Menü
TAŞRA DA TAŞRA  22 Aralık 2013
Ada'dan • TAŞRA DA TAŞRA  22 Aralık 2013

TAŞRA DA TAŞRA  22 Aralık 2013

 

 

Ne diyordu Ali Balcı: “Taşrada gözaltındasınız. İstanbul’da kayboluyorsunuz da taşrada hemen görülüyorsunuz.”

Vallahi doğru! Hep söylerim: 12 Mart’ta (1971) Adapazarı’nda değil de İstanbul’da öğretmenlik yapıyor olsaydım içeri alınmaz, sonraki çileleri de çekmezdim. İstanbul büyük. İstanbul kazan. İnsan içinde kepçe. Kim kime dum duma! İzmit bile öyle: Bize göre daha siyasal. Hareketli. Ama devlet n’apıyor? İstanbul’da, Kocaeli’nde ve Zonguldak’ta sıkıyönetime karar vermiş, aralarına yekparelik olsun için Sakarya’yı da katıyor. Hamamın namusunu kurtarmak için de bula bula üç TİP’liyle üç TÖS’lü öğretmeni buluyor. Bakındı! Bizden başka azılı yok şehirde. Götürüyor, dört ay olmadan da salıveriyor; gerekçesi ilginç: Eylemlerimiz sıkıyönetimin ilanını gerektirecek eylemlerden değilmiş. Güler misin, ağlar mısın?

Taşrada görülmek bu işte! Boyunuzca yürüyemez, renkli giyinemez, sesli konuşamazsınız: Çelme takarlar. Soldurup kırış kırış ederler. Erkenci horozdan sayarlar.

Oysa 9 Ocak 1993 günü (S)ATSO’nun düzenlediği “Kültürsüzleşme ve Biz” başlıklı sempozyumda şöyle demişim: “70 yıllık Cumhuriyet tarihini özetleyen karşıt kavramlar ne sol-sağ ne ileri-geri ne de zengin-fakir veya aydın-halk; ‘İstanbul’ ve ‘taşra’dır. Taşra bu 70 yıl boyunca sabır, tahammül, müsamaha, tevekkül ve itidal ile izlemiştir yozlaşmayı. Onun bu hali, varı yoğu söküp sürükleyerek dağdan inen bir deli sel karşısında, ‘Bu da geçer, ortalık bir gün durulur yahu!’ diyen köylü halidir. Bilinmelidir ki bu hal, içinde nesillerin onayından geçmiş bir gaye taşıyan kültürünün halidir. Taşra insanı hâlâ ayaktaysa … kültürüyle ayaktadır. Ayaktaysa, diyorum; çünkü ‘metropol’ onu ‘kendine benzetmek için’ elinden ne geliyorsa yapmaktadır. Hele … günümüzde. Ancak gayri ahlaki, gayri milli ve gayri dini bütün teklifler, taşrada ‘sert’ noktalara çarpıyor. Sanırım kasaba, eşraf ve taşra sözcüklerinin artık asıl anlamlarından hızla çıkarılıp bir küçümseme, hakaret ve küfür sıfatı yerine kullanılır olması, kültürel bütünlüğünü hâlâ koruyabildiği için taşraya duyulan öfkedendir. / Türk olmak, Müslüman olmak ve Anadolulu olmak, aşağılanası değil, övülesi bir haldir asıl.”

Bu başka bir “taşra”. Eleştirmiyorum. Alkış tutuyorum hatta.

Peki, sütten çıkmış ak kaşık mıdır? Öyle mi görüyorum? Bakalım: “Kabul ederim, modernizm taassubuna bir tepki olarak bir başka taassupla inançlarına, geleneklerine, yani kendi hayatlarına sımsıkı kapanıp kilitlenmiş insanlar da vardır taşrada. Belki az da değildirler. İtiraf ederim, ‘ayakları toprağına basmayan insanlar’a tercih ederim onları, kültürümüzün teminatı sayarım. Fakat üstünde asıl durmak istediklerim, kendilerine kilitlenmemiş, modernizmin uç noktalarına çıkıp sonuna kadar da çıplaklaşmamış, Şerif Mardin’in deyişiyle: ‘Üçüncü kültür’e mensup, kendi yağıyla kavrulur, en hallicesi TÜSİAD’ın hışmını çeken Ticaret ve Sanayi Odaları içinde yer almış, İslamiyet’e ‘zâhidâne’ değil de sanki ‘sûfîce bağlanmış, bu yüzden serbest kültür değişimlerine hep açık, ama ihtiyatlı, tedbirli, bünyesine ve uyumuna çok düşkün insanlar…”

Bunlardan umutluyum: “Demokrasi olacaksa eğer, bu insanlarla olacaktır. / Dışa açılacaksak eğer, bu insanlarla açılmalıyız. / Türkiye bir yere varacaksa eğer, bu insanlarla varmak zorunda. / Çünkü ‘Sistem’in her dayattığının model bilinmemesi, ekonomiden siyasete ve kültüre kadar her alanda onların söz sahibi edilmeleriyle mümkündür.”

O kadar umutluyum ki konuşmamı şöyle bitiriyorum: “Taşra, itibarını yeniden aldığında, yani kültürünü sahiplenip savunur ve onu her alanda var eder olduğunda, bugün kendisinden esirgenen demokrasiyi sanırım kimseden esirgemeyecek, güzel bir demokrasi dersi de verecektir. Çünkü bizim marjinallere de, züppelere de, avangardlara da ihtiyacımız var; sadece onların ‘makbul’ ve ‘ideal’ gösterilmelerine tahammülümüz yok.”

“Kültürler Karşısında Taşra” başlıklı bu sempozyum konuşmam “taşra” odaklı başka yazılarla birlikte “Paytonun F’si”nde yer alır. Tanıl Bora, Haziran-Temmuz 1996 tarih ve 86/87 sayılı “Birikim”de, “taşranın … ‘hesaptan düşülmesine’ karşı yakın zamanlarda en fazla yükselen ses” olduğunu söyler kitabın.  Benim için de, “Şiddetle eleştiriyor” der, ayrıca vurgular: “İsabetle.” Fakat taşra insanlarındaki sahiciliği yüceltmem gözünden kaçmamıştır; konu bıçak sırtındadır, risk yüklüdür; ayağım sürçer de düşersem üzüleceğimi hisseder sanki Tanıl Bora, uyarır: “Bu taşra özcülüğü, tabir caizse ‘taşra milliyetçiliği’, bilhassa İstanbul’da odaklanan dışlayıcı şehirli kibrine bir reaksiyon –tarihsel perspektiften bakıldığında, Türkiye’nin yerlileştirme becerisinden ve kaygısından hayli yoksun modernleşme tecrübesine bir reaksiyon. Böyle bir reaksiyon olarak okunduğunda, pekâlâ uyarıcı, ayıltıcı olabilir. Fakat taşrayı birtakım insani ve kültürel değerlerin özsel yurdu olarak mistifiye ettiğimizde muhafazakârlığın sularına girmiş oluyoruz.”  

Yazılarımdan eleştirilmedim pek. Ama bunlardan ikisinin –ki biri Tanıl Bora’nınkidir- apayrı değeri vardır; hizaya gelişim, sayelerinde oldu.

Ya bugün? Bugün nasıl görüyorum taşrayı?

Daha konuşacağız.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....