Menü
ŞAİRİN DEDİĞİ GİBİ  28 Ağustos 2013
14/28 • ŞAİRİN DEDİĞİ GİBİ  28 Ağustos 2013

ŞAİRİN DEDİĞİ GİBİ  28 Ağustos 2013

 

 

XVII. yüzyılın sonlarıdır, Büyük Petro, mübalağa para harcar Petersburg için. Bir o kadar masa, bir o kadar saha çalışmasıdır bu. On yıl sürer. Petro ister ki, Petersburg, “Çarlığın Avrupa’ya açılan kapısı” diye bilinsin. Bundan olacak, başlangıçta Roma-Venedik sentezi güçlüdür, hatta şehrin kuzeyi bugün bile fazlasıyla Venedik’tir. Yahut şöyle: Moskova, Doğu’dur da, Petersburg geniş bulvarları, zarif yapıları, köprüleri, suları ile Batı’dır. Dahası, kültür merkezidir. Avrupa’nın dördüncü büyük şehridir.

Ne ki hayalinin gerçekleştiğini göremez Petro. Kuruluşundan yüz kırk, yüz elli yıl sonra ünlenir Petersburg. Yatırımın nihayet görülmüş olduğunu düşünmüyorsunuz inşallah! Görülen, şehircilik değildir. Petersburg ünlenir ama, Dostoyevski’nin 1848’de yayımladığı “Beyaz Geceler” sayesinde.

Petersburg köprülerinin birinde intiharın eşiğine gelmiş bir kadını kurtarır romanın hayalperest  kahramanı. Dört beyaz gece geçirirler. Kadın sevdiğine kavuşur romanın sonunda, hayalperest ise yine yalnızlığında kalır. Erkeğin yalnızlığı mıdır bu? Emin değilim. Dostoyevski’nin, yani yazı insanının –ki onlar da hayalperesttir- yalnızlığı olarak da okunabilir sanki.

Petersburg’u Petersburg yapan Petro değildir, “Beyaz Geceler”deki aşk’tır. Bunun Türkçesi, Veysel’in diliyle şöyle: “Güzelliğin on par’etmez / Bu bendeki aşk olmasa.”

Beşiktaş’ta iskelede Barbaros heykeli vardır, güzeldir de. Ama Cemal Süreya nasıl anar Behçet Necatigil’i: “Koca Barbaros’a karşın / Beşiktaş biraz odur artık”.

Ya Bodrum? Bodrum olur muydu Halikarnas Balıkçısı olmasaydı? İlhan Berk, şiirin Bodumlu’su ise değil sadece şehirlerin, tabiatın bile şairle ölümsüzleştiğini söyler: “Hiç unutmam bir gün geç vakit / Tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı / Büyüme saati bir ormanın / Şöyle iyice dinlesem sanırım artık / Bütün ormanları büyürken duyarım / Beni beklemişler kardeşçiğim / Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü / Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini / Bir kere girdikten sonra şiirlerime / Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini.”

Diyarbakırlı şairlerden Hâmî, “Süleyman-ı Kanuni’nin namını haşre kadar yaşatacak (olan), Bâkî’nin sözündeki âb-ı hayât”tır, der. Büyükler de sözün gücüyle ölümsüzleşir. Bâkî’nin Mersiye’sinin ilk beytini hatırlayalım: “Ey pây-bend-i dâm-geh-i kayd-ı nâm ü neng / Tâ key hevâ-yi meşgale-i dehr-i bî-direng”. Yani: Ey şöhret ve şan bağının tuzağına ayağı bağlanmış olan! Kararsız dünyanın işleriyle uğraşma arzusu ne zamana kadar sürecek?”

İstanbul’u İstanbul yapan şairlerden Yahya Kemal bir başka ikiliye taşır konuyu: “Lakin İbrahim Paşa’nın namını haşre kadar yaşatacak Nedim’dir demek daha doğrudur. Onu ve onun zamanını biz Nedim’in ‘Divan’ı arkasından gördüğümüz gibi ahlâf da öyle görecek, bu o vezir için bir talihtir.”

Kum saati ne zaman bulunur? VIII. yüzyılda ve bir papaz tarafından. XVI. yüzyıla kadar kullanılır. Bugün süs gibi. Kesintisiz zaman için değil de ara zamanlar için kullanılmakta. XV. yüzyılın şairi Necâtî, bakın ne diyor: “Sipihrin devri mâh ü encüm ile / Bilinir bir avuç saat kumiyle”. Diyor ki: Felek, yani gök ay ve yıldızlarla dolu. Fakat geçirdikleri zaman kum saatinin kumuyla bilinir. Feleğin, göğün, ayın, yıldızların yerine padişahı koyun; ne demiş oluyor şair: Siz büyüksünüz, gök kubbe gibisiniz, biz size kıyasla kum tanesi. Aşağıdan alıyor Necati. Aşağıdan mı alıyor? Hayır! Görünüşte aşağıdan. Ama aslında, padişahların gelecek zamana taşınmaları bizim sayemizde olur, diyor. Biz şairler, yani kum taneleri. Zavallılar.

Mustafa Kemal, 26 Ağustos gecesi Nâzım’ın anlattığı gibi miydi gerçekten?

Dağlarda tek / tek / ateşler yanıyordu. / Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki / şayak kalpaklı adam / nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden / güzel, rahat günlere inanıyordu: / ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, / birdenbire beş adım sağında onu gördü. // Paşalar onun arkasındaydılar. / O, saati sordu / Paşalar: ‘Üç’, dediler. / Sarışın bir kurda benziyordu / Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. / Yürüdü uçurumun başına kadar, / eğildi, durdu. / Bıraksalar / ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak / ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak / Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.”

Fakat o geceki “şayak kalpaklı adam”ı Nâzım’ın anlattığı gibi biliriz.

Nasıl ki Petersburg Dostoyevski’nin, İstanbul Nedim’in anlattığı gibi bilinir ve yarına öyle kalır.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....