısı. Adapazarlısı. Toplumu dert edineni. Dobra dillisi. Sonraki kitaplarında ise içerden konuşur gibidir. İstanbulludur. Gerçi Adalısı İstanbullu öykülerden buhar olup gitmez. Hani Kavafis, “Başka bir şehir bulamazsın / Bu şehir arkandan gelecek” der ya, bizim Sait Faik de arkasından gelen şehriyledir. Örneğin “Dülgerbalığının Ölümü”ndeki dülger balık, “Bohça”daki besleme kızcağızın İstanbul’daki ruh ikizidir. Daha sonra bu ikinci Sait Faik’ten bir Sait Faik daha doğar. “Kırlangıç Yuvasındaki Kadın”la olur bu. Rüyalar, hayaller, gerçekle hayal arası durumlar girer hikâyeye. Bu arada hikâye biçimce özgürleşir. Hem de yazılanın hikâye mi, mektup mu, röportaj mı olduğu söylenemeyecek kadar. Sait Faik’in, bozuk, bazen anlaşılmaz ama hep dil yaratma gayreti olarak algılanan o telaşlı ve dağınık dili belki en çok bu öykülere yakışır. Şiirleri ve romanları da vardır, fakat asıl başarısını hikâyede gösterir. Özellikle son iki kitabında: Son Kuşlar (1952) ile Alemdağ’da Var Bir Yılan’da (1954) Hannibal’i hatırlatırcasına (Ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız) “yol açıcı”dır, sonraki bütün hikâyecileri etkiler.

Kerim Korcan (1918-1990) Hendek’in Aktefek köyünden. Yoksul bir saat tamircisinin oğlu. Öğrenimini ilkokulun dördüncü sınıfında bırakıp çalışma hayatına atıldı. Kahvecilik, köftecilik, berber çıraklığı gibi çeşitli işler yaptı. Siyasî düşüncelerinden dolayı tutuklandığında yirmi yaşındaydı. Önce on yıl (1938-1948), sonra da iki yıl (1957-1959) toplam on iki yıl hapis yattı. Evini marangozluk ve kitapçılık yaparak geçindirdi. Dili, Şinasi’nin temellendirdiği, Namık Kemal’in geliştirdiği sıkı dilin dışındadır. Ahmet Mithat, Ahmet Rasim ve Hüseyin Rahmi’yle gelip F. Celalettin’le ve Kemal Tahir’le süren, kökü meddah hikâyelerine dayanan halk anlatı geleneğinin dilidir. En çetrefilli meseleleri bile bu dil sayesinde hiç eksiksiz anlatır Kerim Korcan. Okunması şart iki eseri Linç (1967) romanı ile hikâyelerinden bir kısmını derleyen Tatar Ramazan (1969) olup oyunlaştırılmış, sahnelenmişlerdir, ikincisi ayrıca sinemaya da uyarlanmıştır.  

Faik Baysal (1922-2002) Adapazarlı. Büyükbabasının yanında anne baba sevgisinden uzakta büyüdü. 1928-1939 yıllarında Kadıköy Saint Joseph Lisesi’nde yatılı okudu, büyükbabasının yanına ancak yazları gelebildi. 1942’de İÜEF Fransız Filolojisi’ni bitirdi. Öğretmenlik, spikerlik, gazetecilik gibi işler yaptı. Şiir ve hikâyeleri de vardır ama daha çok romanlarıyla bilinir; ayrıca pek çok çeviriye de imza attı, özellikle Kırmızı Pazartesi (1982) unutulmamalı. Konularını Adapazarı ve çevresinden alır Faik Baysal. Gerçekçidir. Ne ki siyasal eleştiri yapmaz, gözlem ve tasvirle yetinir. Kalemi ancak natüralistlerde görülebilir bir keskinliktedir. Örnekse Sarduvan (1944) romanı. Keskinliğinden olacak, en siyasallaşmış okur –örneğin Kerim Korcan- tarafından da çok sevilir. Romanı hikâyenin genişletilmişi, hikâyeyi de romanın sıkıştırılmışı olarak görür Faik Baysal; bu yüzden hikâyeleri, sıkıştırılmış olmalarına rağmen, kısa değil uzundur, en güzeli de Adapazarı’nda yaşanmış bir olayı ele alan “Kırmızı Sardunya”dır galiba. Sarduvan köyde geçer; Rezil Dünya (1955) köyün şehre taşınmışı gibidir: Adapazarı’nda başlar, İstanbul’da biter, yazarının hayatından izler taşır, rezillikler aynı rezilliklerdir. Roman çok iyi bildiğim bir mahallenin tasviriyle açılır; yaşanılan yer yazılarak da yazar olunabileceği fikrini buradan edinirim ben; bunu hepsinden önemli bulurum.

Mehmed Niyazi Özdemir (1942→) Akyazılı. İÜ Hukuk Fakültesi’ni bitirdi (1967), Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’nden sertifika aldı. Mezuniyetinin hemen peşinden devlet felsefesi alanında çalışmak üzere Almanya’ya gitti, yurda 1988 yılında döndü. “Zaman” gazetesinde yazmakta. Mehmed Niyazi’nin hem siyasî ve felsefî hem de edebî eserleri var. Edebî eserleri, ikisi dışında hepsi roman olup milliyetçi perspektifle kaleme alınmışlardır. Ya hakkı yeterince verilmemiş tarih sayfalarına gidilir bunlarda yahut zihniyeti çarpılmış bir Türkiye’de İmam Hatipli veya Azerbaycanlı yahut da Almanya’da Türk olmanın güçlükleri anlatılır. Bayram Hediyesi’ndeki (1971) hikâyelerini daha sıcak bulurum. İnsanları, çevremizdendir. Yakınlarımızdır. Keza Daha Dün Yaşadılar (2006) romanındaki insanların da gerçeklikleri yüksektir. Yazar Akyazı ilçe olurken yaşanan dostlukları öne çıkarır bu romanda, o dostlukların o insanlarla gittiğini söyler bir bakıma. Her ikisi de okunası kitaplardandır.

Necati Mert (1945→) Adapazarlı. AÜ DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1968). İki ayrı dönemde toplam yedi yıl öğretmenlik yaptı. 12 Mart dönemine rastlayan İlk öğretmenliği sırasında bir süre tutuklu kaldı. Salındığında “bakanlık emri”ne alındı, bu süreçte istifa edip kitap, kırtasiye ticaretine başladı. Değerlendirme Necip Tosun’dan: “Ne­ca­ti Mert’in öy­kü­le­ri ka­rak­ter­ ağır­lık­lı­dır. Her öy­kü­sün­de bir ka­rak­ter ya­ra­tır ve öy­kü bu­nun üze­rin­den an­la­tı­lır. An­la­tı­cı, tü­müy­le ki­şi­ye/per­so­na’ya onun ey­lem­le­ri­ne, duy­gu ve dü­şün­ce­le­ri­ne odak­lan­mış­tır. Bu­ra­da an­la­tım ço­ğun­luk­la di­ya­log­la­ra yas­la­nır. Mert, bir at­mos­fer ya­ra­ta­rak an­lat­mak­tan çok, olay­lar ve du­rum­lar et­ra­fın­da ki­şi­yi hi­kâ­ye­leş­ti­rir. Fark­lı ya­şam­la­rı, ka­rak­ter­le­ri de­ğil, sı­ra­dan in­san­la­rın sı­ra­dan ya­şam­la­rı­nı gün­de­me ge­ti­rir. (…) Ken­di­si de bir öy­kü­cü, es­naf olan an­la­tı­cı, bil­dik, ta­nı­dık es­na­fın, tü­müy­le ha­yat­la­rı­na ta­nık­lık et­ti­ği hem­şe­ri­le­ri­nin dün­ya­sı­na so­ku­lur, on­la­rı öy­kü­leş­ti­rir. (…)  Bu seç­ti­ği ka­rak­ter­le­rin ço­ğu kay­bet­miş ki­şi­ler­dir. Ha­ya­tı el­le­rin­den ka­çır­mış in­san­la­rın ka­hır­la­rı­nı ve im­kân­sız­lık­la­rı­nı öy­kü­leş­ti­rir. Bun­lar bir şe­kil­de ha­ya­ta geç kal­mış­lar­dır. (…) Bu an­lam­da bir sos­yal du­ru­mu izah eder­ler. Yok­sul­luk, sos­yal ada­let, top­lum­sal bas­kı, to­ta­li­ter re­jim bu in­san­la­rın ha­yat­la­rı­nı be­lir­le­yen te­mel un­sur­lar ola­rak öy­kü­de yer alır­lar.”

Hatice Bilen Buğra (1951→) Adapazarlı. Atatürk Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü (1976) ile İÜEF Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü’nü bitirdi (1992). Öğretmenlik yaptı. Tarık Buğra ile evliydi, İstanbul’da oturmakta. Hatice Bilen’in biri roman, ikisi hikâye üç edebî eseri, ayrıca edebiyat ve resimle ilgili inceleme kitapları var. Edebî eserlerinin kahramanları her kesimden kadınlardır, ilk kitabının adıyla söylersek: Umursanmayan Kadınlar’dır (1989). Bütün üretkenliklerine, sevmek, paylaşmak gibi meziyetlerine rağmen ikinci plandadırlar. Onları müthiş bir saygıyla anlatır Hatice Bilen. Hikâyesiyle ilk karşılaşmamı unutamam: Trendeyim. İstanbul’dan geliyorum. Elimde “Sanat Olayı” dergisi. İçinde bir hikâye: trende dört kişi arasında geçiyor. Sıcacıktı. Meğer ilk hikâyesiymiş. Kitabındaki hikâyeleri de birbirinden güzeldi. Bambaşka bir Adapazarı vardı onlarda, Hikâyem Adapazarı’nda şöyle yazmışım: “Bambaşka, benim bilmediğim bir Adapazarı vardı kitabında da. Karadenizlilerin, ağırlıklı olarak Trabzonluların Adapazarı’ndaki yalnızlıkları, birbirlerinden destek almaları hatırımda bugün daha çok. Her biri Füruzan’ın muhacirlerine benzeyen insanlar, kadınlar. Kolay olmamış son gelenlerin şehre yerleşmeleri.” (s. 211). Oysa ben yerliler tarafından kabul gördüklerini sanırdım.

Nalan Barbarosoğlu (1962→) Adapazarlı. İÜEF Felsefe Bölümü’nü bitirdi (1981). Reklam şirketlerinde metin yazarlığı, redaktörlük, yayınevlerinde editörlük, “öykü kültürü” dergisi “Eşik Cini”nde de genel yayın yönetmenliği yaptı. “Adam Öykü”de ve “Radikal Kitap”ta hikâye kitapları üstüne yazdı, benim Geceye Uçurulan Güvercinler (1996) için de güzel bir yazısı vardır. İlk kitabını 1996’da yayımladı: Ne Kadar da Güzeldir Gitmek (1996). İnci Aral’ın değerlendirmesi şöyle: “[B]u kitabındaki öykülerinin olgunlukları, taşıdıkları duygu yükü, yapısal sağlamlıkları ve imgelerle zenginleştirilmiş bir dili kullanmadaki üstün başarısı ile ustalık çizgisinde duruyor ve bize doğuştan öykücü olduğunu kanıtlıyor.” Sonraki kitapları da aynı olgunluk ve ustalıktadır. Örneğin ikinci kitabı Her Ses Bir Ezgi’deki (2001) “Koli Bantı” hikâyesi her zaman her yerde rastlanabilir cinsten kırgınlıkları anlatır. Ama hikâye düz mü, basit mi? Hayır. Yalnız, aman düz olmasın, aman basit olmasın titizliği içinde de değil Nalan Barbarosoğlu. Biçim oyunları, dil cambazlıkları, sivri kişilikler yok bu öyküde. Hatta, yinelenmiş, altı çizilmiş sözler, cümleler de. Hoş, geriye dönüş (flashback) kullanılmıyor değil. Kullanılıyor. Başka? Hemen çözülen düğümcükler atılıyor. Simgesel durumlardan destek alınıyor. Ya, o buluş? Bant sesi: “Cıııırt.” Ve bunun, telefonun ardından yarayla yan yana getirilmesi: “Cıııırt... İçimde bir yara açılıyor.” Şöyle yazmışım “E” dergisinde (Sayı: 24, Mart 2001) “Öykü Noktası”nda: “Fakat, bunların öyküde yer alışları öylesine gösterişsiz, iddiasız ki hiçbiri ne okurun gözlerini kamaştırıyor ne de biri bir diğerini gölgede bırakıyor. Frapanlık yok. Her şey miktarınca. Öyle ki dalgın veya dikkatsiz okur da bir sözcüğü –diyelim pazar’ı- kaçıracak olursanız öyküyü de kaçırabilirsiniz.”

Ayfer Tunç (1964→) Adapazarlı.  İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Yazmaya üniversite yıllarında başladı. Dergi çıkardı. Gazetecilik, 1999-2004 yılları arasında Yapı Kredi Yayınları’nda yayın yönetmenliği yaptı. Senaryolar ve radyo oyunları yazdı, bazı TV dizilerinin senaryo ekibi içinde bulundu. “Alafranga İhtiyar” adlı hikâyesi de “Ah!” adıyla TV için filme alındı. İlk kitabı, hikâye: Saklı (1989). Bunu roman izledi: Kapak Kızı (1992). Peşinden iki hikâye: Mağara Arkadaşları (1996) ile Aziz Bey Hadisesi (2000). 2001 yılında da anı-yaşantı eseri Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek -70’li Yıllarda Hayatımız- geldi. Üst üste baskı yaptı. Sonraki kitaplarının yaşantı ve roman ağırlıklı olmaları sanırım bundan. Ayfer Tunç Sakarya ili doğumlu yaşayan yazarların en ünlüsü, en çok okunanı. Yalnızlığa itilmiş, aşk acısı çekmekte, ölümü düşünmekte olan “trajik” insanları anlattı ilk hikâyelerinde daha çok. Giderek toplumsal hayatın itilmişlerini ele aldı, ironiyi kullandı, dolayısıyla trajiği komikle buluşturdu. Bu ironik dil özellikle romanlarının temel özelliğidir, politik göndermelerle, onlarca karakter, zincirleme olaylar ve mantıklı kurguyla da ayrıca zenginleşir ve peş peşelik kazanır. Romanlarında da anı-yaşantı kitaplarında yaptığınca toplumumuzun yakın geçmişini sergiler Ayfer Tunç. Zekice eleştirir, alaya alır. Gelgelelim kurmacaya yakışan bu alaycı dili Ömür Diyorlar Buna’da (2007), Memleket Hikâyeleri’nde (2012) de kullandı, anı-yaşantının da dili yaptı. Geçmiş dönemi, o dönemin insanlarını dönemle ve insanlarıyla hiç empati kurmadan, bugünün değerleriyle anlattı. O insanların, zannettiğimizin aksine, dönemlerinden pek şikâyetçi olmadıklarını düşünüyorum. Söz konusu eserler bana anakronik görünür bu yüzden.

Şairlere geleceğim de şairlerden önce bir hikâyeciden daha söz etmek istiyorum: Ayşenur Gülsüm Tuna. Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi’nden mezun; şimdi Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Lisenin diğer öğrencilerinden farkı on dokuz hikâyesini on dokuz yaşında kitaplaştırmış olması: Kuşlu Dualar (2011). 2010-2011 ders yılında Adapazarı Enka Okullarınca düzenlenen “Yazadurmak Şiir ve Öykü Yarışması”nda birinci seçilen “Hiç Dedemiz Kalmadı” adlı hikâyesiyle biliyorum Ayşenur Gülsüm Tuna’yı. Tek başına o hikâye bile kendisine ümit bağlamamız için yeter.

Şimdi şairler:

Akgün Akova (1962→) Akyazılı. Hacettepe Üniversitesi Kimya Bölümü’nü (1985) ve İÜ İşletme İktisadı Enstitüsü’nü bitirdi. Kimi TV programlarına metin yazarlığı yaptı. Açık Radyo’da “Kanatlar ve Sözcükler” programını hazırlayıp sundu. Gezi yazıları yazdı, fotoğraf çekti, yaratıcı yazarlık dersleri verdi. Şiiri Orhan Veli, Metin Eloğlu ve Can Yücel çizgisindedir: nüktelidir, zekâya, şaşırtmacaya ve dil oyunlarına dayanır. Örnek: “yani sen de denizsen be Marmara / iki boğazın var diye göl demiyorlarsa sana / canına okurum ben böyle işin / haberin var mı ben altı boğaza birden bakarım / benden sorulur Elif’’imin / benden sorulur dört şeytanımın karın tokluğu / senin İstanbul’un okula gider mi, kâğıt kalem ister mi / Çanakkale’nin çocuk felci, yatak yorgan yatması var mıdır / adalarından birinin bile ah Marmara kara mıdır bahtı”.

Zeynep Arkan (1975→) Adapazarlı. Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Okul Öncesi Öğretmenliği Bölümü’nü bitirdi. Şiiri hakkında Mustafa Kutlu’dan bir alıntı: “[Ş]iir yazmak da bir hüner göstermektir; ama Arkan sadece bu ‘gösteri’ye yaslanmıyor. Bunu bir şaşırtma amacına, kimselerin denemediği biçim oyunlarına dönüştürmüyor. Eskilerin ‘bikr-i mazmun’ dedikleri söylenmemiş sözleri, kendine has olan deyişleri, imajları, şiiri şiir kılan unsurları ihmal etmiyor. Ortaya gösterişsiz-nümayişsiz, bağırmayan, şaklabanlık yapmayan, meydan okumayan, nutuk atmayan veya tam tersi iyicene muğlaklaştırılarak, bilmeceye bulanarak ‘ya, ne diyor bu’ gibi ortalama okuru sinirlendirmeyen bir bileşim koyuyor.”

Ercan Yılmaz (1977→) Geyve’nin İlimbey köyünden.KTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1999). Trabzon’da öğretmenlik yaptı, şimdi Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi’nde öğretmen. Okul dışında da çalışkan: edebiyat, Osmanlı Türkçesi ve diksiyon dersleri verdi. “Ada” dergisinde editörlük yaptı. Gazetede haftalık yazılar yazmakta. Üç şiir kitabı var: Aherli Zamanlar (2002), İncire Yemin (2007), Rüya Kasrı (2010). İşçilikleri yüksek şiirlerdir. İkinci kitabı için Hilmi Yavuz’un değerlendirmesi şöyle: “Ercan Yılmaz, şimdi nar’ın ve gül’ün zamanında, nar’ını güneşe adadığı ve incirine yemin ettiği mekanında duruyor şiirin. Şairdir O, ‘çöl’le akşam gezmelerine’ çıkar; ‘yaz’la halvet’ olur; ‘pişmanlığı, bir altın dağa döndürür’. Şiir, budur işte!” Deneme de yazıyor Ercan Yılmaz, üç de deneme kitabı var, denemeleri de şiirinden beslenmekte. Ercan Yılmaz’ın şiirinden tadımlık:  “vakt irişti, bel bağladık; / keremali aşk’a ilişti, ceren için / için yanar dağ, cinnete kanar dağ, / ey benim kıyım, bil tenim kıyım!” 

Fatma Çolak (1977→) Adapazarlı. ODTÜ’de Biyoloji öğrenimim gördü. Sakarya Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştı. Şiirlerini “Dergâh”, “Ayvakti”, “Türk Edebiyatı”, “Yolcu”, “Kırklar” gibi dergilerde yayımladı. Toplumsal olaylara insanı, sezgiyi, inceliği ihmal etmeyen, yer yer nostaljiye yakın duran şiirler yazdı. Kitabı, Fe Şiirleri (2005). Ayrıca çeviriler yaptı. Şiirinden örnek: “son ve hazin peşrevinde gecenin / vurur şahdamarıma tutsak umutların vay gülüm! / berceste hazanlardır şehre böyle yakışan / ve kanadına karanlık değmiş bir harfin yongasında / sonsuz fasıllarla muhali kucaklayan / vuslatın ihtişamlı ağrısı”.

Edebiyat dünyasının, Sakarya doğumlu olmayan ama bir zaman ilimizde oturmuş yahut halen oturan yazar ve şairlerinden edebî kültüre ait olanları da ismen anmak isterim:

Felsefe profesörü, romancı, deneme yazarı Hakan Poyraz (Ordu, 1962→), sınıf öğretmeni, hikâye yazarı Murat Taş (Yeşilyurt/Malatya, 1973→), iletişimci, gazeteci, hikâye yazarı Temel Karataş (Ağın/Elazığ, 1977→); AÜ Hukuk Fakültesi mezunu, İİBF’nde yardımcı doçent, şair Osman Sarı (Sarımollalı/Kahramanmaraş, 1946→), fizik yardımcı doçenti, şair Yılmaz Güney (Dernekpazarı/Trabzon, 1949→), sağlık meslek lisesi öğretmeni, şair Çiğdem Sezer (Trabzon, 1960→) ve yeni Türk edebiyatı doçenti, şair Yılmaz Taşçıoğlu (Yalvaç/Isparta, 1963→).

Şehirler edebiyat dünyasına isim verdikleri gibi edebiyat dünyasının başka isimleriyle de buluşurlar. Edebiyat okuru ile edebî kitap arasında bire bir gerçekleşir bu buluşma genellikle. Fakat şehrî değildir. Böylesi kamuya açık mekânlarda gerçekleşir, onların başında da kitabevleriyle kültür merkezleri gelir. Adapazarı’ndaki şu üç kitabevi, edebiyat okurlarının ve bilim adamlarının buluşma noktaları olarak özellikle anılmalı: Gelişim, Değişim, İxir. Kültür merkezlerin ilki ASM’dir (Abasıyanık Sanat Merkezi), fakat Adapazarı Belediyesi tarafından, daha büyüğü ve daha donanımlısı vaat edilerek bir marketçiye satılmıştır. Yenisi bir başka yerde Orhan Gazi Kültür Merkezi adıyla yapılmadı değil, yapıldı, yapıldı da kullanışsız hem de ticarethane, dershane, market gibi kalabalık ve gürültülü işyerleriyle iç içe, yani “kültür” ticarete araç kılınarak. AFA (Ahmet Faik Abasıyanık Kültür Merkezi) Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlıdır, eksiklerine rağmen bölgenin önemli kültür merkezlerindendir; layıkıyla kullanılmadığı için bu görülmez. AKM (Adapazarı Kültür Merkezi) çayhanesi, kafeteryası ile aslında “kültür merkezi” değil “kayıntı merkezi”dir. Birkaç cep sineması orasını “kültür merkezi” yapmaya yetmez. Tiyatro salonu bile nice eleştiriden sonra yapılmış, ne ki kapalı devre kullanılmıştır. Şehre tiyatro, konser, panel, konferans vb. etkinliklerle açılması 2010 Şubat’ından sonradır. Bunun devam edeceğine inanıyorum; çünkü Sakarya Büyükşehir Belediyesi yeni yeni kültür merkezleri yapmanın peşindedir. Altı çizilesi merkez, Sait Tanış Kültür Merkezi’dir. Eski bir Adapazarı evidir, restore edilmiş, küçük grupların toplanmalarına açılmıştır. Fazlası beklenmemelidir.

Kitabevleri ve kültür merkezleri arasına okulları da almak isterdim. Üzgünüm. Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi’nden başka bir okula elim gitmiyor. Bu lise, medarı iftiharımız. Öğrencileri okuyor, tartışıyor, yazıyor. Yarışmalara katılıyorlar, projeleri kabul edilmiş, şiir ve hikâyeleri derece almış dönüyorlar. İlk mezunları kıymetli yerler kazandılar. Umut veriyorlar. Dahası başka okulları, belki belediyeleri de benzer çalışmalar için kışkırtıyorlar. Başladıkları gibi yürümelerini dilerim.

Özetle, Sakarya’nın edebiyat dünyasına verdiği hayli isim vardır, ancak şehrî mekânların yetiştiriciliği galiba gelecek kuşaklara olacaktır.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....