Menü
İKTİDAR, DİL VE ÖYKÜ  Heceöykü, Sayı: 57, Haziran-Temmuz 2013
Hece Yazıları • İKTİDAR, DİL VE ÖYKÜ  Heceöykü, Sayı: 57, Haziran-Temmuz 2013

İKTİDAR, DİL VE ÖYKÜ  Heceöykü, Sayı: 57, Haziran-Temmuz 2013

 

 

 25 Mart 2013 günü Sakarya Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği “Edebiyatta Erkek Egemen Dil” başlıklı panelde yapılan konuşma.

 

 

Hayat karışıktır. Karmaşa. Bir şey söylemez. Yazmaz. Hayatta her şey üst üstedir. Yazar bir duruşu, bir duyuşu olan insandır, o şeylerden bazılarını alır, hayattakini çağrıştırarak fakat kendi kimliğini, kişiliğini de önceleyerek birbiriyle yeniden buluşturur. Kurgular. Bu kurgudan öykü çıkar, roman çıkar, tiyatro çıkar.

Küre de karışıktır. Karmaşa. Aralıklarla kapışılır. Her kapışmanın ardından yeni sınırlar çizilir. Her ülkenin egemenleri kendi sınıfsal kimlik ve kişiliklerini önceleyerek yapıyı yeniden kurar. Kurgular. Bu kurgudan da parlamento çıkar, hükümet çıkar, adliye, eğitim, savaş, maliye vb. bakanlıklar çıkar. Devlet çıkar.   

Diyeceğim, edebi türlerle devletler arasında yapı bakımından temelli benzerlik vardır. İkisi de kurgudur. Ve kurgu iktidardır. Planlar, sıralar, düzenler, normlar koyar, kırmızıçizgiler çizer. Devlettir belirleyen. Edebiyat, önerilen yapıyı alır, adeta yineler, böylece toplumsal düzeni onaylayıp arkalar hem de o düzen içinde kendine yer açar.

Ayarını yönetilenlerden alan muhalif edebiyatlar yok mu? Var elbette. Hatta bu edebiyatın eserleri düzenden yana olanlara kıyasla daha kıymetli. Ne ki bu edebiyat da iktidarda olandan etkilenir. Etkilenir, çünkü edebiyat bir dil sanatıdır ve dil, iletişim aracı bilinse de aslında bir ideoloji aracıdır. Her politika,  her sınıf, her grup kendi söylemini dille oluşturur, hatta bu dili rakiplerine de empoze eder. Dayatmacılıkta iktidarı geçmekse ne mümkün! Dahası, dil, kültürel geçmişi bugüne aktarandır da. Yani iktidarı iktidarla buluşturan. İşte bu dilin içine doğarız biz, bu dili bir çeşit alışkanlıkla ediniriz.

Edindiğimiz gelmiş geçmiş iktidarların dilidir. İktidar. Yani güç. Yani erk. “Erkek” bu kökten gelir. “Erdem” de öyledir: “erkeğe yaraşan” demek. Bu iki kelimede kadın yok. “Erlik”, “evlilik çağına gelmiş kız” demek; “erlenmek” de “erkeğe varmak, kocaya gitmek” anlamında. Bu iki kelimede durum daha vahim: Kadınlık hali erkek üzerinden anlatılmış burada. Yahut şöyle: Kadının erkeğe servisle görevli olduğu düşünülmüş.

Erkek egemen dil’le anlatılan, erkek değil iktidardır. Fakat bu dil erkek üzerinden kurgulanır; kadın “öteki” kılınır. Erkeğimiz de, kadınımız da bu eril dili kullanırız farkına varmadan. Farkında olanlar güç sahipleridir –Merkel gibi güç sahibi kadınların durumu ise hayli ironik. Yani vücut erkekliğinin, vücut kadınlığının çok dışında bir şeydir sözü edilen. Toplumsal olarak kurgulanmış erkeklik, kadınlık kalıplarıdır.

Nâzım –ki en komünistimiz- Akif Kurtuluş’un tespitince[1] ilk şiirlerinde böylesi bir cinsiyetçilik yapar. 1923 yılının bir şiirinde şu mısralarda örneğin: “Ninni söylemez gözlerimiz / hayat ağrılarına. / Kalbimizin ensesinden kıvrılan / yağlı uzun saçlarımız yok. / Ne bir siyah tül edalı prenses âşık oldu bize / ne de biz / onun aşkını çiğneyerek / karanlık ufuklara / med…id nigâhlar atfettik.” (Biz – Hayatımız – Yaptığımız İş). Ertesi yılın bir şiirinde yine: “Sesimizde bıyık burdu inkılabın en delikanlı çağı! / Sibirya rüzgârlarıyla haykırdık: / kurşun çarmıhına sanki biz çakmışız gibi / Kolçağı!” (Veda). Yine Necmiye Alpay’ın dikkatidir –alıntılarda da görülmekte- Nâzım’da “biz”, “genellikle erkektir”. Dönemin bir başka şiirinde ise kadın aşağılanır: “Cellad!!.. / Şu kaltağın saçlarını katranla yıka / kollarını kır!.. / Hayırrrrrr!” (Biz – Uzaktan).   

Nâzım kadın aleyhine cinsiyetçiliği sonra da yapar, hep yapar. Halil Berktay, kadınlar konusunda hem “temellükçü” bulur Nâzım’ı hem de “ahlakçı”. Şaire göre, kadınlar “güdük ve enfantil yaratıklar” olup ellerinden erkeklerce tutulmalıdırlar, aksi halde yoldan çıkabilirler. Dahası, “Taraf”ta geçen yıl peş peşe çıkan Nâzım merkezli birkaç yazısından birinde[2] Nihal Atsız’ın “Topal Asker” şiirine yer verir Berktay. Atsız’ın mısra mısra sertleştirerek fahişeliğe ve yabancılarla yatıp kalkmışlığa vardırdığı kadın düşmanlığının yalnız Nâzım’da değil –ilginçtir- “milliyetçi-gerçekçi” Yakup Kadri’de, onun özellikle “Sodom ve Gomore”sinde de olduğunu söyler; bir başka gün[3] de Nâzım’dan alıntılarla cinsiyetçiliğini örneklendirir. Biri şöyle: “Kızım, sana söylüyorum, çok açık giyiniyorsun. Kızım, çok boyanıyor, modayı fazla izliyorsun.” Bir başkası: “Ne demek oluyormuş kadınların erkek gibi pantolon giymesi? Oldu olacak, sakal ve bıyık da bıraksınlar bari.” Ya şu: “Memleketimizde yabancı [= emperyalizm ?!] icadı iki tuhaf dernek veya akım vardır; biri hayvan sevenler, biri de feministler.” Şu da katmerlisi: “Çeşitli hayvanları mesleklere benzetmek mümkünse, ben feministleri en çok devekuşuna benzetirim.”

Benim öykülerimde böyle ifadeler var mı? Olmaması imkânsız. Vardır. Bu eril dil, içine doğduğumuz, bir çeşit alışkanlıkla edindiğimiz dildir çünkü. Kanoniktir. Merkeziyetçidir. Otoriterdir. Fakat bunu –şunun şurasında- 2005 yılı Şubat-Mart’ından beri söylüyorum, öncesi yok; Cemile Sümeyra benimle ilgili çalışmasında şunları yazdı o tarihte: “Necati Mert'in öyküleri erkek egemen bakışa sahiptir.”[4] Bana yapılan eleştirilerden ikisini çok ciddi buldum, biri budur. Söylemimde eşitlik, özgürlük, demokratlık var ya karakterimde de var sanıyor olmalıyım, çok şaşırdım. Cemile Sümeyra iddiasını örneklendirmedi; fakat diğer dediklerinin doğruluğuna nasıl inandıysam bu dediğine de inandım, o gün bugün arınmakla, konuyu didiklemekle meşgulüm.

Gördüm ki tarifine uygun öykü de, tarifine uygun roman da, tarifine uygun oyun da uniterdir. Olaylar, kişiler bir temel düşünce etrafında ve ulusdevlet düzeninde örgütlenir. Zaman da, mekân da, kıyafetler, nesneler, hatta kurgu da yapıyla uyumludur. İlk öykü kitabımdaki on dokuz öykünün hepsi böyleydi ve usulünce olmalarından ziyadesiyle memnundum. Fakat toplumcu gerçekçiliğim 1982 Mayıs’ında ruhsatlı muhaliflikten çıkıp taşra-merkez aksına yerleşince öykülerim önce mesaj, sonra yapı olarak değişmeye başladı. Taşraya göre konumlandı. Giderek bendeki anlamını genişletti “taşra” ve merkezin/iktidarın/otoritenin ötelediği her şeyi kapsar oldu. Bu da paralelinde ademi merkeziyetçi bir yapıyı hatta postmodern anlatının kimi imkânlarını gerektirdi. Bir çırpıda olmadılar elbette. Fakat varılan yer budur.

İktidarlar için dilde cinsiyetçilikle edebiyatta tarifine uygunluk arasında fark yoktur. İkisi de iktidarı besleyen araçlardır. Hatta nötr görünmesine rağmen Öz Türkçecilik de öyledir. 1930’lu ve 40’lı yıllarda dili yabancı kelimelerden kurtarmak maskesi altında piyasa edilmişse de asıl maksat geçmişle kültürel bağı koparmak, laik cumhuriyet projesini gerçekleştirmektir. Bugün bile kullandığımız adap, aferin, afet, agâh, ahenk gibi yüzlerce, binlerce “gerici” kelime için Türkçenin ölmüş kelimelerine yapışılır, uzak lehçelerine gidilir, daha olmadı Türkçenin işlek olmayan ekleriyle bile kelimeler türetilir. Kullanılmaları mecbur edilir. Tutmaz. Vazgeçilir. Fakat edebiyatta bugün de iktidardır bu milliyetçi jargon.    

“Öykü” kelimesi de “hikâye”ye karşılık olarak bu süreçte bulunur. Hikâye’nin çağrışımı, hatırası, anlam zenginliği yoktur öykü’de. Fakat “öykü” de tutulur, ben bile kullanırım. “Kızım olsaydı adını ‘Öykü’ koyardım” da derim hatta.  Kelimenin günahı yok çünkü. Benim derdim müdahalecilerle.

Müdahale iktidardır. “Türkçe İstanbul ağzına uymalıdır” der. Vatandaşın Türkçe konuşmasını, ezanın “Tanrı uludur” diye okunmasını buyurur; dinlemeyeni yakar. Ya cümleye büyük harfle başlamamak, sonuna nokta koymamak… Aman ne büyük hatadır! Ayıp! Ayıp! Sonra, özel isimler… Üzerlerine getirilen ekleri kesmeyle ayırmıyor musunuz? Kulağınız ne çok çekilmiştir kim bilir!

İktidarın dil üzerinden kurulduğunu fark edip ilk karşı çıkanlar feministlerdir. İlk yaptıkları da büyük harfi imladan çıkarıp atmak olur. Avrupalı muhalifler bu gelenekten gelir. Sürrealistlerin bildirgesinde de hiç büyük harf yoktur. Kızıl Ordu Fraksiyonu adlı Alman grup da büyük harfe karşıdır. Bizde de Ayşe Düzkan büyük harf kullanmaz. Fakat yadırganır. Kadın olduğu için daha çok yadırganır hem. İktidar muhalifin erkeğini de kadına tercih eder yani.

ayşe düzkan yazıyor: “sevgilim altan çarıkçı, artık hanım köylülükten mi yoksa bu işe kalpten ikna olduğundan mı bilinmez, büyük harf kullanmamaya başladı. ikimiz de yakın zamanda kapanan yeni gündem gazetesinde haftada bir yazıyorduk; tabii büyük harfsiz ve o bu konuda hiç tepki almazken ben bir sürü okur mektubu aldım. yani bu konuda tek sayılmam ama en göze batan olduğum söylenebilir.”[5]

Büyük harfi henüz bırakmadım. Ama benim de kendi halimce yaptıklarım var. Adapazarı ağzından yeftin, labak, sabanan, kıpraşmak gibi kimi kelimeleri alıp genel dile taşıdım, taşımaktayım. “Ağabey” yazmam, “ağbi” yazarım. “Zahir”i “zaar”a çevirir parantez içine de “zahir’in avamcası” diye not düşerim. “Fayton” muteber arabasıdır bana göre; merkezdekileri yahut merkezle beslenen taşralıları anlatırken kullanırım onu. Bizimki için ısrarla ve inatla “payton” derim. Taşra-merkez aksındaki yazılarımı toplayan kitabımın adı da “Paytonun F’si”dir.

Bunları büyültmüyorum. Bunlar fiske kabilinden gayet naif dokunuşlar. Roman’ı hiç düşünmediğimi, hep öykü’yle, deneme’yle, yani kısa yazıyla haşir neşir olduğumu söylersem bir anlam ifade edecekler belki.

Şöyle ki dilde cinsiyetçilik iki yoldan yapılır. Biri, dilin cinsiyetçi, yani erkeğin ürettiği gibi kullanılmasıdır –ki hemen her dilde görülen budur. “Bilim adamı”, “kadın yazar” gibi adlandırmalar, nitelemeler dile yerleşmiştir, kolayca söyleniverir. Oysa çok masum görülen bu örnekler bile cinsiyetçidir. “Bilim kadını”, “erkek yazar” tamlamaları dile girmedikçe de öyle kalacaklardır.

Bir de dilin özel sistemi üzerinden yapılan cinsiyetçilik var. Bu dillerde kelimeler daha baştan eril (maskülen), dişil (feminen) diye gruplanır, cümlede yanları sıra kullanılan yardımcı kelimeleri de kendilerine bağlayıp eril veya dişil çekime mecbur ederler. Hint-Avrupa dil ailesinin dilleri birkaçı dışında bu türden cinsiyetçilik yapar örneğin. Bunu da gayet keskin yapar. O kadar ki aynı dil içinde erkek için ayrı, kadın için ayrı dil kullanılır adeta. Hele ki eril kelimelerle dişil kelimelerin karşılaştırılması cinsiyetçiliği iyice açık eder. Hint dillerinden Sirmouri dilinde “–a” ile biten kelimeler eril, “-ı” ile bitenler dişildir; şu da var: eriller hacimli, dişiller hacimsiz nesneleri karşılar. Yeni Gine’de kullanılan Alamblak dilinde de timsah, yılan, ok, mızrak gibi uzun ve sivri canlılarla nesneler eril, buna mukabil kurbağa, kaplumbağa, kalkan gibi küçük ve genişler de dişildir.[6]   

Bunca laf niye? Ben edebi türlerin de cinsiyetleri olduğunu düşünüyorum. Fransızcada, Almancada düşünülmüş nitekim. Yanılmıyorsam her iki dilde de roman erildir, hikâye/öykü dişil. Dilimiz cinsiyetçi sisteme dayanmamasına rağmen bu iki tür bizde de öyle görülür.

Ne yapar romancı? Bir olayı alır. Temel kişileri vardır. Hepsini birlikte bir coğrafyaya, bir tarihe yerleştirir. Yan olaylar ve kişilerle besler. Her birini ayrıca çeşitli açılardan da renklendirir: Siyaset katar, sosyo-kültürel telmihlere yer verir, sosyolojik analizlere girişir falan. Öykücü böyle yapmaz. Diyelim, olay aynı olaydır, onu en çarpıcı açıdan ele alır. Lafı uzatmaz. Gözünü azda tuttuğundan kişi, zaman, mekân hep miktarıncadır işinde. Neden böyle? Romancı “büyük” görür çünkü. “Önemli” demiyorum. Kastım somut büyüklük. Görkem heyecanlandırır romancıyı. Yükseklik. Genişlik. Çokluk. Hareket. Ve sayfalar, sayfalar… Ama öykücü hayata böyle bakmaz. İçerden bakar. Küçük. Yazdığı da ne? Alt tarafı öykü.  

Romancı erkektir. Kartallayın yüksekten uçar. Cümleleri fiil cümlesi. Fiilleri kılış. Çatısı etken. Bilgi tam. İtiraz geçersiz. Böbür, güven elbette. Büyük gözünden gelir güveni sanırım. Öykü denince Esendal düşer aklıma. Oysa o alçakgönüllüdür. Aşağıdan uçan güvercindir. Bakınız cümlelerine: İsim cümlesidir. Yahut kesiktir, üç noktayla bitirilir. Yahut da birbiri içine gayet yumuşak geçişlerle girmiş kısacık kısacıktırlar. Gerekmedikçe fiil kullanmaz Esendal, kullandığında da durum ve oluş bildiren fiilleri tercih eder. Karşılaştırmış ve saymış değilim ama edilgen çatı da zannım o ki en çok Esendal’da görülür.

Roman da, öykü de aynı tarihe sahip. Fakat öykü Boccacio’dan (1313-1373) beri bağımsızlık mücadelesi vermekte. Kısaldı. İyice kısaldı. Olayı, kişiyi teke indirdi, hatta yok etti. 1972 yılında itilmişlik psikolojisiyle öyküye yönelmiştim herhalde. Fakat bugün beni öyküde tutan onun varolma kavgasıdır. Nasıl ki taşranın da, kadının da, başka sembollerin de kavgaları kavgamdır.

Heceöykü, Sayı: 57, Haziran-Temmuz 2013

 

 


1] Aktaran: Necmiye Alpay, Yaklaşma Çabası, Kanat, İstanbul, 2005, s. 68.

[2] Halil Berktay, “Nâzım ve Nihal Atsız: Bir Karşılaştırma”, Taraf, 13 Haziran 2012.

[3] Halil Berktay, “Fuhşiyat’ın Ardındaki Özgür Kadın Korkusu”, Taraf, 9 Haziran 2012.

[4] Cemile Sümeyra, “Necati Mert’in Öykücülüğü”, Heceöykü, Sayı: 7, Şubat-Mart 2005.

[5] Fazlası için bakınız: Necmiye Alpay, “Dil Meseleleri”, Radikal Kitap, 1 Haziran 2001

[6] Fazlası için bakınız: Menekşe Pınar Güden, Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçenin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler Bakımından İncelenmesi, http://www.belgeler.com/blg/18cv/dilde-cinsiyet-ayrimcilii-trke-nin-ierdii-eril-ve-diil-ifadeler-bakimindan-incelenmesi-sexism-in-language-studying-on-turkish-language-from-the-perspective-of-feminine-and-masculine-expressions

 

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....