Menü
HIZIRTEPE  22 Ağustos 2013
Ada'dan • HIZIRTEPE  22 Ağustos 2013

HIZIRTEPE  22 Ağustos 2013

 

 

 

Kitabım “Hikâyem Adapazarı”nın kapağındaki Beşköprü, ürettiğim yüze yakın Gelişim Kartpostalları’ndan 27’ncisidir. Piyasaya çıkışı, 1981. Deklanşör –elbette- Hüsnü Gürsel.

Kitapla kapağı arasında ilgi kurmakta zorlananlar oldu. Haklılar. İlk bakışta Diyarbakır kırsalındanmış izlenimini veriyor fotoğraf. Ama değil. Bizim Beşköprü. Güneyindeki iç içe odacıklı kalabalık, yakın plan yapılarak çekilmiş; görselin ağırlık merkezine de köprünün doğu ucundaki tonozlu heybet oturtulmuş. “Tamam da” diyorlar “herhalde bilgisayarda oynadınız, sildiniz.” “Neyi?” Meğersem, evleri, Beşköprü Mahallesi’ni soruyorlarmış. Hayır, oynamadık! Fotoğraf, hilesiz. O mahalle, fotoğraftan hemen sonra kurulmuş olsa, otuz iki, otuz üç yıllık hikâye yani. Öncesi, fotoğraftaki gibi: Köprünün altı, üstü, arkası yeşil, yemyeşil; yukarıda sema, o da sütlü mavi. Hiç lekesiz.

Sanılmasın ki sadece Beşköprü böyle. Hızırtepe de, Maltepe de çıplaktı seferberlikten önce.

Sarıkışla Camii adını nerden alır? Tam karşısında bir askeri kışla vardı. Sarı. Camiin adı oradan. Tırmanın yukarıya, Orman Park’ın, Hastane’nin arkasından yürüyün. Solunuzda kendini güneşe sereserpe vermiş bakımlı bağlar. Biri, Nalbur Âmedaga’nın. Hamdi Güler’le konuşuyorduk, biri de onlarınmış. Bu bağlar, hastanenin orda biter, aşağıya, Müftülerin bağının yanından bir yol iner, inin, sol karşınızda Hakkı Usta’nın Lastik Fabrikası. Biz bugünkü AFA’nın ordan girerdik, yerinde Cevat Bey’in Kozahanesi vardı. Yol, köy yolu. Yarık. Obruk. Sağı solu hendek. Kurbağalar vrak! vrak! Erenler’in servileri elimizi uzatsak dokunacakmışızcasına yakın. Derken yol sağa kıvrılır, fabrikanın orada da yukarıdan inen ve İzmit Caddesi’nden gelen iki yolla buluşur. Ordan ötesi, başta Müftülerinki olmak üzere ta Erenler’e kadar bütün yamaç sıra sıra bağlardır –hemi de içleri envaiçeşit ağaçla meyveli. Yolu yoktu bu bağların; üç yol ağzına geldik mi sol yapar, yamacın eteğiyle düzlükteki tarla kenarından adımcık adımcık ilerlerdik –orası Bağlar Caddesi şimdi. İki üç bağ ötede bir patika vardır, kaygandır. Üst başında da setimsi bir zeminde bağdan bağa giden daracık bir yol. Biraz da buradan yürüyelim. İşte kuyu başı! Aha işte bizim bağ!

Anlattığım, Hızırtepe’nin şehri gören dilimi henüz. O da sıyırtmaca. Ya öteleri?

Sarıkışla’nın ordan tırmanalım yine. Solumuzda kimi sırt üstü uzanmış, kimi yamaca yan gelmiş bağlar. Sağımızda, Ahmet Bey’in bayırı –şimdi Orhangazi Caddesi diyorlar. Bayır tepe yapar bugünkü TEK’in orda –TEK diyorum, anlayın, yormayın beni- sonra iniş başlar, bugünkü Dörtyol’a iner yol, ilerden Arifiye’ye sapar, ötesi Kalaycı, Sapanca, İzmit… Yolla bağların arası açılır da açılır, hele TEK’ten sonra biri bir yana, biri bir yana düşer. Sanki Özdemirler Yaylası’dır yahut Davlumbaz. İnanır mısınız, bomboştur. Nasıl ki Beşköprü kartpostalında da bir kulübe bile yoktur.

Yıl 1954 veya 55. Bizim apartmanın elektrik aldığı trafo kadar bir şey kurdular yolun tepe yaptığı yere. Direklerden kablolar geldi, bir yerlere kablolar çekildi, büyük heyecan oldu: rüzgâr çıkar, yağmur başlar, şrak! şrak! çakar teller, şimşekler ses yapar. TEK’tir bu. Karşısında da askerler.

Ev mev yoktur ama askeri birlik vardır yaylada. Süvari. Yol boyunda birer subay, astsubay kameriyesi, arkada koğuşlar, yemekhane, birkaç tavla. Aralarda sınırları kireç beyazı taşlarla çizilmiş çiçek göbekleri… Dolaşan askerler. Uzaktan at kişnemeleri, nal sesleri. Nereye düşer bugün bu? TEK’in ordayız. Erenler’e giden yolun sol başından TEK Camii’ne gelin, bir o kadar da içeriye girin, birlik bu dörtgende işte.

Buralar bomboştu. Askeri birliğe rağmen bunu diyorum. Erenler yolunun sağ başında da kerpiçten bir salaş vardı, çardaklı, peykeli, kahve diye bilinirdi, ama ne kahve içene rastladım orda ne de çay. Erat gelir bisküvi alırdı hep, ikinci bir eğlencelik de zaten yoktu. Bu bisküviciye rağmen de buralar boştu diyorum. Toprak kamunundu çünkü. Kurumlar, özel ve tüzel kişiler, toprağı kullanabilirler, örneğin ekip biçebilirlerdi en fazla, ama mülk edinemezlerdi.

Biz buralara Hızırtepe de demezdik. Allah’ın kırı! Adı mı olurmuş! Adı var idiyse de, tapuda, askeri paftalarda geçiyordur, bilmezdik. Bizim koyduğumuz adlar sahiciydi. Gitmedim, görmedim, Erenler’de yatırla süvari birliği arasında, bugünkü Dörtyol’a bakan tatlı yamaçta olduğunu sanıyorum, bir çeşme vardı: Kız Çeşmesi. Bin bir hikâye.

Pazarları bağa geldiğimizde dedemin ilk işi bağın üst başına çıkıp bakmak olurdu. Yayla tarafından korunaksızdı bağlar, alınacak sıralı ve usulünce alınsa helal olsundu da, elma hele ki üzüm adeta tecavüze uğruyordu hafta içinde. Bu da bir hikâye.

Ayrı ayrı hikâyeler mi bunlar, yoksa kahramanları ortak tek bir hikâye mi?

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....