Menü
BEŞKÖPRÜ  12 Eylül 2013
Ada'dan • BEŞKÖPRÜ  12 Eylül 2013

BEŞKÖPRÜ  12 Eylül 2013

 

 

Beşköprü’nün güneyinde, E5 tarafında yani, sırtınızı Arifiye’ye vererek durun. Köprünün doğu ucuna doğru bakın. Rolleiflex’iniz yanınızda, tripod’u açın, makineyi kurun, camına eğilin. Uçtaki tonozlu alameti kadrajın merkezine uzaktan alın, arkasındaki yamacı aman kesmeyin, gökle buluşturun, uçtaki bir kemerin girdili çıktılı teferruatını da yakın plan yapın. Deklanşöre basın. “Hikâyem Adapazarı”nın kapağındaki fotoğraf budur. Fakat bugün koskoca mahalle olan o yamaç, 1980 yılında çekildiğini sandığım fotoğrafta boştur, bomboştur, köprüye ve demiryoluna yukarıdan ama hiç büyüklenmeden, adeta kendi inzivaından bakmaktadır.

Oralar nasıl doldu? Nasıl dolduruldu? Nihayetinde otuz iki, otuz üç yıllık süreçtir, üç asırlık mahalle imişçesine yerleşiklik nasıl sağlandı? Her şey gözlerimin önünde oldu, yine de şaşarım.

Şaşılmayacak gibi değil ki! Hızırtepe de boş, Maltepe de, Esentepe de. Yirmi gün önceki yazımda anlattım: Bugünkü Orhangazi Caddesi’nin tepe yaptığı yerde, Erenler yolunun sol başında, olsun olsun kenarları iki yüzer metrelik bir dörtgen içinde II. Grup adlı bir süvari birliği vardı. Önde iki kameriye, birkaç çiçek göbeği, arkada erat koğuşları, köy yolu boyunca da düzenli tavlalar.

Karşısı boş. Bugünkü TEK’in çekirdeği trafonun kuruluşu 1954 veya 55’tir. Bir kabarıyoruz ki elektriğimiz muntazam gelecek diye. Oysa apartman trafosu kadar bir şeydi kurulan. Bugün için, hele ki tepeye iyice yerleşmiş TEK’le kıyaslandığında çok matrak.

Bilmezsiniz. Ama söylediğimde “hakikaten” diyeceksiniz. Beşköprü, TEK’in hemen arkasındadır –ben TEK diyeyim, şimdi TEAŞ, SEPAŞ adı ne ise siz düzeltin.  Nizami yol Dörtyol’dan ve Yem Fabrikası’ndan geçer, uzundur. Benim dediğim kestirmesi, acelesi olanlar, en çok da askerler onu kullanır-dı.

II. Grup’un Beşköprü’de de devamı vardı. Tavlaların bir kısmı aşağıdaydı galiba. TEK’in bulunduğu tepe aşılır, Beşköprü’ye inilirdi. Mera gibidir yöre. Sessiz. Hayvanlar yayılır da yayılır. Güvenlidir. Hem de demiryoluna rağmen. Belki sadece açık hava ve gün ışığı için indiriliyordu hayvanlar buraya. Tavlalar da öylemesineydi zaten. Derme çatma. Salaş. Köprünün doğu ucundaki tonozlu alametin az güneyinde, Arifiye çizgisinde, demiryoluna zaviyeli uzun mu uzun bir taş yalak vardı. Bir oluktan su akar devamlı. Parlaktır. Yalağa düşer bulanır. Atlar oraya indiriliyordu su için. Belki de gelinmesinin tek nedeni suydu –ne desem yalan, geçmiş gün. Gelinmişken de atlar çayır çimene salınıyor, askerler de bildikleri ateşli taze hikâyelerini birbirlerine kim bilir kaçıncıya hem de hiç eksiksiz anlatmak üzere demiryolunun öte tarafındaki koca cevizin altına geçiyorlardı.

Hani köprünün doğu ucundaki bir kemerinin fotoğrafımıza yakın plan yaptığımız girdili çıktığı bir teferruatı vardı ya –inanmayacaksınız- orası askeriyenin hamamıydı. Kubbeliydi, kurnalıydı da talan edildi değil. O günkü hali bugünkünden de beterdi. Odacıklar birbirine açık. Havada hep rutubet. Askercikler çalı çırpı yakıp kazanlarda su ısıtır, sac ya da galvaniz kovalara alır odacıklara girer, hamam tasları yoktur, maşrapayla dökünü dökünüverirlerdi. Kimi peştamallı, kimi paçalı, kimi torlak… sınıf sınıf asker.

Belki hamam değildi burası. Askerler çamaşırlarını çıkarıyor, yıkıyor, bu arada kendileri de yıkanıyor, abdestlerini alıyor, etraftaki bodur şimşirler üzerine yaydıklarını kuruyunca yeniden giyinip ikindiye duruyorlardı. Tamam, itirazınızı aldım, kabul ettim: Hamam değil burası, çamaşırhane. Yav böyle hamam değil, tabiatın böyle orta yerinde çamaşırhane de olmaz. Bunu bugün söylüyoruz da, o gün aklımıza getiremiyoruz. Hadi biz çocuklar hiçbir şeyin farkında değiliz, fakat asker de farkında değil büyüklerimiz de.

Niye ki? Evlerde de hayat böyle çünkü. Hemen her odada dolap vardır ama gusül gerektikçe kullanılır, fakat üstünde yatak yorgan yükü olduğundan açılmasına üşenilir de gusül apteshane aralığında alınırdı. Dolap sadece kışın o da uzun aralıklarla ve bayrama denk getirilerek açılır. Çocukların haftalık yıkanmaları ise odada, leğen içindedir. Yazsa büyükler de bahçenin müştemilatında, açığı sofra bezi sarkıtılarak kapatılmış bir köşesinde yıkanıverirler zaten.

Tepelerin nasıl dolduğunu anlatacaktım; Beşköprü’ye girdim, TEK’ti, askerlerdi, hamamdı derken çıkamadım. Yazdığım, neydik n’olduk, neyimiz yoktu şimdi nelerimiz var gibi oldu. Niyetim bu değildi ama bu anlattıklarım da bana ait. Hayatımızın zenginleştiğini düşünüyorum.

Tepeleri bırakmış değilim, anlatacağım. Maltepe’den söz açtığımda anlatacağım.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....