Menü
DURULUR DÜŞÜNÜLÜR  28 Haziran 2013
14/28 • DURULUR DÜŞÜNÜLÜR  28 Haziran 2013

DURULUR DÜŞÜNÜLÜR  28 Haziran 2013

 

 

Durmayı telkin eden, salık veren ve durmakla düşünmek arasında olumlu cinsinden ilgi ve ilişki bulan bir kültürün insanlarıyız.

Durmayanlar, durmasını bilmeyenler için kullanılagelmiş bileşik sözlerimiz var: “Dursuz duraksız” gibi. “Durup dinlenmeden” gibi. Kimi deyimdir: “Dur dinlen (yahut dur durak, yahut dur otur) yok” gibi. Hepsi de bir olumsuzluğu dile getirir. “Durup dururken” ve “durduğu (yahut durduk) yerde” de duranı kollayan kalıplardır. Su içene yılan bile dokunmazmış ya, durana da dokunmayın anlamında.

Ama “durmuş oturmuş” bunlardan değil. Bir olgunluğu, derli topluluğu ve mazbutluğu anlatır. XVII-XVIII. yüzyıl şairlerinden, Havâî mahlasıyla yazan Kubûrîzâde Abdurrahman bakınız ne diyor: “Kocamış durmuş oturmuşlara ayb olmaz mı / Bü’l-hevesler gibi olmak neye münkad-ı hevâ”. Yani ki: Heveslere boyun eğip heveslerin peşinden gitmek, yaş yaşamakla, olgunlukla bağdaşmaz.   

Murat Belge, ikilemeyi kuruma taşır ve nasıl oluşması gerektiğine dikkat çeker: “‘Üniversite’' gibi bir olgunun maddelerle biçimlendirilmesi(ne) tepki duyarım. Çünkü böyle bir kurum, kâğıt üstüne yazılan kural ve formüllere göre değil, içsel değerlere, durmuş oturmuş ve yaşanmış olduğu için kâğıda yazılması gerekmeyen, ‘akademik’ dediğimiz hayatın kendi içinde oluşmuş ölçülere göre yürümelidir.”

Hakkı Devrim bu ölçüyü demokraside yoklar: “Durmuş oturmuş demokrasilerde liderlerin kişisel özellikleri (kısaca mizacı da diyebiliriz) ülkenin kaderini daha az mı etkiler acaba?” Örneklendirir: Bill Clinton ile George W. Bush birbirlerine benzemez ama bu benzemezlik ABD’nin düzenini etkilemez. Ya bizde? Şunu diyor Devrim: “Bizde, İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit, Erbakan, Özal gibi liderlerin mizacı da işin içine girmiş ve kaderimizi etkilemiştir.” Buraya RTE’yi de eklemeliyiz. Liderlerimizin durmuş oturmuş demokrasiden çok hevesleri, belki de ihtirasları için yol yürüdükleri o zaman daha iyi anlaşılacak sanırım. Durmak fiilinin dilimizdeki yeriyle ne ters bir durum!

Hele bir atasözümüz var ki durmak daha iyi nasıl övülsün! Durdu, durdu turnayı gözünden vurdu. Söze acele aleyhine sözlerle de destek verilir: Acele etme dilini ısırırsın. Acele ile kalkan nedametle oturur. Acele ile menzil alınmaz. Acele işe şeytan karışır. XV-XVI. yüzyıl şairlerinden Hâtemî’nin zarif bir beyti: “Tiz-reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır / İrişir menzîl-i maksûduna âheste giden”. Ne demek? Yavaş giden çabuk varır; acele edenin ayağına eteği dolaşır.”

Dücane Cündioğlu “Felsefenin Türkçesi”ne de aldığı, bol örnekli ve iknada misilsiz yazısı “Ah Bir Durabilsek”te durmak ile anlamak arasındaki alakayı öne çıkarır. Şöyle ki, diyelim arabada gidiyorsunuz, yol kenarından sesleniliyor, siz de duyuyorsunuz, haliyle anlamıyorsunuz. Anlamanız için durup dinlemeniz gerekir önce. Durup dinlemeniz. Çünkü duyulanı anlamak, ancak böyle mümkün.

“Kalbinde her dakîka şu ulvî tahassürün / minkar-ı âteşînini duy ve düşün: / Onlar niçin semâda, niçin ben çukurdayım?” Fikret için düşünmenin şartı duymak’tır. Da ilgili yeri, “dur ve düşün”e çevirmeye de engel değil bu.

“İngilizce’de (de) ‘anlamak’ ile ‘durmak’ birbirine muhtaçtır. Mesela ‘to stand’ (stood) durmak, ayakta durmak, kalmak, bâkî kalmak, sebat etmek, daim olmak anlamına gelirken ‘to under-stand’ (understanding) anlamak, öğrenmek, bir şeyin manasını kavramak demektir.” Almancada bu muhtaçlık “stehen (gestanden)” (durmak) ile “ver-stehen” (anlamak) sözcükleri arasındadır.

Peki Arapçada? “Durmak” bu dilde “vakafe” ile karşılanmakta. Hacda Arafat’ta vakfe yapılır, yani durulur. “Vakıf” da aynı kökten. Cündioğlu açıklıyor: “Öyle ya, hayra sarfedilmek üzre bir kenara konulan ya da başka bir ifadeyle hareketten alıkonulan mallar için ‘vakıf malları’ demiyor muyuz?” Devamı daha ilginç: “Anlamak bu sözcüğün neresinde demeyin de ilk heceyi biraz uzatarak söyleyin: ‘(bir şeye) vâkıf olmak’, yani onu derinden kavramak, bütünüyle anlamak.”  

Dahası da var ya, bence bu kadarı yeter. Duranla dalga geçmek, “Bizde durmak yok! Yola devam!” demek bütün bunlara rağmen nasıl söylenir? Söylenebilir mi? Söylenmeli mi?

Söylenir diyorsanız eğer, zannım o ki, fazlasını görmek için Cündioğlu’na bakmanız da yetmeyecektir. Hevesleriniz sarmış sizi. Duymuyor, yürüyorsunuz.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....