Menü
BOHÇALI VE
Diğer Yazılar • BOHÇALI VE "HAVVA"  Granada, Sayı: 2, Haziran-Temmuz 2013

BOHÇALI VE "HAVVA"  Granada, Sayı: 2, Haziran-Temmuz 2013

 

 

 

1950’li yıllarda, köklü ve hali vakti yerinde hemen her ailede evin hizmetini gören bir kızcağız olurdu. Yoksul evlerden evlatlık olarak alınmış çocuklardı. Bir adları da besleme idi. Onları şanslı gören benzerleri olmuştur muhakkak; ama kendileri eğretiliklerinin nice olayla farkındaydılar. Şimdilerde pek rastlanmıyor. Yoklar. Pardon! Rastlanmıyor değil, emek sömürüsü yaygın ve aleni artık. Ölçüsüz. Diyeceğim, herkes besleme. Körlük bundan.

Edebiyatta besleme en çok Kemalettin Tuğcu’dadır; başlarına gelmedik kalmaz. Fakat bu kadersizler dışında iki besleme daha vardır, edebi dilleriyle de çarpıcıdır.

Biri Sait Faik’in, biri Vüs’at O. Bener’in.

Sait Faik’inki adsızdır, “Bohça”dan biliriz. Öykü 15 Ocak 1935’te “Varlık”ın 37. sayısında yayımlanır ilkin, ertesi yıl da yazarının ilk kitabı Semaver’de yer alır. Klasik öykünün bütün özelliklerini taşır. Sait Faik’in ilk dönem öyküleri zengin-fakir kontrastında ise de “Bohça”da merhamet öne çıkar, haddeden geçmiş toplumculuk da yanı sıradır.

Kız, Binbaşı Hidayet Bey’in evinden yeni bir eve gelir; yazdır, akşamüzeri evin küçük beyi dut ağacının dibinde arkadaşlarına yüzmeyi kendisinin nasıl öğrendiğini anlatmaktadır hararetle, evlerinin bahçeye açılan kapısından seslenilir: “Küçük Bey, anneniz sizi istiyor.” Hikâyesini tamamladıktan sonra gider çocuk; kız kapıda, gözü ayva ağacında öten saka kuşundadır, “Bülbül mü?” diye sorar, saka olduğu söylendiğinde de, biraz cinasla, biraz tecahülüarifle ve bir mahalle şivesiyle, “Hadi ordan, saka biraz evvel geçti” der. Küçük Bey, “ne hain bir burjuva çocuğu”dur, şakacıyı paylar: “Sus kız, terbiyesiz, ben öyle şakaları sevmem.” Eziyeti sever ama. Kızın esmer teninde çürükler peyda olur zamanla, narin ve mor damarlı bileklerinde tırnak yaraları açılır. Öyleyken kız yine “laubali”dir. Nasıl olur! O zaman tokatlanır, o zaman suratına tükürülür.

Anlatıcı, bu Küçük Bey’dir. Burjuva çocuğu olduğunu bilir, ama çocuk olduğunu daha çok bilir: “Nüfus kâğıtlarına göre resmen benden bir yaş büyüktü. İkimiz de bir çocuk cılızlığı içinde afacan ve ele avuca sığmazdık.”

Kızda başka fark ettikleri de olur: Fistanının göğsünde iki kırmızıturpu. Uçları güneşten sararmış saçları. Beyaz, muntazam çıplak ayakları. Bir kış gecesi çocuğun rüyasına girer kız bütün bu sıcaklığıyla. Gür kaşlı bir dede de, çocuğu tutar, kızın elini çocuğun avucuna koyar, “Sakın, kavga etmeyin” der. Etmezler. Rüyada tabii. Ve rüya şöyle sürer: “Dut ağacının dibinde el ele idik. Saka kuşu ötede, ayva ağacında ötüyordu. Gökte büyük büyük yıldızlar vardı. Bir göl kenarında sazlı ve çakıllı bir koy kadar kocaman bir ay, ufkun bir köşesini doldurmuştu. Biz bu göl kenarına benzeyen aya doğru yürüyorduk.”

“Bir yemiş yemeden evvel alınan ihtisaslar, onu yedikten sonra alınan lezzetten” nasıl “daha berrak ve vazıh” ise bu rüya da öyledir. Rüyasının nihayetinde acayip, “cennetten insanları kovduran acayip bir yemiş” yemiş gibi olur çocuk.

Sabahleyin hâlâ rüyasında yürür bir haldedir, elinde bezle kıza rastlar; ayakkabıları silinirken eğilir, ağzı hiç bilmediği “bir iştiha ve bambaşka bir hasretle saçlarına dokunur”, iki tel koparır, okul yolunda inceler telleri, görür ki yarısı simsiyahtır, öteki yarısı ılık ve sarı. 

Potinlerinin silinmediğini, defterlerinin, çantasının karıştırıldığını bahane eder, kavga çıkarır hep çocuk. Kızcağız “hıçkırıksız ve sessiz ağlar”; kitabın resimlerine bakmıştır oysa sadece. “Ne diye bakıyorsun?” “Hoşuma gidiyor.” Bu cevaptan sonra hep söylemek istediği bir cümle olmuştur, aşağı yukarı şöyledir: “Kız sen de benim hoşuma gidiyorsun. Hem de her gün yiyip sana vermediğim, çok sevdiğim şamfıstıklarından daha çok. Ama ben, hoşuma gidiyor diye, seni kabuklarından sıyırıp şamfıstığı gibi yeşil ve tatlı içini yiyor muyum?”

Bir yaz öğlesi dut ağacının dibinde yan yanadırlar: “Kız!” “Ne var küçük bey?” “Hiç…” “Küçük bey!” “Ne var kız?” “Hiç…” Bu konuşmalar olmamıştır aralarında. Fakat konuşmuş halleri vardır. Beslemenin kafası burjuva çocuğunun dizinde, kokusu burnundadır… Felaket! Küçük Bey’in annesi görür; Küçük Bey, bahçe kapısından sokağa fırlar.

Akşamüstü, Küçük Bey, bahçede yine arkadaşlarıyladır. Arkadaşlarını dinler gibi yapmakta, her an evin bahçeye açılan kapısına bakmaktadır. Gelip çağıran olmaz. Nihayet çocuklar gider; o da eve doğru yürür. Beklediği, mutfakta da yoktur.

Öykünün finali müthiş mi müthiş: 

“Bohçasının, sandık odasının bir köşeciğinde olduğunu evde herkes bilirdi. Evde bir şey kaybolduğu zaman, evvela gizlice bu üzeri kırmızı, beyaz, sarı, lacivert yamalı bohça aranırdı. / Aradığım bohçayı, sandık odasının naftalin kokan köşesinde bulamadım.”[1]

Vüs’at O. Bener’in öyküsü “Havva” da “Varlık”ta yayımlanır ilkin –1 Mayıs 1952’de, derginin 382. sayısında. Aynı yıl da Seçilmiş Hikâyeler Dergisi Kitapları arasında çıkan Dost’ta –ki Dost da bir ilk kitaptır-  yer alır. Görünüşte klasik öyküyü sürdürür. Ama duyarlıktan çok zihne seslenerek okuru rahatsız eder. Öyle de kurgulanır. Peki, tam bir 50 Kuşağı öyküsü müdür? Onun hazırlığı vardır sanki.

 Çok acıtıcı bir paragrafla başlar: “Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye ama uzamadı, kısa kaldı. Burnu da öyle biçimsiz ki! Yamyassı. Tıpkı okul kitabımızdaki maymunun burnuna benziyor burnu. Hiç sevmiyorum onu. Pis, hırsız.”

Evin kızı, Havva’yı “öteki” görür. O kısacık girişte saç ve burun üzerinden ve gayet yüklü yapar bunu. Sonraki paragraflarda da sürdürür. Halıyı kesmiştir Havva, dövülür. Öteyi beriyi karıştırır, bulaşıktan sekiz saatte çıkamaz, doymak bilmez. İmamın oğlu Recep’e el sallar. Yaşıtının kabahatini duyuruverir. Anlatıcı, anlatmaz sadece. Sahne kurar ayrıca, gösterir: “Geçen gün de ne oldu. Annem misafirliğe gitmişti de. Evde yalnız kaldık bununla. Bizim komşu imamın oğlu Recep evimizin önünden geçti. Ondan sonra da oturdu karşı kaldırıma, şarkı söylemeye başladı.” Tanıklığına iç sesini katar: Havva’nın dövülüşü “bir temiz”dir. Karıştırıcılığı “görmemişlik”. Bulaşıktan çıkamayışı “miskin” ve “ağır” olduğundandır. Doymak bilmezliği için “İyi vallahi!” ünlemi kullanılır. Recep’e el sallaması da kısas fırsatı verir: “Anneme söyleyeceğim ama. Görür gününü o. Lekeli entarimi sakladığım yerden çıkarıp anneme göstermesini biliyor ama.” Baş edilir gibi değildir Havva: “İnşallah başına bir bela gelir de kurtuluruz. Allahım şunu öldür!” 

Geceleyin asmadan üzüm koparmaya çıkar Havva, düşer, kütük gibi şişer ayağı. Anlatıcının iç sesi: “Nasıl çıktı dediğim. Oh olsun! Aptal.” Devamı çok ilginç: “Babam da çok merhametli. Kalktı bu çirkin kızı İstanbul’a götürdü. Yalnız kaldık.” Evin kızı, babasını merhametli buluyor; altı çizilen, “merhametsizlik” aslında. Vüs’at O. Bener, ironi kuruyor anlatıcıya. Sanırım, ötekileştirici ifadelerin peş peşeliği ve iç sesteki öfke ve gaddarlık da hep bu ironi için, onun gizlide kalmaması için. Keza “kurtuluruz”da, “Yalnız kaldık”ta da ironik bir gönderme var: Kurtulması gereken de, yalnız olan da asıl Havva’dır çünkü.

Bir ay “rahat” kalır aile. Havva iyileşmiş olarak döner. Yokluğunda “gizli gizli ağla(yan)” anne, on baş soğan koyar Havva’nın önüne, yiyip bitirmesinden, içine tuz konmuş sigarayı alıp çıtır çıtır içmesinden eğlence çıkarır kızıyla: “Katıldık gülmekten.” Bir yere gidilirken eve kilitlenir Havva. Ev “hapishane” edilir. “Yoksa alır başını gider.” Birinde de çamaşırlığa kilitlenmiştir, “maltızda kömür varmış”, öleyazmış. Anlatıcının diliyle: “Akılsız pencereyi açıversene. Neler çektik.” Bütün fatura Havva’ya çıkarılır; Havva’yı kullananların hiç günahı yoktur. “Neler çektik” buna imadır. Yahut şöyle: “Havva” denilenlerinden çok denilmeyenleriyle dikkat çeker. En aşikâr örnek, anlatıcının pek sevdiği iyelik ekleridir: misafir odası “misafir odamız”dır, halı “halımız”, ev “evimiz”… Havva’nın aileden sayılmadığını anlatır bu “-miz”ler.

Anne tuhaftır. Başını kızının dizine koyar, öyle yatar. Bazen dizini bastırdığı da olur hatta… “Yüzüme öyle tuhaf tuhaf bakıyor ki!” Bir keresinde de babasını annesine, “Aç ağzını tüküreceğim” derken duymuştur anlatıcı, annesi de “A! Bey olur mu öyle şey” demiştir. İç ses: “Şaştım kaldım.” Havva-Recep ilişkisinin duyurulacağı biri değildir anne. Tatminsizdir. Belki bunun için gaddar. Dayak atarken bağırılsın, ağlansın istemez, belki bunlar da aynı tatminsizliğin sonucu. 

Baba “rasyonel”. Kaç kez, “Bu kız adam olmayacak, gönderiverelim köyüne gitsin” der. Anne menfaatli bir merhamet içindedir: “Acıyorum kıza. Kimsesi yok. Hem kuvvetli. (Hani bulaşıktan sekiz saatte çıkıyordu). İşime yarıyor. (Hani ağırdı). Nasıl olsa lazım biri.” Anlatıcı da annesini tamamlar: “Bari o kadar iyilik ediyoruz, o da uslu uslu otursa ya. Bir de tutturmuş karnım ağrıyor diye.”

Havva yine hastalanır. Alttan üstten gider. Kömürlüğün yanındaki odaya konur. Çırpınır. Anlatıcı: “Ama o ölmez ki. Gene iyileşir. Bacağını keseceklermiş İstanbul’da. Keşke kesselerdi. Otururdu bir köşede hiç olmazsa. Hep pisboğazlığı yüzünden. Çöplüğe attığımız yağ tenekesinin dibini sıyırmış, yemiş de ondan böyle olmuş.”

“Annem bugün ağlıyordu” cümlesiyle finale girilir. “Niye ağlıyorsun?” “Havva ölecek galiba kızım, ona ağlıyorum.” Anlatıcının içi dolar, o da ağlamaya başlar. “Allahım ne olursun ölmesin” der, “Allahım öldürme onu.”

Doktor gelir. Havva’nın koluna iğne yapar. Havva bağırmaz. Anne, baba ve doktor durup bekler. (Neyi?) Baba, çenesindeki sivilceyle oynar. (Niye?)

Yine müthiş bir son paragraf: “Sonra annem babamın yüzüne baktı. Babam eğilip doktorun kulağına bir şey söyledi. Doktor başını salladı. Sonra Havva’nın gözleri açıldı. Annem Havva’nın yanına gitti, yatağına diz çöktü. ‘Kızım Havva iyi misin evladım?’ dedi. ‘Bak iyileştin artık. Canın bir şey istiyor mu? Ne pişireyim sana?’ Havva baştan bir şey demedi. Sonra gözlerini iri iri açtı: ‘Baklava’ dedi. Sonra da öldü.”[2] 

Öykü, annenin ağlamasıyla birden yumuşar, alçaktan uçmaya başlar. Aile pişmandır. O kadar ki doktorlu satırların çağrıştırdığı bütün olumsuzluklara rağmen ailenin pişmanlığına inanır, annenin Havva’ya “kızım”, “evladım” demesinde bile ikiyüzlülük görmeyiz. Bu zor nasıl başarılır? Necip Tosun, bu öyküdeki anlatıcı sese, kusursuz kullanılmış çocuk bakışına dikkat çeker.[3] Bu önemli. Doğru. “Bohça” için de doğru. Ama zorun başarılmasında ironinin de payı en az bu anlatıcı ses kadar. Şöyle ki Vüs’at O. Bener, anneyi birden ağlatarak önceki acımasızlıkların ters okunması gerektiğini söylemiş oluyor. Bunun görülmesidir işte okuru rahatlatan.  

On yedi yıl arayla yazılmış bu iki öyküdeki iki beslemeden ilkinin adı yok. Sadece “bohça”sı var. İkincisinin adı Havva, hatta öykünün de adı bu; ama var sayılmalı mı? İronik bir gönderme buradaki sanırım: çıplaklık vurgulanıyor. Havva evin eşyasından uzak tutulmuş bir kız çünkü. Evin kızının karadutla lekelenmiş saklı entarisini çıkarıyor belki bu öçle. “Görmemiş.” Gözü doyurulmamış. Bir “bohça”sı bile yok. İlk insana gönderme, Sait Faik’in öyküsünde de var: Rüyasında besleme iledir Küçük Bey, uyanır, “cennetten insanları kovduran acayip bir yemiş” yemiş gibidir. İlk insan, yasağa uymayışıyla girer “Bohça”ya, “Havva”da ise sadece addır. Havva, ölmekten başka çaresi kalmamış bir “öteki”. Hayatta hiç mi hiç yeri yok. İçindeki kuşu çıkarmak için keser halıyı; kuşa yer mi bulmuştu acaba? Sahi, “Bohça”da da bir kuş vardır: saka. Niye ki?

Fakat bu on yedi yıldan alan edebiyat olmuş, öykü olmuş. Öyle olmalı değil mi zaten?

Şöyle ki, Sait Faik için içerik önemli. Öykünün toplumsal, ahlaki ve insancıl bir çizgide yürümesini ister. Anlatıcı olarak Küçük Bey’i seçer, kişileri, olup biteni, mekânı, zamanı ona teslim eder, onun aracılığı ile öyküyü kurar, düzenler, yürütür. Yaptığı da türünün en iyisidir.

Vüs’at O. Bener, anlatmaz. Anlatır. Anlatır da daha doğrusu böyle kronolojik anlatmaz. Gerçeği bozar. Gerçek dışı mıdır anlattığı? Hayır. Gerçek, öykü için kurgulansın ister. Anlatıcı olarak evin kızını seçer, kişileri, olup biteni, mekânı, zamanı ona teslim eder, onun aracılığı ile kendince konuşturur, sıralar, büyültür, kaydırır, bütün bunları gerçeğin yeni bir ifadeyle buluşması için yapar. Bener’in yaptığı da türünün en iyisidir.

 Hasan Bülent Kahraman, 1950’li yıllarda doğup gelişen “müthiş edebiyat bilinci”ni hatırlatır Ara Güler’in Ermeni Balıkçılar kitabı ve fotoğrafları vesilesiyle.[4] “Havva” bu bilince denk düşer. Sadece o mu? 50 Kuşağı yazarları Alemdağ’da Var Bir Yılan’dan geldiklerini söyler. O tarz, Sait Faik’in “Kırlangıç Yuvasındaki Kadın”ı ile başlar, o da 1 Aralık 1952’de yine “Varlık”ta yayımlanır ilkin –389. sayıda.

Granada, Sayı: 2, Haziran-Temmuz 2013

 

 

 


[1] Fazlası için bakınız: Necati Mert, “Sait Faik’te Sürüp Giden” [Adalı Sinağrit –Sait Faik- Hece, Ankara, 2006] içinde, s. 91-98.

[2] Ayrıca bakınız: Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü: 2, Kaknüs, İstanbul, 1998, s. 447-452.

[3] Necip Tosun, “Öyküde Anlatıcı Ses” [Modern Öykü Kuramı, Hece, Ankara, 2011] içinde, s. 165-176.

[4] Hasan Bülent Kahraman, “Yeryüzündeki Büyük Ara’yış”, Sabah, 16 Ocak 2011.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....