Menü
İSLAM TOPLUMLARINDA ZANAAT  Hece -İslam Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 198-199-200, Haziran-Temmuz-Ağustos 2013
Hece Yazıları • İSLAM TOPLUMLARINDA ZANAAT  Hece -İslam Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 198-199-200, Haziran-Temmuz-Ağustos 2013

İSLAM TOPLUMLARINDA ZANAAT  Hece -İslam Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 198-199-200, Haziran-Temmuz-Ağustos 2013

 

 

 

İslam medeniyeti, tarifi din üzerinden yapılan bir medeniyet. Böyle yapılması da şart. Çünkü “din” de “medeniyet” de aynı üç harften türeme: d, y, n. Kökleri ortak. Dahası, hicret sonrasında Hz. Peygamber tarafından adı değiştirilen Yesrib’in “itaat edilen yer” anlamındaki yeni adı da: “Medîne de aynı kökten.  “Medenî”, Medîne’den gelir; “Medîne’de yaşayan” demek. Medîne’nin anlamı, orada kurulan İslam Devleti’yle ilgili. Onun idarî, kanunî, icraî gücüne gönderme. Her iki sözcüğün anlam genişletip “şehir” ve “şehirli” olmaları daha sonra.

“Medeniyet”in gövde sözcüğü, “medenî”. Öyleyse Medîne’de oturmayı anlatır “medeniyet” ilk olarak. Medînelilik’i. Yahut “medenî-lik”i, “şehirli-lik”i. Anlam genişlemesi “medeniyet”te de oluyor. Bunun öz Türkçedeki karşılığı, “uygarlık”. Ne ki moderniteyle gelen dünyevîleşmeyi içerir bu sözcük ve küreden de ona uymasını (uy-gar-lık) bekler. Oysa modernite öncesi medeniyetleri için adalet ve düzen sübjektif değerlerden değil objektif ve kozmik ilkelerdendir; toplumsal yaşam evrenin yapısıyla bir ve bütün olmalıdır. Medeniyet risalesini Fârâbî’ye “İlk İlke” ile başlatan, bu bütünlük fikridir; başlanır ve birey ve toplum hayatına da taşınır.

Din ne uhrevî kabullerle sınırlıdır ne de ritüellerle.  İnsanların davet edildiği din, “dîn’ül hakk” ve “dîn’ül kayyim” tek ise de “Kur’an”da kimi sapkınlıklar da din olarak anılır. Yani din, Allah’ın halk ettiği farklı tarzların hepsi için geçerli bir adlandırmadır. Ya da şöyle: “Allah’ın yaratma düzeninin yasası”dır. Din’in Kitap’ta pek çok ayette “sema ve arz” kavramlarıyla birlikte geçmesi de çok kapsayıcı bir kozmik düzeni çağrıştırır, belki de işaret eder. Özetle din zamanla, mekânla ve biçimle asla sınırlanamayan bir temel yasadır.

 Din ahlakla da iç içedir. Ahlaktan ayrı düşünülemez. Zira dinî muhtevanın içselleştirilmesi ve hayata tatbiki ahlak ile olur. Bu yüzden dogma ve ibadetle birlikte anılır ahlak. Allah’ın esma’ından “el-Hâlık/Hallâk” ve onun fiili “halk etmek” ile aynı sülasiden gelir: h, l, k. Öyleyse soyut, cüz’î ve öznel olamaz ahlak; somuttur, küllîdir ve nesneldir. Medeniyetin de tıpkı din gibi olmazsa olmaz bir unsurudur.

Devam etmek üzere yine özetlemek gerekirse:  Medeniyet ile ortaya konulan düzen, insanoğlunun varlığı kavrayışını, din anlayışını ve ahlakını şekillendirir. Bunun da tek bir hakikatten başka bir şeyle açıklanması imkânsızdır.

Sanırım Sezai Karakoç’un  “Hakikat Medeniyeti” ile anlattığı da tam budur. Karakoç, ırkla açıklamaz medeniyeti. Vahiy kaynaklı olduğunu ve peygamberler eliyle kurulduğunu söyler. Yani medeniyet temelde tektir. Ayrıca asıldır; şöyle ki kültür tarafından içerilmez, kültürü içerir. İlk insandan bugüne de elden ele taşınagelmiştir. Ne ki şimdiki hali yeni bir medeniyet atılımı gerektirmektedir. İşte bu tespitin, bu atılımın, bu tezin adıdır “Diriliş”.

Medîne sadece şehir değil, ilk Kur’anî şehir. İslam medeniyetinin temeli orada atılıyor. Fârâbî bu medeniyetin iç içe geçmiş kümülasyonlardan oluştuğuna dikkat çeker: hane (ev), mahalle, şehir, medeniyet. İlk üçünü geçmeden medeniyete varmak imkânsızdır. Köy kırsalında, kasabada medeniyet kurulmaz örneğin. Köy, gayet basit bir nesep asabiyetine dayanır; fakat kişisel ve toplumsal gelişme, birbirlerine sebep asabiyetiyle bağlanmış insanları, yani uzmanlığı ve işbölümünü gerektirir ki o da ancak ve ancak şehirlerdedir.

Din, İslam medeniyetinin manevi temelidir;  maddeye dönüşüp somutlaşması da şehirlerde olur. Kimi düşünürler, medeniyeti “tâmir-i bilâd, terfîh-i ibâd” (beldeler yapmak; halkı refaha erdirmek) diye tanımlar. Bu tanım, tekniği, sanatı ve meslekleri gerektirir. Mekke’nin fethinde Kâbe’ye uğranılır önce; mescit merkezli şehirlerin kurulması da böyle başlar; eski şehirlerde bugün de gözlenebilir bir haldir. Keza camilerin civarında zanaat ehline, esnafa ve tüccara ait dükkân ve mağazalar yer alır hâlâ. Ve çarşılar.  

Âdem ilk insan, daha doğrusu ilk medenî insandır. Cennetten her şeyi yapma sanatı öğretilmiş olarak çıkarılır yeryüzüne. Kendisine örs, çekiç, kerpeten ve külünk gibi aletlerin yanı sıra kızıl tüylü bir de öküz verilmiş, ayrıca çiftçilik ve demircilik mesleği öğretilmiştir. Bilgisi tamdır. İsimleri, kelimeleri edinmiştir. Yeryüzünün ilk binası, ilk evi bilinen Kâbe’yi yapar. İlk inşaatçı, ilk mimar, ilk sanatkârdır. Çocuklarından Habil çobandır, hayvancılıkla geçinir. Kabil çiftçidir. Habil’in Kabil tarafından öldürülmesi üzerine olan oğlu Şis –ki alnında Hz. Peygamber’in nurunu taşır, bu nedenle Âdem pek sever bu oğlunu, bütün ilahi sırları söyler ona, bütün ilimleri öğretir, vefatı sırasında da yeryüzü halifeliğini bildirir- dokumacılıkta ustadır.  Sonraki medeniyet kurucuları da meslek sahibidirler, sanat ehlidirler. İdris Nebî terzidir örneğin, Nuh Peygamber’le Hz. İsa marangoz, İbrahim’le Süleyman mimar, Davut demirci, Hud ve Hz. Peygamber tüccar.

Modernlik öncesi İslam toplumlarında meslek sahibi insanlar, aynı zamanda sanatkârdırlar. Mesleklerini sanatkâr titizliğiyle yaparlar. Çini tabaklar, “Kur’an” ciltleri, oymalı minberler, Uşak işi seccadeler, yazma örtüler, süslü cami duvarları, “hatt-ı ta’lik”le yazılmış besmele levhaları, ebru ile süslenmiş kumaşlar, tezhipli kitaplar sadece tabak, sadece cilt, minber, seccade, örtü, duvar, levha, kumaş, kitap değil, her biri tarifine uygun ayrı bir sanat eseridir. Temsil özellikleri vardır. Benzetmeli, aktarmalı bir dille işlenmişlerdir. Amaç açıktır: “Kur’an”ın “tevhid” mesajını ve Kur’anî kültürle gelen “uluhiyet” fikrini estetiğe kavuşturmak, dinî inancı kuvvetlendirmek, insanoğlunu Allah’a yöneltmek. Bu yüzden tabaklarda olsun, taş ve ahşap süslemelerde olsun yer alan desenler başı sonu olmayan, kendi içinde defalarca açılıp defalarca kapanan desenlerdir, soyutlamalardır, verdikleri sonsuzluk etkisiyle bir bakıma ezeli ve ebedi olanı hatırlatırlar.

Şiirle, müzikle, resimle uğraşanlar, oyunculuk yapanlar için de geçerlidir dine hassasiyet. Özdemir Nutku, meddahlarda olması gereken yirmi özelliği sıralar Kâşifî’den aktararak: doğruluk, sabır, şükretme, zühd (yasaklardan korunma, ibadete bağlanma), boyun eğme, yetinme, hesap görme, denetim, alçakgönüllülük, kendini Allah’a bırakma, açık yüreklilik, akıllı konuşma ve davranma, eli açıklık, çalışkanlık, düşünceli hareket etmek, tedbirli olmak, tevekkül, az yemek, az uyumak, sevecenlik. Olmaması gereken otuz özelliğin dine ve ahlaka en yakın duranları da şöyle: gaflet, kendini beğenmişlik, ikiyüzlülük, içki içmek, faiz almak, zina, sözünde durmamak, yalan yere yemin etmek, iftira atmak, dedikodu yapmak, hile…[1]

İdris Nebî, terzidir; fakat kalemle yazı yazmasını da bilir. İsmet Özel bu “intelect” motife ve terzilikle birlikteliğe dikkat çeker.[2] Evet, Doğu’da, İslam toplumlarında maddî zenginlikle zihnî gelişme birliktedir, uyum içindedir. Diğer peygamberler de hem meslekleri olan ustalardır hem de ümmetlerine rehberlik edip yol gösteren münevverler. Günlük hayatın ustaları da böyledir; meslekleriyle bilinirler, sanatlarını işlerinde gösterirler, fakat işleri dışında sanat etkinliklerinde de bulunurlar. Şairlerden Zâtî çizmecidir, Bâkî müderris -çocukluğunda serac (kandil yakıcı) çıraklığı da yapmıştır. Bestekârlar içinde müezzinler haylidir. Cevdet Kudret de ortaoyunundaki usta-çırak ilişkisine değinir, kollardaki oyuncuların asıl işlerini verir Metin And’dan aktararak. Devlet katından olmayanlar, zanaat lakaplarıyla şöyle: Attar Şükrü Efendi, Demirci Edhem, Deveci Ali, Divitçi Mehmet, Döşemeci İsmail, Hamamcı Süleyman, Kâğıtçı Ahmet, Kantarcı Kadri, Kaşıkçı Mehmet, Keçeci Hakkı, Külahçı Mehmet, Miskyağcı Hakkı, Muhallebici Mehmet Ali, Mutaf Mustafa, Merkepçi Ahmet, Saraç Hüsnü, Sepetçi Ali Rıza, Şerbetçi Muhiddin, Tabak Mustafa, Tenekeci Kambur Yusuf, Terlikçi Rıza, Terzi Salih, Tespihçi Ahmet, Turşucu Mustafa, Usturacı İbrahim, Yağcı İzzet, Yemenici Rıza…[3] “San’at”la “zanaat”ın ayrışmadığını, hatta somut gereçlerle çalışmanın, ekme, dikme, yapıp etme gibi ihtiyaç giderici işlerle uğraşmanın, bugünün diliyle: zanaat’ın önde tutulduğunu gösterir bunlar.

İlginçtir, bugün ayrı anlamlarda kullandığımız bu iki kelime: “san’at”la “zanaat” Arapçanın “ustalık, hüner, marifet” anlamlı “sun’” kökünden gelir. Allah’ın isimlerinden “es-Sânî”, dahası “sanayi” de bu kökle ilişkilidir. Sanat’la meslek, sanatkârla meslek erbabı arasında bugün de fark olmamak gerektiği “sanayi” kelimesi üzerinden hatırlatılır sanki. Gelgelelim imkânsızdır. Rama Coomaraswamy –ki tradisyonalist (zamanı ve mekânı aşmış ilahi ve kutsal ilkelerin yönlendirici olmasını savunan) okulun önde gelen isimlerindendir- İbrahim Kalın’ın aktardığına göre der ki: “Gerçek bir medeniyette (…) sanayiciliği (industrialism) medeniyet ile telif etmek mümkün değildir.” Ve ek olarak da, insan emeğinin ancak yüksek bir referans noktası ile anlamlı hale gelebileceğini söyler.[4] Guénon da meslekleri inisiyasyon (irşad) içinde değerlendirmeyi önerir ve mesleğin ancak insan doğasının tezahürü ve yansıması olduğunda inisiyasyon’un gerçekleşebileceğini söyler.[5] Zannım o ki “dizi, sıra” anlamındaki “silk” kökünden türeyen “meslek” kelimesi Guénon’un işaret ettiği “irşad”a denk düşer. Şöyle ki tasavvufta takip edilen usul “seyr ü sülûk” diye bilinir ve talibin bu manevî yolculuğunun sırayla çıkılan dört mertebesi vardır: seyr-illallâh, seyr-fillâh, seyr-maallâh, seyr- anillâh.

Ahîlik, Selçuklu ve Osmanlı tarikat örgütlenmesinin meslekler içindeki adı olup medeniyete katkıda baskın rol yüklenir. Lütfi Bergen’i anarak, halk dindarlığı ve yerlilik ahî sufîler elinde hayat bulur.

Kurucusu Ahî Evran (1171-1261) çocukluğunu Azerbaycan’da geçirir, eğitimini Horasan’da ve Maveraünnehir’de tamamlar. 1203/1204 yılında Bağdat’a gelir, Abbasi halifesi Nasır Lidinillâh’ın kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’na katılır, 1205’te Anadolu’ya geçip Kayseri’de, ilhamını Fütüvvet’ten aldığı Ahî Teşkilatı’nı kurar. 1227-1228 yılında Konya’ya yerleşir, bir suikast olayına karıştıkları için hapsedilen pek çok Ahî ve Türkmen arasında Ahî Evran da vardır. 1245’te serbest kalınca Denizli’ye geçer,1247’de de Kırşehir’e gidip yerleşir.

Fütüvvet anlayışı –Mikail Bayram’dan referansla- Arap kültüründe öteden beri vardır, İslam’la yeni değerler kazanıp “kahramanlık, yiğitlik ve cömertlik mefkûresinin adı” olur. Farslar “Civanmerdi”, Türkler de kendi “Akılık” ülkülerini İslam’la buluşturur. Fütüvvet erinin adı Araplarda “fetâ” (yiğit), İran’da “civanmerd”, Türklerde “akı” dır. Eski Türkçede “eliaçık, cömert”, Osmanlı’da halk ağzında ise “kardeş” anlamında kullanılıyor “akı”.  Bir yorum şu: Ses değiştirerek “ahî” oluyor. Diğer yorum da şöyle: “ah” Arapçada “kardeş”, “ahî” de “kardeşim” demektir, Türkçeye aynen aktarılmıştır. Ancak “kardeş” üzerinden yapılan bu yorumlar ikna edici değildir; çünkü Ahî büyüklerine Ahî Baba da denir. Ahîlik cömertlikle ilişkilendirilmeli galiba.   

Ahîlik –evet- esnaf ve zanaatkârın dayanışma örgütü. Anadolu’ya gelmiş Türkmenler mesleki eğitimlerini usta-çırak ilişkisi içinde burada görüyor, ticarete ve ekonomiye burada hazırlanıyor, dürüst ve ahlaklı iş terbiyesini burada ediniyorlar. Referansı İslam olan kuralları vardır örgütün, uymayanlar cezalandırılır. Zaten daha üyeliğinin başında bir ahîden yedi fena hareketi bağlaması, yedi güzel hareketi açması beklenir: 1) Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak; 2) Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilm ve mülâyemet kapısını açmak; 3) Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak; 4) Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak; 5) Halktan yana kapısını bağlamak, Hak'tan yana kapısını açmak; 6) Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, marifet kapısını açmak; 7) Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak.

Ahîilik esnaf ve zanaatkârın dayanışma örgütüdür ama kurallarını tasavvuftan ve dinden alır, Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyeleriyle kurulur, zaviyeleri Bektaşi dergâhına bağlıdır, haliyle kısa zamanda köylere kadar yayılır hem de Anadolu’nun Türkleşip İslamlaşmasını sağlar. Anadolu’nun kadim mesleklerine katılmaları sanat ve ticaret işlerini ve şehirciliği hızlandırır. Gün gelir öyle güçlenir ki ahîler asayiş bozulduğunda inisiyatif alıp emniyeti bile sağlarlar.

Adapazarı özelinde bu genellemelerin hepsi görülür. Şöyle ki Türklerin Anadolu’ya akınları XI. yüzyılda Kafkasya üzerinden olur. XIII. yüzyılda Moğol hücumlarından kaçarak gelenler kitleler halindedir. Boy boy. Kayılar önce Ankara civarına, sonra Söğüt’e yerleşir, çok geçmez Sakarya havzasına egemen olurlar. Bugün Adapazarı’nın bulunduğu alan 1324 yılında Akça Koca eliyle Osmanlı’ya geçer. “Ada” adında bir köye 1521 tarihli bir belgede rastlanır, “Tığcılar” adlısına da –ki Adapazarı’nın mahallelerindendir bugün- tam iki yüzyıl sonra. İlk Türkmenler doğudaki ve güneydeki yamaçlara geçer, XV. ve XVI. yüzyılda gelenlerle yerleşim ovaya iner. “Ada” merkezdir artık, Sakarya ile kuzeyde Sakarya’ya karışan Çarksuyu arasındaki yarımada konumundan dolayı “pazar” için de elverişlidir. Tığcılar dışında, adını zanaatlardan alan başka mahalleri de var şehrin: Semerciler, Pabuççular, Hasırcılar, Yağcılar, hatta Ozanlar. Keza sokak adları: Çıracılar, Saraçlar, Mutaflar, Bakırcılar, Sebzeciler, Kunduracılar, Tenekeciler, Abacılar… Ya şu iki semt adı: Küpçüler, Tabakhane. Bunca meslek olur da Gümrükönü olmaz mı? Unkapanı olmaz mı? Onlar da var. Gelen her boyun farklı bir meslek dalında uzman oldukları biliniyor, bu adlar bunun hatırası. Bilinen bir şey daha var: Yerleşik hayatın ve tarımın oluşması için ilk vakıflar da bu bölgede kuruluyor. Örnekse Şeyh İzzettin İsmail vakfı ile Mekece zaviyesi. Köy adları da ya Oğuz boy adlarıdır ya da kurucuları oymak, aşiret veya cemaatlere işaret eder. İçlerinden ikisi konuyla doğrudan ilgili: Geyve’ye bağlı Ahîbaba ile Pamukova’ya bağlı Ahîler.

Pazar için, cuma için merkeze gelir civarın insanı. Belki de “ada”nın “pazar” aşamasında her meslek erbabının belli yerleri tutması, malını o yerde sergilemesiyle ilgilidir bu adlar. Alışveriş meydancıklarının adları –kesin- böyle: Kömürpazarı, Soğanpazarı, Pirinçpazarı, Hayvanpazarı…Ne fark eder! Her iki halde de mesleklerin ad verdikleri ortada. Belirleyici oldukları. Meslekler Adapazarı’nın büyük yerleşimini de belirler. Merkezde fethin hatırası Orhan Camii yer alır, kıblesi açıktır, bulvar uzanır ta Kâbe’ye kadar. Arkası Rumlardan, Ermenilerden kalma mahalleler –adları: Cumhuriyet, Kurtuluş, İstiklal. Camiin sağında belediye ile valilik vardı yakınlara kadar; sol tarafı birbirine geçitlerle bağlı, minber süslemeleri gibi adeta oymalı iç içe çarşılar: zanaatkâr, esnaf, tüccar ve işlikler, dükkânlar, mağazalar. Devamında yine mahalleler –el değiştirmemiş. Eski yerleşimden yerel yönetim de koptu, merkezin taşra ayağı da. Ama meslekler direniyor.

Hangi hattın minibüsü olursa olsun Adapazarı’nda her minibüste ana duraklara ek olarak bir de “Çarşı” yazar. Çarşı adında bir semt de yoktur, bir durak da oysa. Nabzın çarşılarda attığı hissedilmiş olmalı,  Adapazarlı, şehir merkezini böyle adlandırır. Bunda yanlış yok. Çarşıların genetik kökleri henüz şehir insanlarının da genetik kökleridir –çok şükür! Çok şükür!

İslam, “Kur’an”ın “tevhid” mesajını ve Kur’anî kültürle gelen “uluhiyet” fikrini yayar, güçlendirir. İslam sanatı da bunları usulünce estetiğe kavuşturur. Soyutlamayı hiç bırakmaz. Tasvir etmez, eşyayı, olayı, fikri stilize eder. Sonra, modülerdir. İslami eser, “çok sayıda figür ve birimden oluşur”; her eser tamamlanmıştır yani, bütün’dür, şu var ki aynı zamanda parça’dır da, “daha büyük tasarımın önemli bir parçası”. Üçüncü sırada, kombinasyonlar yer alır. Parçaların, kendi konumlarını ve özelliklerini koruyarak birbirine eklenirliğini, büyük tasarımlara uygunluğunu anlatır bu. “Birçok birim veya figürün meydana getirdiği kombinasyon, seyirciyi bir noktadan diğerine ve bütün yönlere doğru sürükleyebilecek şekilde bir akıcılığa sahiptir.” Anlatılanlardan kestirilebilir üç özelliği daha vardır İslam sanatının: Tekrarcıdır. Dinamiktir. Detaylıdır (karmaşık, arabesk).

Mesleklerin şehirde yer alışları da bu yöndedir. Eskisi kadar değilse de her sokak hâlâ tek mesleğe ayılmış gibidir Adapazarı’nda –örneğin Kunduracılar’la Sebzeciler’de böyledir. Uzunçarşı’da da ağırlık konfeksiyona dönüşmüş manifaturadadır hâlâ. Yeni çarşılarda da bu düzen gözetilir. Kuyumcular Pasaj 2000’dedir sözgelimi, alt katı da Kitapçılar Çarşısı’dır. Eskiden meslek dallarının da çarşıları içinde modüler düzene uydukları, kunduracılarda dükkânların iskarpinciler, yemeniciler, terlikçiler… diye ayrı ayrı yerler tuttukları biliniyor. İşliklerin kalfaları, ustaları bile bir bütünün bütünlüklü parçalarıdırlar: bebek, çocuk, zenne, merdane…

İslamî sanat süslüdür. Süstür. Yalnız, işe, “tamamlandıktan sonra eklenen, esas olmayan parça” anlamında süs değil, “İslami ideolojinin bir ifadesi” olarak süs. Soyutlama. Bu da malzemenin şekli değiştirilerek sağlanır. Gerçi süsleme işlemi başlamadan önceki ağaç, granit, metal, süslemeden sonra yine ağaç, granit ve metaldir; “fakat malzemelerin şekli ve görünüşü büyük ölçüde değişmiştir”. Şu var ki değişimden beklenen, izleyeni malzeme’ye/dünya’ya “yoğunlaşmaktan uzaklaştırıp … ‘tevhid’e ve Allah’ı tefekküre yöneltmek” olmalıdır.

Şimdi eski bir fotoğraf: Keçi, koyun önemli değil. Ufak işler. Kenarda kıyıda kesilmiş büyükbaşların derileri de yüzüldükten sonra çarşıya gelirdi. Bandırmalı Mustafa Ağbi alırdı bunları daha çok. Öküz, inek, karasığır veya manda derisi tüysüz tarafı üste gelecek şekilde yola açılır, bıçak kaçığı var mı diye ince ince bakılır, eller sıkılıp pazarlıkta uyuşuldu mu kaya tuzuyla tuzlanıp katlanır, emaneten kapı ağzına konurdu. Sepinin ilk adımıdır tuzlama, devamı için Ethem Ulukaya’nın tabakhanesine gönderilecektir deri. Orada işlenip bir zaman sonra yine Bandırmalı’ya gelir, oradan işliklere gider, işliklerde kesilir, sayalanır, kalıba alınır, alt geçirilir, dükkânlara iner, rafa, camekâna çıkar. İnanılır gibi değildir. Bu ayakkabı o deri mi! dersiniz hayretle. Hele bir de “Gülşefdeli Yemeni”ise.

O çarşılardan, o zanaat insanlarından bugün bağlamlarını bilmeden kullandığımız kimi sözler kaldı. Bunlardan biri “peştamaliye”; hava parası demek. Biri bir deyim: “peştamal kuşanmak”. Ahîlikte çırak ustalığa bir törenle yüceltilir. Kendisine ahî şeyhi tarafından peştamal kuşatılır. Sanatına göre araç gereç verilir. Deyim bu töreni anlatır. Bir deyim daha: “pabucu dama atılmak”. Ahîlikte hiç kimse kendi başına usta olamaz, dükkân açamaz. Ustalığa çıkanın, dükkân açanın da uyacağı kurallar vardır: Lonca’ya (korporasyon) para vermek, hilesiz iş yapmak, teraziyi dürüst kullanmak gibi. Uymayanlar dükkânları önünde şeyhleri Ahî Baba’nın ve ahîlerin huzurunda muhakeme edilir, suçu sabit görülenlerin pabuçları dükkânlarının damına atılır mutlaka, ayrıca para, kapatma, işten men cezaları verilir. Deyim bununla ilgili. Kalan birkaç da ahlaki anekdot var: Köylü bakraçla yoğurt getirir bırakırmış Aynalıkavak’a, ertesi salı veya cuma günü de, esnafın boşalttığı bakraçları içine bırakılmış yoğurt paralarıyla alırmış –biri bu. Bir de siftah yapmış esnafın yapmamış esnafa müşteri göndermesi anlatılır rüya gibi. Eski çarşılarda hâlâ süren teamülü ise bugünkü rasyonel çağın anlaması imkânsız: Esnaf dükkân dışına koyduklarını toplamadan, kapıyı kilitlemeden gider cumayı kılmaya. Kapı boşluğuna ters çevrilmiş bir sandalye koyar sadece. Hırsızlık hiç mi hiç duyulmamıştır.

Zanaatın ve zanaat ehlinin İslam toplumlarındaki yerinin dünü ve bugünü hakkında Memduh Şevket Esendal’dan daha doğru ve etkili olamam. Yazıyı “İhtiyar Çilingir” öyküsüyle bitiriyorum:

Öykü şu cümleyle başlar: “Koyunpazarı’nda bir ufacık dükkân; bir küçük ocak yanıyor, bir ufak çocuk körük çekiyor.” Devamındaki cümlede çilingir ve işi birkaç sıfatla öne çıkar: “İhtiyarlamış, küçülmüş, ak sakallı, küçük yüzlü bir adam, gözünde çifte gözlük, minimini halkaları ateşte ısıtıp zincir bağlıyordu.”

İkinci paragraf, biri ünlem, biri kurallı fiil olan ikili bir sıralı cümleyle başlar; ünlem cümlesi yazarın hayranlığını peşin peşin belirtir, ayrıca bu hayranlığın birdenbire ve kendiliğinden oluştuğunu söyler: “Ne hoş manzara, gözüm ilişti.” Nedir hoş olan? Önceki cümlelerdeki şu sıfatlar önemli: Dükkân “ufacık”tır, ocak “küçük”tür, çocuk “ufak”tır, adam “küçülmüş” bir adamdır, “küçük yüzlü”dür, halkalar da “minimini”.  İkinci paragrafın sonraki cümleleri yapılan işlere ayrılmıştır, onlar da kilit, reze, menteşe, hayvan zinciri gibi “ufak tefek” işlerdir.

Üçüncü paragrafta çilingir “adamcık” olur ve iş disipliniyle yer alır. Kendisini seyredurmuş yazarla “meşgul olmuyor görün(ür)”, ateşten çektiği halkaların ucunu “kemali dikkatle kap(ar)”, “muntazam” çalışır, işi olan zincir de “gayet dürüst ve muntazam”dır, o kadar ki “bir cilası noksan kal(ır)”.

Dördüncü paragrafta anlatıcı yazar eski’ye dair genelleme yapar: Eski binalarda gördüğümüz her şey (edevat) “müzeyyen”dir ve “nezaketle”, “ihtimamla”, “kanaat ve feragatla” işlenip yapıldığı yerler de çilingirinki gibi dükkânlardır. Bunun nedeni sanata olan “merbûtiyet-i dindarâne”dir (dindarca bağlanış). Bütün bunlar, paragrafın başındaki “şüphesiz” zarfıyla da kesinleştirilir. Fakat bugün o gün değildir: “Lanet olsun o zamana ki bütün mukaddesatı inkâr ettirmiş, kanaatleri öldürmüş, huzur ve rahatı söndürmüş, demiri kaldırmış, yerine tenekeyi doldurmuştur.”

Gençten bir adam gelir, elinde bağa gidip gelirken eşeği dürtmede kullandığı bir değnek vardır, değneği uzatıp demirciden ucuna beş on halka takmasını ister. Demirci üç beş halka alır duvardan, “sanatına vakıf bir adam sükûnetiyle” takar. Fakat genç adam, değneğin yan tarafına bir halka daha taktırmak ister, oysa usul dışıdır (usul hilafına) bu, aralarında çekişirler. Çilingir, “Olmaz!” der, “Bunun usulü böyledir.” Delikanlı “usul bozmakta” ısrarcıdır: “Canım sen tak. Nene lazım.” Çilingir: “Takılmaz evladım. Ben kırk yıldır bu sanatı işlerim.” Delikanlı: “Canım, parasıyla değil mi? Sen takıver, ötesine karışma!” İhtiyar, “parasıyla” sözüne içerler, değneği genç adamın elinden alır, eski taktıklarını da sökerek geri verir, “Biz para âşıklısı değiliz, var başka yerde yaptır” der.

İlk dört paragrafta çilingir, dükkânı ve işi hakkında kullanılan vurgulu kelimelere beşinci paragrafla birlikte “sükûnet”, “usul”, “kırk yıl” eklenir. Sekizinci paragrafta ihtiyar için “sanatının âşığıydı” denir. Arkasında, usul erkân bilir “ustalar, pirler” bulunduğu söylenir. Ve şu: “Dükkânlarını Hâlik’a ibadet eder gibi açıp kapamışlardı. Sanat onlara bahşolunmuş (bağışlanmış) bir kerametti.” Genç adamda da karşıtları buluşur: “usul hilafına”, “usul bozucu”, “parasıyla”.

“Para âşıklısı değil(dir)” çilingir. Peki kimdir? Son paragrafta anlatıcı yazar şöyle der: “O, ustalarının postunda oturur bir sanat halifesiydi.” Son cümlede de halifeye haksızlık eden paralı sisteme yüklenir: “Salahiyettar (yetkili) olmayan bir adamın, parayla, onu tebdile ne hakkı vardı!”[6]

“İhtiyar Çilingir”i Esendal’ın yazması tesadüf müdür? Hele ki 1925 yılında eski İttihatçı arkadaşlarıyla çıkardığı haftalık gazetenin de adı hatırlanırsa: “Meslek”.

 

 

 

KAYNAKÇA

Abdülbaki Gölpınarlı, Tasavvuf’tan Dilimiz Geçen Deyimler ve Atasözleri, İnkılap ve Aka, İstanbul, 1977.

Alper Gürkan, “İslâm Geleneğinde Medeniyet Tasavvuru”, Hece [Medeniyet Özel Sayısı] Sayı: 186-187-188, Haziran-Temmuz-Ağustos 2012, s. 157-174

İsmâil Râci el-Fârûkî – Luis Lâmia el-Fârûkî, İslâm Kültür Atlası, Çev: Mustafa Okan Kibaroğlu-Zerrin Kibaroğlu, Yeni Şafak, İstanbul, üçüncü basım: 1999, s. 183-204, 364-466.

Murat Erol, “Medeniyet ve Yerlilik: Andolu’da Bir Medeniyeti Düşünmek”, Hece [Medeniyet Özel Sayısı] Sayı: 186-187-188, Haziran-Temmuz-Ağustos 2012, s. 140-156.

Yaşar Nuri Öztürk, Tarihi Boyunca Bektaşilik, Yeni Boyut, İstanbul, beşinci basım: 1998.

Hece -İslam Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 198-199-200, Haziran-Temmuz-Ağustos 2013

 

 

 


[1] Özdemir Nutku, Meddahlık ve Meddah Hikâyeleri, İş Bankası, basım yeri ve tarihi yok, s. 57.

[2] İsmet Özel, Üç Mesele, Şule, İstanbul, altıncı basım: 1996, s. 67-171’den aktaran: Alper Gürkan, “İslâm Geleneğinde Medeniyet Tasavvuru”, Hece [Medeniyet Özel Sayısı] Sayı: 186-187-188, Haziran-Temmuz-Ağustos 2012, s. 169.

[3] Cevdet Kudret, Ortaoyunu I, İnkılap, İstanbul, ikinci basım: 1994, s. 46-47.

[4] İbrahim Kalın,”Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen Fikri: Medeniyet Kavramına Giriş”, Divan Dergisi, C. 15, Sayı: 29, s. 1-61’den aktaran: Alper Gürkan, a.g.m. s. 170.

[5] René Guénon, Kadim Bilimler ve Bazı Modern Yanılgılar, Ter: Fevzi Topaloğu, İnsan, İstanbul, s. 65’ten aktaran: Alper Gürkan, a.g.m. s. 170.

[6] Fazlası için bakınız: Necati Mert, “‘İhtiyar Çilingir’ Üzerine”, Fayrap, Sayı: 54, Ağustos 2012; http://necatimert.com.tr/1167_-IHTIYAR-CILINGIR--UZERINE-Fayrap,-Sayi--54,-Agustos-2012.html

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....