Menü
TAŞRA
Diğer Yazılar • TAŞRA "ÖTEKİ"DİR  Varlık, Sayı: 1271, Ağustos 2013

TAŞRA "ÖTEKİ"DİR  Varlık, Sayı: 1271, Ağustos 2013

 

 

 

 18 Mayıs 2013 tarihinde Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “Taşra ve Edebiyat Sempozyumu”nda sunulan metin.

 

Annem hırs yaptı, beni mahallemizin ilkokuluna değil, Tığcılar’da babası yanında kalıyormuşum gibi gösterip Sabihanım’a yazdırdı. Sabihanım Osmanlı’dan kalma koca bir konak. Ön bahçesi güller içinde. Sonracığıma, Mustafa Kemal’in ziyaret ettiği bir okul. Yani orada okumak bir ayrıcalık. Sabahları peş peşe servisler geliyor. Servis dediğim, kurumların resmi hizmete mahsus otobüsleri. İnenler memur çocukları. Babaları kravatlı, fötrlü, kısmen bıyıklı, sakalsa hepten matruş. Anneleri tayyörlü. Ablaları japone kollu. Başlar açık. Bunlara bir de Tığcılar’ın eşraf çocuklarını ekleyin. Ekleyin de beni düşünün. Ben kimim? Süpürgeci Hamza’nın torunu.

Dörtteyim. Öğretmenimiz değişti. Sevmedim bu öğretmeni. Öyleyken bizimkiler her bayram baskı kurdu. Öğretmenin evine gidecek, elini öpecekmişim. Giderdim. Yeni Cami Sokağı’nda, önü bahçeli, kapısına beş altı basamakla çıkılır bir evde oturuyordu. Çalardım. Açardı. Kapı ardında küçük bir taşlık. Cicili bicili sıra sıra pabuçlar. Hemen ilk odadan geliveren tanıdık tanıdık kimi sesler. İçeri alınmazdım, oracıkta tutulur, şekerim verilir, oracıktan salınırdım. Bir keresinde –hiç unutmam, bahçeden çıkıyorum- dönüp baktım: O, seslerin geldiği odanın penceresinde bizim İsmail’le –asıl ismi bu değil elbette- servisle gelen kızlardan biri –hadi onun da adı Türkay olsun- gidişime bakıyorlardı.

Liseyi bitirene kadar “taşra” kelimesini ağzıma aldım mı hiç? İhtiyacım olmadı. Kökünün hem isim hem fiil olarak kullanıldığını ve “dış, dışta” ile “dışta olmak” anlamlarına geldiğini, fiilinin “dökülmek, azmak, bollaşmak” diye anlam genişlettiğini Ankara’da Türk Dili ve Edebiyatı’nda okurken öğrendim. Yine üstüme alınmadım. Niye alayım ki! Okuyordum. Solcuydum. Takım elbisem, kravatım, beyaz gömleğim vardı. Bunlar da bana entelektüel cakası veriyor, mahalle ve çarşı insanlarıyla karıştırılmaklığımı önlüyordu.     

 Allah razı olsun bizim Adapazarı’nın kentsoylularından! İçlerinden prof. olanı “Cumhuriyet” çevresinden üç yazarı Sait Faik’i anmak için konuşmacı, bir o kadarını da misafir olarak çağırmış, 1982 Mayıs’ında geldiler. Yav, Sait Faik hemşerisi yazarlar olmadan nasıl anılır Adapazarı’nda? Beni geçiniz, yazarlığımın onuncu yılındayım henüz. Ama çağrılanlar arasında Kerim Korcan yok. Hoş, o da komünist; on artı iki yıl yatmış bilfiil. Peki, Faik Baysal neden yok? Ki “Sancı Meydanı” ile Sait Faik Armağanı’nı da almış bir yazar, etliye sütlüye karışmaz. Ne mutluluk! Bu kentsoylular beni biliyorlar bir tek: görüştüğüm, kitabevimde karşıladığım insanlar tabii; ama yüz vermiyorlar. Kerim Korcan’la Faik Baysal’dan ise bîhaberler. Öğrenmeliler. Kerim Korcan’a telefon edip “Ağbi böyleyken böyle!” dedim, “Faik Baysal’la gelin, benim misafirim olun.” “Niçin evlat? N’apacağız?” dedi. “Salona birlikte gidip ağırlık koyacağız. Söz vermek zorunda kalacaklar bize” dedim. Kerim Korcan bir gün önce geldi, Faik Baysal’ın toplantı günü salona geleceğini söyledi. Gittik. Günün güya sahibeleri iki hanıma tuttukları kapıda Kerim Korcan’ı tanıttım, “‘Sarduvan’ yazarı da yolda” dedim. Telaşlandılar. Sonrası, düşündüğüm gibi. Korcan’ı konuşmacı masasına almak istediler, Oktay Akbal yanında yer açıp “Şöyle buyur Kerim” dedi. Gitmedi “Tatar Ramazan”ın yazarı. Fakat uslu uslu oturmayacağımız da hissedildi zaar (zahir’in avamcası), Kerim Korcan’a üstelediler de üstelediler masaya geçmesi için. Cepheyi bölmedi Korcan; her ısrarlarında da beni şart koştu, sonunda kabul ettirdi. İrticalen bir şeyler söyledim önce, akşamdan hazırladığım mühimmatı cebimden çıkardım sonra. Okudum. “İstanbul-Taşra” başlıklı yazıdır bu, taşra’ya dair ilk yazımdır, arkadan gelenlerle bir kitap olur: “Paytonun F’si”    

Günlük hayatı benzer yaşadığım insanlarla özde hiçbir benzerliğimin olmadığını ilk o gün gördüm. Ben “taşra”ydım, dışta olandım. Yine o gün aklıma düştü: Şekerim verilip salındığımda da taşra’ydım ben, tutulduğum yer de taşlıktı zaten. Molière’in kırk yıldır nesirle konuştuğunu yeni öğrenmiş komiğine dönmüştüm, ne kadar nahoş olay varsa sökün ettiler: Evim arandı. Sıkıyönetim’e çekildim. Bakanlık emrine alındım. Öğretmenlikten oldum. Saldırıya uğradım. Dükkânım bombalandı. Şimdi de kentsoylularca dışarıda tutulmak isteniyordum.

Hepimiz –sanıyorum- memleket yönetiminden usul aldık. Bir piramit var. Piramidin tepesindeki siyasetçilerle bürokratlar paradigma belirliyor, koordinatlar çiziyor, kodlar koyuyor, piramidin eteğindeki taşra birimleriyle piramit yöresindeki bankalar, odalar, konfederasyonlar, medya kuruluşları hatta sivili, sivilcesi STK’lar da çizginin aşılıp aşılmadığını kontrol ediyor. Çizgiyi geçmeye, çerçeveyi dar bulmayagörün, yandınız! Demokrasi, düşünce özgürlüğü, insan hakları, evrensel değerler, birlikte yaşamak... bir kalemde silinir. Anında “öteki” oldurulursunuz. Öteki, yani uyumsuz.

Kentsoylular sadece kentsoylu değil solcudurlar da. Kenan Evren Sıkıyönetimi’nin devam ettiği o 1982 Mayıs’ında bile “Cumhuriyet” yazarlarıyla birlikte olmak bunun kanıtı. Biz iki taşralı bu toplantıyı bastık. Kerim Korcan, içinde dipdiri durup duran iki şeyden birinin siyasi inançları olduğunu bir söyledi ki salondaki Kemalist muhafazakârlık samut kesildi. Nasıl kesilmesin! Salonda Vali Mehmet Aldan, Tümen’den kurmaylar… Biz kalkıyor, korsan miting yapıyoruz. Bunu ödettirdiler ama: Öykülerime, yazılarıma taşra dergilerinde yer bulabildim ancak. Üçüncü kitabım 1980’de çıkmıştı, dördüncüsü kendi imkânlarımla tam on dört yıl sonra gerçekleşebildi. 2002 yılında çıkan dokuzuncu kitabımla kefeni yırttım galiba. Giderek, “taşra” yeni anlamlar aldı bende ve merkezin/iktidarın/otoritenin ötelediği ne varsa hepsini kucaklar oldu. İktidarın her çeşidine karşıyım şimdi, devleti sorgulayan her duruşun yanındayım.

Taşra’nın merkez’e uzak coğrafyaları anlattığı sanılıyor. Ücra muamelesi yapılıyor ona. Hayır, coğrafyayı anlatmaz “taşra”. Diyelim anlatır, unutulmamalı ki merkez’e ücra görülen o yer, bizim toprağımızdır. Evimizdir. “Taşra”, peki, ne anlatır? “Taşra çıkarmak/taşra göndermek” diye bir deyim vardır, “saray dışında görevlendirmek” anlamında kullanılır –yeni yeriniz isterse sarayın bitişiği olsun. Mesele merkez’le ve koordinatlarıyla aranızın olup olmamasında: Aranız varsa beyaz’sınız, bizdensiniz; aranız yoksa “zenci”. Öteki.

Koordinatlar hiç değişmez değil. Cumhuriyet tarihi koordinatlar tarihidir. Koordinatlar değiştikçe milliyetçilikler, milli refleksler de değişir. Bu yüzden bir dönem “öteki” görülenler, bir başka dönem baş tacı oluverir. Ya da tam tersine rastlanabilir. 1926’da Maliyeci Cavit Bey asılır sözgelimi. Oysa liberaldir Cavit Bey. Aynı yıl asılan bir başka isim de İskilipli Atıf Hoca. Oysa, bir dönem gelecek, Amerikan emperyalizminin içerdeki gönüllüleri olacaktır dindarlar ve “tespih çekenler” diye de arkalanacaklardır. Suç işledikleri, dönemin başbakanı Demirel’e asla söyletilemeyen bir başka hareketin mensupları da 1944 yılında Turancılar olarak tanıştılar tabutluklarla ve cezaeviyle.  

Bir de hep taşra tutulanlar var: 1921 Ocak’ında Mustafa Suphi ve on dört yoldaşı Karadeniz’e bırakılır. 1938’de Nâzım Hikmet, Kemal Tahir, Hikmet Kıvılcımlı ve yirmi yaşındaki Kerim Korcan’ımız içeri alınır. 1948’de Sabahattin Ali öldürülür. Hele ki Kürtlere uygulanan “te’dip ve tenkil” hatta imha unutulur gibi değil: 1921’de Koçgiri, 1925’te Şeyh Sait, 1937’de Seyid Rıza…

Tedip Kürtlerle sınırlı kalmaz. Resmî ideolojiden sapan kişi ve kurumlara karşı da uygulanır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Fırka ve Türkiye İşçi Partisi, keza Milli Nizam Partisi ve devamı Milli Selamet, Refah ve Fazilet partileri, DİSK, TÖS, TÖB-DER gibi işçi ve öğretmen sendikalarıyla dernekleri vatana ihanet, bölücülük, anti-laiklik suçlamalarıyla kapatılırlar.  

Devletin eski sevenleri yok artık. Devlet sevenlerini küstürdü. Bunun farkında. Ve yakın coğrafyalardaki karışıklıktan da tedirgin. İyileşme açılımla başladı, her şeye rağmen barış umuduyla sürüyor. Devleti sorunlu bulurken şimdi ondan umutlanmak gayet ironik –farkındayım. Ne ki taşra tutulanlar, öteki görülenler Kürtlerden ibaret değil. Başörtülüler var. Aleviler var. Gayri Müslimler. Ateistler. Kadınlar. Engelliler. Çingeneler. Ve unuttuklarım. Ve taşı, toprağı, suyu, havası, hayvanı,  yeşili ile hor kullandığımız tabiat. Hepsi açılım bekliyor. Bekliyoruz. Kalıcı barış, birlikte yaşamakla mümkün çünkü.

Evet, bugün taşra “öteki”dir. Ama yarın taşra “öteki” olmamalıdır.

Varlık, Sayı: 1271, Ağustos 2013

 

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....