Menü
Hece Yazıları • "HECE" VE KONFORMİSTLER  Hece, Sayı: 201, Eylül 2013

"HECE" VE KONFORMİSTLER  Hece, Sayı: 201, Eylül 2013

 

 

 

“Hece”nin 100. sayısı için yazdığım “Dergi Geçmişimiz ve ‘Hece’ Dergisi”nde “Servet-i Fünun”dan bugüne kadar çıkmış bütün edebiyat dergileri için –birkaçını dışarıda tutarak- “dar açılı” demişim. Hangileri hariç? 1936’da çıkan “Ağaç”la yakın tarihin iki dergisi: “E” ve “Hece”. 2000’in hemen öncesine çıkar “E”, dört küsur yıl sürer; “Öykü Noktası”nı yazarım “E”de. Nasıl gördüğüm ise şöyle: “Yelpaze geniştir ‘E’de. Gerçi ‘Hece’ de geniş açar yelpazesini. Edebiyatın ideoloji işi değil, bir dil işi olduğunu kabul eder. Bu yüzden de herkese açıktır. Çıkışı da öncedir: Ocak 1997. Lakin açısını genişletmesi giderek olur. İlk sağlam kanıtı, ‘Türk Öykücülüğü Özel Sayısı’ (Ekim-Kasım 2000) bence.”      

“Değirmen”in 29-30-31. sayıları “Yüzyılın Dergileri Özel Sayısı” olarak gelir Ocak-Haziran 2012’de; oraya da “‘Yansıma’ ile ‘Hece’”yi veririm. “Yansıma” 1972-75 arası çıkar, 45 sayıdır. İlk öykümü Temmuz 1972’de orada, 7. sayıda görür okur; 15. sayıdan sonra da hemen her sayısında yer alırım. “Yansıma” toplumcu gerçekçidir, dönem soğuk savaş dönemi, haliyle gözettikleri vardır derginin. O kadar ki çocuk edebiyatı üstüne benim bir yazım da uğrar sansüre. Fikret’in “Şermin”i hakkında olumlu değildir düşüncem, söz konusu paragraf, okurun tepki göstereceği düşünülerek yazıdan çıkarılır. “Değirmen”deki yazıda bunları anlatırım. “Hece”nin hürriyetine kolay gelinmemiştir.

Bu hürriyetin altını, yer yer o yazıdan kesip yapıştırarak, bu kez “Hece”nin 200. sayısı için fosforlu çizmek istiyorum.

“Yansıma” 1975’te kapanır. Tekin Sönmez –şair- 1979’da yeni bir dergi çıkarır. “Sanat ve Toplum” –dört sayı. “Yansıma” adıyla yayımcılığa başlar. Benim ilk iki kitabım: “Gramofonlar, Radyolar, Teypler” ile “Bir Bir Değilken” bu süreçte gerçekleşir. De 12 Eylül’le (1980) her şey sil baştan olur. 

Dergisiz kaldım. 1982 Mayıs’ında yaşadıklarım da –ki hikâyesini “Taşra ve Edebiyat Sempozyumu”nda anlattım en son, size de anlatayım- üstüne tuz biber ekti.

Hikâye şöyle: Bizim Adapazarı’nın kentsoyluları “Cumhuriyet” çevresinden üç yazarı Sait Faik’i anmak için konuşmacı, bir o kadarını da misafir olarak çağırmışlar. Yav, Sait Faik hemşerisi yazarlar olmadan nasıl anılır Adapazarı’nda? Beni geçiniz, yazarlığımın onuncu yılındayım henüz. Ama çağrılanlar arasında Kerim Korcan yok. Hoş, o da komünist; on artı iki yıl yatmış bilfiil. Peki, Faik Baysal neden yok? Ki “Sancı Meydanı” ile Sait Faik Armağanı’nı da almış bir yazar, etliye sütlüye karışmaz. Ne mutluluk! Bu kentsoylular beni biliyorlar bir tek: görüştüğüm, kitabevimde karşıladığım insanlar tabii; ama yüz vermiyorlar. Kerim Korcan’la Faik Baysal’dan ise bîhaberler. Öğrenmeliler. Kerim Korcan’a telefon edip “Ağbi böyleyken böyle!” dedim, “Faik Baysal’la gelin, benim misafirim olun.” “Niçin evlat? N’apacağız?” dedi. “Salona birlikte gidip ağırlık koyacağız. Söz vermek zorunda kalacaklar bize” dedim. Kerim Korcan bir gün önce geldi, Faik Baysal’ın toplantı günü salona geleceğini söyledi. Gittik. Günün güya sahibeleri iki hanıma tuttukları kapıda Kerim Korcan’ı tanıttım, “‘Sarduvan’ yazarı da yolda” dedim. Telaşlandılar. Sonrası, düşündüğüm gibi. Korcan’ı konuşmacı masasına almak istediler, Oktay Akbal yanında yer açıp “Şöyle buyur Kerim” dedi. Gitmedi “Tatar Ramazan”ın yazarı. Fakat uslu uslu oturmayacağımız da hissedildi zaar (zahir’in avamcası), Kerim Korcan’a üstelediler de üstelediler masaya geçmesi için. Cepheyi bölmedi Korcan; her ısrarlarında da beni şart koştu, sonunda kabul ettirdi. İrticalen bir şeyler söyledim önce, akşamdan hazırladığım mühimmatı cebimden çıkardım sonra. Okudum. “İstanbul-Taşra” başlıklı yazıdır bu, taşra’ya dair ilk yazımdır, arkadan gelenlerle bir kitap olur: “Paytonun F’si”.

Günlük hayatı benzer yaşadığım insanlarla özde hiçbir benzerliğimin olmadığını ilk o gün gördüm. Ben “taşra”ydım, dışta olandım. Şöyle ki bir piramit var, piramidin tepesindeki siyasetçilerle bürokratlar paradigma belirliyor, koordinatlar çiziyor, kodlar koyuyor, piramidin eteğindeki taşra birimleriyle piramit yöresindeki bankalar, odalar, konfederasyonlar, medya kuruluşları hatta sivili, sivilcesi STK’lar da çizginin aşılıp aşılmadığını kontrol ediyor. Çizgiyi geçmeye, çerçeveyi dar bulmaya, hele ben de varım demeyegörün, yandınız! Demokrasi, düşünce özgürlüğü, insan hakları, evrensel değerler, birlikte yaşamak... bir kalemde silinir. Anında “öteki” oldurulursunuz. Öteki, yani uyumsuz.

Bilir misiniz, bu kentsoylular solcu, sosyalist, komünisttirler de. Kenan Evren Sıkıyönetimi’nin devam ettiği o 1982 Mayıs’ında bile “Cumhuriyet” yazarlarıyla birlikte olmak az buz devrimcilik midir? Biz iki taşralı bu toplantıyı bastık işte. Kerim Korcan, içinde dipdiri durup duran iki şeyden birinin siyasi inançları olduğunu bir söyledi ki salondaki Kemalist muhafazakârlık samut kesildi. Nasıl kesilmesin! Salonda Vali Mehmet Aldan, Tümen’den kurmaylar… Biz kalkıyor, korsan miting yapıyoruz.

Bu süreçte toplumcu gerçekçiliğim de merkez-taşra ekseninde yeniden şekillenmeye başladı. Merkezin/iktidarın “öteki” gördüğü her düşünceye, her gruba yakınlık duyar oldum. Bunlar edebiyat iktidarının bağışlayacağı şeyler değil. Duyduğum yakınlıkları yazdım deneme olarak, öykü olarak, ama dergi bulmakta iyice zorlandım. İlişki becerisizliğim de var –çok sıkıntılı yıllardı. Bereket Talip Apaydın çağırdı “Yaba Öykü”de, Burhan Günel çağırdı “Karşı”da, Ramis Dara” çağırdı “Yeni Biçem”de, Nahit Kayabaşı çağırdı “Düşlem”de yer buldum. Ne zaman? 1985’ten sonra. Düşünün, üçüncü kitabım 1980’de çıkmıştı, dördüncüsü kendi imkânlarımla tam on dört yıl sonra gerçekleşebildi. 2002 yılında çıkan dokuzuncu kitabımla kefeni yırttım galiba.

“Hece” Ocak 1997’de çıkar. Ama “Hece”yle, daha doğrusu İbrahim Çelik’le tanışmam 1996 yazında kitabevimde olur. Tanıştıran Esat Pınarbaşı’dır. İbrahim Çelik DTCF Türk Dili ve Edebiyatı’nı bitirmiş benim gibi, bir ara Hendek Lisesi’nde öğretmenlik yapmış, “Hece”den söz ediyor, kitabevim dergi için satış noktalarından olur mu, sanırım sebebi ziyaretleri bu. Benimse 80 öncesinden dilim yanık mevkutelerden: militanı var, polisi var, mahkemesi var, uğraştırırlar, dergi satmamaya yeminliyim adeta, bunları söylüyorum, ama 1994’te “Minnacık Bir Uçurum”u, 1995’te “Paytonun F’si”ni, 1996’da “Geceye Uçurulan Güvercinler”i yayımlamışım, “Gramofonlar…”ı da ekleyip vermeyi ihmal etmiyorum.

“Hece” çıktı, protokol kontenjanından bana da gönderildi –bugün de gönderilmekte. Hiç beklemiyordum, “Geceye Uçurulan Güvercinler”le ilgili bir tanıtma yazısı vardı –sevindim. Birkaç ay sonra bir öykü gönderdim, fakat yayımlanmadı; bir yanlışlık yapmış, zarfa İbrahim Çelik yerine İbrahim Demirci’nin adını yazmıştım –bundandır, niçin gönderdiğim anlaşılmamıştır sanırım. Da bir ikincisini göndermeye de cesaret edemedim.

“Hece”de ilk yazım 1999 yılında derginin birleştirilmiş Eylül-Ekim 33-34. sayılarında yer alan “Karani Dayı’nın Evi”dir. Deprem olmuş, hemen ikinci günü İstanbul’a oğlum Korkut’un evine sığınmıştık. İbrahim Çelik, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde görevli o sıra, ziyaretine gittik, derginin gelecek sayısı için depremle ilgili bir yazı istedi, andığım yazım bu. Sonrası, bir yıl kadar yine sükût. Derginin 2000 yılı Ekim-Kasım 46-47. sayıları Türk Öykücülüğü Özel Sayısı olacakmış, bir yazıyla bir öykü bu kez istenilen. Gönderdim. Hatta özel sayının basına tanıtıldığı akşam da Ankara’da, yanlarında oldum.

Sonra çok kısa ama çok içten birkaç mektup aldım İbrahim Çelik’ten. “Hece”de sürekli yazmamı istedi. Hemen olmadı süreklilik. Aralıklarla yazdım baştan. Tam süreklilik 2004 Şubat-Mart’ında “Heceöykü”nün çıkışıyladır. Bugün biri on altıncı, diğeri dokuzuncu yılını tamamladı, her ikisinde de yazıyorum –keyifle.  

Hiç mi sorun yaşamadım? Dergiden yaşamadım. Gelgelelim, bizim eski arkadaşlar, “Hece”de, “Heceöykü”de yazmamı sola döneklik olarak gördüler hep. Hele bir öykücü kardeşimizin, “Ağbi sen ‘Hece’ yazarı oldun yav!” deyişi var ki unutulur gibi değil. Evet, Hüseyin Su’nun ifadesiyle: “Bu edebiyat ve düşünce eylemini inançları ve dünya görüşleri İslâm olan insanlar yürütüyor.” Doğru. Ama din’le ve İslâm’la solun problemi yoktur ki! Yahut şöyle: Benim yok. Problemi olan, Kemalizm’dir. Dönekliğim varsa eğer Kemalizm’e var.

Abdullah Şevki de “Sincan İstasyonu”nun Ekim 2011 tarihli 50. sayısında “Hece”yi o beylik ağızla tanımlamış: “…İslâmcı-milliyetçi-muhafazakâr…” Hüseyin Su “Hece”nin Aralık 2011 tarihli 180. sayısında ne olup ne olmadıklarını, dahası, Nuri Pakdil’in “Edebiyat” dergisi için yaptığı şu tanımı da benimsediklerini söylüyor cevap olarak: “Devrimci, karşıanamalcı ve karşısömürgeci bir edebiyat ve sanat eylemi.”

Aynen böyle görüyorum ben de “Hece”yi, “Heceöykü”yü. Bu çizginin kolay çekilememiş olacağını da kestiriyorum. İbrahim Çelik ve arkadaşları “evrensele ayarlı” oluşları nedeniyle kendi konformistleri tarafından kim bilir solculukla nasıl suçlanmışlardır, belki tekfir bile edilmişlerdir.

“Yansıma”da Fikret’in “Şermin”iyle ilgili yaşadıklarım, sanılmasın ki sola mahsus bir çocukluk hastalığıdır ve geçmişte kalmıştır. 2006 Kasım’ında da bir dergi, bir yazımı, yine bir paragrafını atarak çıkardı okur önüne. O paragrafta da Nurullah Ataç’ın Âkif hakkında bir sözü vardı. Bu kez de Âkif ve sevenleri korunmuştu. Bir daha: 2006 yılında basılmış, hakemli bir dergiymiş, ben yeni gördüm, Cumhuriyet dönemi öyküsü üzerine bir çalışma vardı içinde, her dönem, bir antoloji, bir dergi özel sayısı yahut bir tahlil kitabına bağlı kalınarak ele alınmıştı, 1970’li yıllarla özel ilgilendim –hayrettir- İnci Aral, Bekir Yıldız, Osman Şahin yoktular. Başka toplumcuların olmaları makale yazarını bağışlatır mı? Bağışlatmaz, üstüne kaynak metni ve yazarını da hatırlatır –hâsılı, geçmişte kaldığı sanılan, berhayattır bugün de.

2007 yılı, aylardan Mayıs veya Kiraz. Adapazarı’nda, İl Özel İdare Kütüphanesi’nde, bir masa etrafında hem yazar hem akademisyen bir misafiri dinliyoruz. Söz ordan oraya, ordan oraya “Hece”ye geliyor; Nâzım Özel Sayısı o yılın başında çıkmış, misafir diyor ki: “Gördünüz mü ‘Hece’nin yaptığını? Nâzım’ı çıkardılar.                                                                                                                       Ne lüzumu vardı!” Allah Allah! Bunu da mı duyacaktım! “Yapmayın!” dedim, “‘Hece’ doğru yolda. Ben ‘Hece’yi bunun için seviyorum, böyle bir dergide yazdığım için de bahtiyarım!”

Kendilerini solda tanımlayanlar farklı mı? “Ağbi sen ‘Hece’ yazarı oldun yav!” diyen öykücü kardeşim, yanlışımı yüzüme vurduğunu düşünüyordu. Yalnız değildir. Hıfzı Topuz da 2011 yılında bir Nâzım kitabı çıkarır: “Hava Kurşun Gibi Ağır” -326 sayfa. Topuz da yanlış yapmaz. Dostlarını okur, onlara teşekkür eder; “Hece”, dostlarından değildir,  640 sayfalık özel sayısı niçin görülsün ki!

Fakat eğri oturup doğru konuşalım: “Hece”yi “evrensele ayarlı” olduğu için eleştirenler haklılar.

Bunca yazı yazdım, bunca öyküm çıktı “Hece”de, “Heceöykü”de, tek bir satırıma, tek bir kelimeme dokunulmadı –şaşırmışlar! İtiraf edeyim, bir ikisi için benim tereddütlerim oldu önlerinden, onları bile, gönderdiğim gibi gördü okur –hakikat şaşırmışlar! Dahası, “Hece”nin Ocak 2014 sayısı da Orhan Kemal Özel Sayısı olacakmış –iyice şaşırmışlar!

Diyeceğim, sadece keyifle değil, sonsuz bir hürriyetle… Hayır, “sonsuz”da uçsuz bucaksızlık yok, hem ben gericiyim, kelimenin de gerici olanını kullanmalıyım: Nâmütenâhî bir hürriyetle de yazıyorum. Konformizmde bunun yeri yok işte. Haklılar.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....