Menü
TAŞRA VE ANLATTIĞI  12 Aralık 2013
Ada'dan • TAŞRA VE ANLATTIĞI  12 Aralık 2013

TAŞRA VE ANLATTIĞI  12 Aralık 2013

 

 

29 Kasım akşamı OSM’de söyleşiyoruz; konu “Memleket Kitabevi”. Ben diyeceklerimi dedim, Tanıl Bora dedi. Söyleşinin son bölümü izleyicilerin sorularına ayrılmıştı, Ali Balcı, kitabın 35. sayfasından şu üç cümleyi okudu: “Benim toplumcu gerçekçiliğim de 80’li yıllarla çok özel bir açıya yerleşir. Anahtar kavramım taşra olur artık. Giderek yeni anlamlar da kazanır bu bende; küçük, büyük her merkezin/iktidarın/otoritenin ötelediği, öteki kıldığı her şeyi kapsar adeta.” Bunun açılması isteniyordu galiba, açtım.

Şöyle ki “taşra”nın kökü “taş” olup “dış, dışarı, dışta” anlamlarına gelir, yanı sıra “dökülmek, azmak, bollaşmak” anlamlarını kazanıp fiilleşir. Kökün durumu bu. “Taşra”nın kendisi ise, şehre, özellikle başkente uzak yerleri anlatmak için kullanılır. Ayrıca “taşra çıkarmak”, “taşra göndermek” deyimleri de vardır, bunlar da saraydan görevle uzaklaştırılmayı anlatır. Siz sürgünlük sayın.

Saray, dolayısıyla payitaht merkezdir. Saray’ın yerini hükümet ve başkent alır Cumhuriyet’le. Ancak İstanbul da tarihi ağırlığını korur. Hatta Ankara’yı gölgede bırakır çok zaman. Ama ortaklıkları da vardır: Kendileri dışında her yeri basit, ilkel, kaba bulurlar. “Taşra” diye adlandırdıkları bu sığlıktır işte.

Taşra, dedikleri gibi midir? Sığ mıdır gerçekten? Hiç olur mu! Fuzûli, Kerbela’dan. Nâbî, Urfalı. Ruhî, Bağdatlı. Yaşar Kemal’le Orhan Kemal, Adana’dan. Fethi Naci’nin memleketi, Giresun. Hemen bütün çocukluğu babasının karpuz sergisinde geçmiş. O kadar ki ilkokula yazdırılışı da karpuz satıcılığından alınıp götürülerek olmuş. Tamam, bütün Adanalılar Yaşar Kemal değil. Peki, her İstanbul doğumlu, Haldun Taner; her İstanbullu kadın, Tomris Uyar mı? Hiçbir yer total değil. Ne bütünüyle İstanbul olgun ve dolgun ne de uzağındaki coğrafyalar –en ücraları bile- zannedildiğince sığ ve sıvan. Nasıl ki total mutluluk da yok, total bedbahtlık da.

Merkez, “taşra” üzerinden tanımlar kendini. Hayalîdir bu tanım. Gerçekle uyuşmaz. Hep nemrutluklar! Hep nemrutluklar! Sanki hiç müspeti yoktur taşra’nın! Böyle yapmakla “merkez” kendi yıldızını parlatır sanki. Biricikliğini mi kanıtlar yoksa? Oysa ulusdevlet tekçiliğinden başka bir şey değildir yapılan, söylenen: Tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek dil. Dışarıda kalanlar mı? Onları geçiniz. Onlar, “öteki”.

Merkez’in taşra birimleri vardır; her birinin başında müdür, amir cinsinden mutemetler; taşra onların kontrolündedir. 50’ye kadar böyle. Bu mekanizma çok partili hayatla iptal olmaz ama görünüşte gevşer; bu arada nüfus artar, eğitim yaygınlaşır, kontrol yeni yöntemler edinir. Merkeze eklemlenmiş güya sivil STK’lar, odalar, dernekler, lobici kulüpler bu dönemde beldelere kadar yayılıp kontrolün içerden gönüllüleri olurlar. Vah ki vah! Farkında değiller çünkü, taşranın taşraya yabancılaşmış çocukları da, ağızlarıyla kuş da tutsalar, merkezin gözünde “öteki”dir. Merkez, iktidarın paylaşılmayacağını çok iyi bilir.

Taşra’nın merkez’e ilk çağrıştırdığı –evet- uzak coğrafyalardır. Ama o coğrafyanın insanı için orası taşra değil, onun toprağıdır, evidir, hayat hikâyesidir. Merkez, dışlar. Coğrafyada dışladığı gibi kılık kıyafette dışlar, yemede içmede dışlar, dilde, tarihte, düşüncede, inançta… dışlar da dışlar. Cahil, görgüsüz, kıro, kaba, gerici, tutucu, sapkın, çapulcu, kızıl… bu süreçte en çok kullanılan kelimelerdir. Ne derlerse desinler, altında kalınmamalı, hatta dedikleriyle giyinilmeli, sözgelimi, “Evet, ben taşrayım!” denilebilmelidir. Korkmayın, böyle demekle “taşralı” olunmaz. Toprağı, evi, hayat hikâyesini savunmak, hem niçin taşralılık olsun ki! Tersine, savunmak şarttır, hatta şartı ekber.

Taşra, bütün dışlanmışlıkların ortak adıdır benim için. Merkez’in “öteki” gördüğü Kürtler taşradır örneğin. Başörtülüler. Aleviler. Gayri Müslimler. Ateistler. Kadınlar. Engelliler. Çingeneler. Ve taştır, topraktır deyip hor kullandığımız tabiat. Hepsi “taşra”dır. Hepsi merkez’den şikâyetçidir, şikâyetleri giderilsin ister.

İyi de homojen midirler?  Aleviler istisnasız iyi, kadınlar birbirinden mübarek, engelliler hep dost, tabiat her daim ve her yerde pitoresk midir? Neden olsun! Ama bu soru, “taşra”yla tanıştığım 80’li yıllarda hiç mi hiç aklıma gelmedi. Çok sonra, 2000’li yıllarda sordum bunu. Neden? Sığlık mı gördüm? Umduğumu mu bulamadım? Neydi eksik olan? Böyle pek çok soru.

Daha diyeceklerim var, konuşacağız.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....