Menü
DEVLETİN ÂLİ MENFAATİ  14 Ağustos 2013
14/28 • DEVLETİN ÂLİ MENFAATİ  14 Ağustos 2013

DEVLETİN ÂLİ MENFAATİ  14 Ağustos 2013

 

 

Kelimeler üzerinde zamanla duygusal değerler oluşur. Karakol, tehdit, angarya, açlık, diken, ölüm, kaynana, hastane, cadı, faiz… kelimelerinin üzerimizdeki etkisiyle bahçe, takdir, hediye, balık, gül, bayram, aşk, konser… kelimelerinin duyurdukları aynı değildir. İlk öbektekiler tedirginlik bırakır, sonrakiler ise iyimser hava yaratırlar. Mutabakat sağlanmamış kelimeler de vardır: mesela “komünizm”. Kimini tedirgin eder, kimini memnun. Bunlardan bazıları –toplumsal mutabakat sonucu- karşıt anlamlarıyla sözlüklere d girer: mesela “klasik”. İyi anlamı, “kökleşik, zamana dayanıklı”; kötü anlamı, “basit, harcıâlem”.

Kelimeler, fakat, bir başlarına iken taşıdıkları duygusal anlamı tamlamaya girdilerinde yitirebiliyorlar. Sözgelimi, “menfaat”, duyanda tedirginlik yaratan kelimelerden. “Menfaat düşkünü” dediğimizde de. Yalnız, “amme menfaati” dendiğinde anlam iyileşiveriyor.

Ömer Seyfettin, o meşhur “Yeni Lisan” makalesinde dil muhafazakârlığından söz ederken “menfaat” kelimesini iki ayrı bağlamda ve iki ayrı duygusal değerde kullanır, şöyle: “Siz muhafazakârlık ettikçe, yani maziye muhip [dost] ve sadık kaldıkça kaybolacak olan şahsi menfaatleriniz yanında âli, muhterem, büyük bir menfaat, milli menfaat de kaybolacaktır.”

 Evet, “şahsi menfaat” kötü; “milli menfaat” iyidir: Âli. Muhterem. Büyük. Devlet, vatan, millet söz konusu olduğunda, zannım o ki edebiyatımızda fedakârlığı en fazla savunacak isim Ömer Seyfettin’dir. Peki, nereye kadar fedakârlık? Yahut şöyle: Her şeyden vazgeçilebilir mi devlet için, vatan için, millet için?

Ömer Seyfettin’in 1 Ocak 1919’da “Diken”de yayımlanmış, milliyetçilerin de pek bildiklerini sanmadığım bir hikâyesi var: “Devletin Menfaati Uğruna”. Konuya yardımcı olabilir. Fakat, ironiktir, tersinden okunmalı yani, peşin peşin diyeyim de başıma iş açmayım!

Hikâye, tarihte ve mutlu bir Avrupa ülkesinde geçer. Fakat mutluluğu gölgeleyen bir derdi vardır ülkenin. Kral yaşlıdır ve çocuksuzdur. Başvekil, krala derdi şöyle iletir: “Haşmetmeap! Bugün doksan sekiz yaşına girdiniz. Ölüm gayet acele bir afettir. Bir gün vakitsiz olarak siz adil hükümdarımızı bizim elimizden alıverir. Veliahdımız yok! Allah göstermesin sizin ruhunuz göklere uçarsa, yerde kalacak zavallı tebaanızın hâli ne olacak? Memlekete komşularımız hücum edecek. Vatanı pay edecekler.” Peki, çare? Çare basit: “Sevgili kraliçemiz dünyaya hemen bir veliaht getirsinler.” Fakat, kralın yaşından dolayı bu imkânsızdır; kral bunu hatırlattığında, başvekil, ağzını kralın kulağına yaklaştırır ve “Allah’la kraldan başka” kimsenin duymadığı bir şey söyler. “Fakatı makatı yok”tur bu söylediğinin, “devletin âli menfaati uğruna” yapılması şarttır. Oysa kraliçe “bir melaike”dir. Kral böyle bilir. Başvekil de böyle bilir; fakat, kraliçenin melaikeliğini, istenilenin ret değil kabul edileceğine delil gösterir: “Evet, melaikedir haşmetmeap! Melaike olduğu için kabul edecek, bir devleti, bir milleti mahvolmaktan kurtaracak!”

Kral, kraliçeye gider. Kraliçe, “küçücük, samimi yatak odasında patlıcan rengi ipekten kabarık bir divana uzanmış, kalçalarını” ovdurmaktadır. “Henüz on yedi buçuk yaşında pembe, beyaz, saf, masum bir civan”dır. Kral, lafı önce dolandırır, sonra “hanedanın kutsiyetini, devletin tarihinde oynadığı rolü” hikâye eder ve diyeceğini -aynen başvekil gibi- kulağına der. Kraliçe, “Ah, mümkün değil, mümkün değil!” diye itiraz eder, hatta, “Beni öldürtünüz. Başka bir prenses alınız.” da der. Kral, “devletin âli menfaati”ni ele alır yeniden, yalvarıp yakarır; nihayet, kraliçe, “Devlet uğruna her şey feda olsun!” der ve sorar: “Fakat hizmetime kimi tayin edeceksiniz?” Kırk kadar asilzade: prens, mabeyinci, marki, kont... adı sayar kral. Kraliçe kimini, “Netice çıkmaz!”, kimini “Nafile!”, kimini “Geçiniz!” diye reddeder. Nereden bilmektedir? Kral bunu sorduğunda şu cevabı alır: “Heyhat! İki senedir, ben onların hepsini tecrübe ettim.”

Kral, kraliçesine, “bu beyaz melaikeye” bakakalır. Hayranlığı artar. Çünkü “başvekilin mukaddes endişesini o işte daha evvel duymuş” ki “devletin âli menfaati uğrunda, bir defa değil kendi haberi olmadan kırk defadan ziyade fedakârlığa katlanmış” diye düşünür. “Tatlı bir heyecan içinde” yeni önerisini sunar: “O halde sevgilim, hizmetine dışardan birini vereceğiz.” Kraliçe, buna da itiraz eder: “Hayır, yine saraydan!” İstediği, iki buçuk metre boyuyla odalara sığmaz alamet bir askerdir: Çavuş Fernani.

Mekânın cennet olsun Ömer Seyfettin! Her şeye rağmen ölçü insanısın!

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....