Menü
NECİP FAZIL İÇİN  14 Haziran 2013
14/28 • NECİP FAZIL İÇİN  14 Haziran 2013

NECİP FAZIL İÇİN  14 Haziran 2013

 

 

“Hece” dergisinin 2005 yılı Ocak’ında çıkan 97. sayısı Necip Fazıl Kısakürek özel sayısıdır. Tam adıyla şöyle: “Düşünce, Tarih ve Bir Coğrafya Tasarımı Olarak Büyük Doğu ve Necip Fazıl Kısakürek.” 884 sayfa ve sekiz bölümdür özel sayı; altıncı bölüm de derginin sorusuna yirmi kadar yazar ve şairin verdiği cevabı kapsar. “Soruşturmalar”ın ortak sorusu şudur: “Necip Fazıl’ın düşünce ve edebiyatımızdaki yeri”. Benden de istendi, “Benim Necip Fazıl’ım” başlığı altında yazdım, yayımlandı.

Yazım şöyle:

“Necip Fazıl’la tanışmam kendiliğinden olmadı. DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okuyordum. Kenan Akyüz her sömestri bir türe ve bir döneme ayırır, dersleri o türde, o dönemde eser vermiş kimi isimler üzerinden yürütürdü. Tiyatronun ve Cumhuriyet Döneminin görüleceği sömestrde –yıl 1967 olmalı- seçtiği isimler arasında Necip Fazıl da vardı. “Tohum”la “Bir Adam Yaratmak” Necip Fazıl’dan bu vesileyle ve ilk okuduklarımdır. İtiraf ederim, fazla inandırıcı gelmediler bana. Kader, irade, aklın yetmezliği gibi metafizik ve mistik temaları vardı. Sonra, soyuttular. Simgeler, imalı sözler, metaforik kişilerle yüklüydüler. O yıllarda tiyatroya fazlasıyla düşkünüm, Bakanlık yayınlarından çıkmış hemen her oyunu edinmiş ve okumuşum, Kuzey Avrupa yazarlarına da (İbsen, Strindberg, Maeterlinck) hayranım. Bu yazarlarla tema ortaklığı olmasına ve onların tekniklerini kullanmasına rağmen Necip Fazıl’a ısınamadım. Her şey mübalağalıydı Necip Fazıl’da: Diyaloglar, kişiler, olay dizisi… Isınamayışım bundan mı acaba? Muhsin Ertuğrul’un daha sonra seyrettiğim kimi filmlerini görünce sanki şunu hissettim: Necip Fazıl’ın oyunları, Muhsin Ertuğrul içindi. Her şey öyle iri. Her şey öyle kontrast.

“Yine o yıllarda bir gün, Üstat’ın Fakülte’de bir konferansı olacağını duyduk. İki arkadaş bir merakla gittik. Bizim Dil Tarih’in o koca konferans salonu nasıl tıklım tıklım, anlatılır gibi değil. Öyle ki pencere içlerinde bile üçer dörder kişi. Terslik bu ya, konferans bütün heyecanıyla sürmekteyken bir şangırtı, ardından düşen camlar… Bir pencerenin –sıkışıklıktan olmalı- camı kırılmıştır olup olacağı; ama Üstat affetmez, seslenir: Yoksa yine bir suikast mı bana?” Bu, o günlerdeki bir olayın tekrarıdır adeta: Üstat uçaktadır. Ya hava boşluğuna girer uçak ya da ufaktan arızalanır; kapı tarafından bir ses duyulur, ama tıpkı silah patlaması. Üstat, muhakkak suikasttır, muhakkak kendinedir diye düşünür herhalde, ama kuru gürültüye de pabuç bırakmaz, sese seslenir: “Bu suikast bana mı?”

“Necip Fazıl’a ısınamayışımın altında vehim, korku ve kuşku ile karışmış bu benmerkezciliği de var sanırım. Şiiri de –yine sanırım- aynı haletiruhiyenin etkisiyle hem ‘ben’ seslidir ve öfkelidir hem de simgesel. Bundan olacak, uzak kavramlar/sözcükler arasında ilgiler, ilişkiler kurar Necip Fazıl sık sık. Bunlar yenidir, çarpıcıdır şüphesiz. Ama nedense sevmekte zorlanırım. Necip Fazıl’ı 1930-40 dönemindeki şiirleriyle tutma eğilimindedir Sol; sonraki şiirlerini bir bakıma şiirden kopma sayar. Benimki öyle değil. ‘Otel Odaları’ da, ‘Kaldırımlar’ da çok şey söylemez bana. Necip Fazıl bu ilk şiirleriyle bile söylemez ama, Necip Fazıl’ın sürekli temalarından ‘yalnızlık’ı ve ‘ölüm’ü sürdüren, belki de Necip Fazıl’dan etkilenmiş olan Cahit Sıtkı her zaman tercihimdir. Galiba Cahit Sıtkı’yı daha içten bulurum. Necip Fazıl, olan Necip Fazıl’ı değil de olması gereken Necip Fazıl’ı yazmış gibidir.

“Gelgelelim Necip Fazıl’ın ‘Büyük Doğu’daki ideoloji mücadelesi ve İsmet Paşa’ya ve CHP’ye karşı yürüttüğü muhalefet bütün bunları unutturur. Gerçi bu muhalefet farklı muhalif düşünce ve odaklarla yan yana durmamış bir muhalefettir. Dahası, müthiş antikomünisttir. Öyleyken demokrasinin yol alışında en az öteki muhalif hareketler kadar payı oldu bence.   

“1997 yılıydı galiba. Hasbelkader TYS yönetimindeyim. TÜYAP için neler yapılabileceğini düşünüyoruz. ‘Düşünceye Özgürlük’ başlığı altında bir stant açma önerisi geldi. Düşünce suçlusu olmuş şair ve yazarlardan beşinin fotoğrafları asılacak panolara; kitap kapaklarından posterler, konuyla ilgili özdeyişlerle süslenecek mekân falan. Seçilen isimler arasında Nâzım Hikmet var tabii. Rıfat Ilgaz. Düşünüyoruz: Başka kimler olabilir? ‘Necip Fazıl!’ diyorum. Duyulmazlıktan geliniyorum ilkin. Sonrasında ise şaka yaptığım sanılıyor. Yapmıyordum oysa. Şimdi de yapmıyorum. Her muhalif hareket –yeter ki sistemle ilgili olsun- yan yana olabildiğinde ancak, önümüz daha aydınlanacak. Yirmi yılı geçmiştir, buna inanıyorum.

“Necip Fazıl’la aramda böyle bir ortaklık var. Nasıl ki öteki muhalif hareketlerle de var.”

Yazı bu kadar. Çıktı. Okundu. Konuşuldu. 12 Eylül’de içeri alınmış arkadaşlar uyardı. O gün bugün yazımı eksik bulurum. Sakarya Valiliği ölümünün 30. yılında “30 Necip Fazıl” kitabı yayımladı, otuz yazardan da otuz lisede Necip Fazıl anlatmalarını istedi. Yazıyı bu vesileyle şimdi tamamlıyorum:

Evet, Necip Fazıl’la aramda “Büyük Doğu”dan ve CHP’ye muhalefetinden dolayı ortaklık var. Var-dı. Fakat bu ortaklık 12 Eylül’de imkânsızlaşır. (Arkadaşlar haklılar). Geçen yıl, İsmail Kara “Derin Tarih” dergisinin Mayıs sayısında; İhsan Dağı da yine geçen yıl 29 Mayıs tarihli “Zaman”da yazdılar bu konuda. Hele İhsan Dağı “Türk sağının tarihi üzerine bir tartışma başlatmanın zamanıdır” notunu da düştü ki calibi dikkattir. Yazısı da “Necip Fazıl, 12 Eylül ve Türk Sağı” başlığını taşıyor.  

“Rapor 13”ünde Üstat’ın 12 Eylül darbesi ve darbecileriyle ilgili “unutulası” övgüleri olduğunu yazıyor Dağı ve sözü şaire bırakıyor: “Bu hareket olmasaydı, yıl değil, ay değil, belki hafta ve gün hesabiyle Türkiye'nin çöküşü gerçekleşebilirdi... 27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 Hareketi arasında şu fark vardır ki, ilki milli iradeye tam zıt ve fikirsiz bir gece baskını olmuşken, ikincisi milli ihtiyaca tam uygun bir imdat davranışı olmak istidadındadır... 27 Mayıs 1960 hareketi ‘millete rağmen’ diye belirtilirken, 12 Eylül 1980 müdahalesi ancak ‘millet için’ formülüyle ifade edilebilir.”

İlginçtir, Kemalist muhafazakârlık da anti-Kemalist muhafazakârlık gibi 27 Mayıs’ı ayrı tutar sonraki darbelerden. Ne ki 27 Mayıs’ı yere göğe sığdıramayarak da ayrılır karşıtlarından. Menderes’e düşmanlıkları ile Menderes’e hayranlıkları gözlerini bağlar aslında tarafların. Oysa darbe darbedir, hiçbir modeli hiçbir gerekçeyle savunulamaz. Savunulamamalı.

Geçmişte de savunulmamalıydı. Yanlışı sürdürenler bugün de var oysa.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....