Menü
FAİK BAYSAL'IN ARDINDAN  17 Aralık 2002
Yeni Sakarya Yazıları 2002 • FAİK BAYSAL'IN ARDINDAN  17 Aralık 2002

FAİK BAYSAL'IN ARDINDAN  17 Aralık 2002

 

 

 

 

Hep söylerim: Yazarlığımın başlangıcında üç isim vardır. Biri Faik Baysal’dır.

Ortaokuldayım. Yıl 1958, 59 falan. Atatürk Parkı’nın girişindeki Altınok Büfesi meşhur. Sadece gazoz, ayran, milli piyango değil gazete, dergi de satılmakta orada. Bir gün -inanmayacaksınız- camını silme kitap gördüm. Renk renk. Çeşit çeşit. Yeni gelmişler, görücüye çıkmışlar. Bak Allah bak! Birini alacağım, bir türlü karar veremiyorum. Nihayet adı “Rezil Dünya” olan -öfkem böylesine köklü işte- beni ayartıyor.

Romanın daha ilk sayfasında çarpıldım. Tığcılar Mahallesi’ni anlatıyordu Faik Baysal. Annemin mahallesi. Benim de bildiğim mahalle. Kimler yoktu ilk on beş sayfada: Yemişçi Cavit, Kenan -Zabo’yla gezen Kenan mıydı bu?- Carzizler... Döndüm döndüm okudum. Kendime okudum ayrı, ev halkına okudum ayrı.

İnsanın, yaşadığı yeri yazarak da yazar olabileceğini Faik Baysal’dan öğrendim ben. Yazarın, en son okunup tanındığı yer de yaşadığı/yazdığı yer oluyormuş meğer. Yazık ki buna da yine Faik Baysal’la tanık oldum.

1982 yılı Sait Faik’in 28. ölüm yıldönümü. Adapazarı’nın kentsoyluları hemşehrilerine bir kadirbilirlik olarak 14 Mayıs günü İl Halk Kütüphanesi’nde bir toplantı düzenliyor. Burası güzel. Ama İstanbul’dan onca yazar çağırıyorlar da -hoş, Oktay Akbal’la Tahsin Yücel dışında gelen olmuyor- hemşehrileri yazarlardan birini olsun çağırmak akıllarına gelmiyor. Buna ne demeli?

Kerim Ağbi’ye -Kerim Korcan buradan, Aktefek’tendir- telefon açıp meseleyi anlatıyor, Faik Baysal’ı alıp gelmesini söylüyorum. Niyetim şu: Konuşmacı olmamız gereken toplantıya dinleyici olarak katılmak. Olacakları izlemek.

Faik Baysal gelmedi. Kerim Ağbi’ye, “Gelmeye çalışacağım.” demiş. Salona onsuz gidiyoruz. Kapıdaki Müdüranım’la Hocanım’a tanıtıyorum Kerim Ağbi’yi: “Adapazarlı romancı Kerim Korcan. Belki Faik Baysal da gelecek.” Ne Kerim Korcan’ı biliyorlar ne Faik Baysal’ı tabii. Ne “Sarduvan”dan haberliler ne de yazarının Sait Faik ödülünü aldığından. Görmenizi isterdim. “Programa alalım.” diyorlar hemen; Oktay Akbal da “Kerim şöyle buyur.” deyip masaya çağırıyor. Kerim Ağbi, “Necati’nin misafiriyim,” diyor, arada eklemeyi de ihmal etmiyor: “Necati de programa alınırsa elbette.”

Edebiyat dukalığını ve onların taşradaki yandaşlarını benim farkına varışım o gündür. Oysa 1982’de on yıllık yazarım, üç kitabım var, TYS’nin de üyesiyim. O gün orada yaptığım konuşmanın metni hemen bir dergide (“Edebiyat 81”, Temmuz 1982, Sayı:14), yıl sonunda da “Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı”nda yayımlanacak (“Payton’un F’si”ne de aldım bu metni), bakış açısı da üzerine bütün edebiyat ve düşünce dünyamı oturttuğum açı olacak artık bana.

Toplantıya gelmedi ama, Faik Baysal’ı burada olan bitenden, bana alınan cepheden haberdar ediyor, çıkan yazılarımı da kendisine gönderiyorum. 1984 yılıydı -çağırdık- eşiyle birlikte geldiler, birkaç gün misafirimiz oldular. “Küçük Osman Çıkmazı” adlı hikâyem, Faik Ağbi’nin en az otuz yıl aradan sonra Adapazarı’na bu ilk gelişinin ardından yazıldı. Giderek daha sık görüşür olduk. Sapanca’ydı, Karasu’ydu, Sarduvan’dı... gezdik hep. Geceler boyu edebiyat konuştuk. Güzel günlerdi.

1989 yılında Neclâ burada bir özel okulda sürdürüyor öğretmenliğini. Şiir günü düzenlemiş, Faik Ağbi’yi çağırmak istiyor. Telefon ediyoruz, geliyor. O güne kadar Faik Baysal’ı bizim dükkânın edebiyat dostu müdavimlerinden, başta Şeref Eriş’le Demir Can Dilek olmak üzere birkaç kişiden başka bilen, okuyan yok; orada “Adalet” şiirini “Ben seni arıyorum beş kıt’ada” diye başlayıp bir döktürüyor Faik Ağbi, ayrıca nazik, ve kibar adam da seviliveriyor.

Bu arada o malum kentsoylular bana cephe alışlarından pişmanlık mı duydular, yoksa edebiyatta inatçılığım karşısında pes mi ettiler bilemiyorum, yeniden yakın olduk birbirimize. Dolayısıyla Faik Ağbi onlarla da tanıştı. Tanıştı ya bu tanışıklık beni Faik Ağbi’den etti.

Hoş, hemşehrilerinden tanıyanları arttı. Kitapları memleketinde de satılır oldu. Hatta kendisine gece düzenlendi, geliri de aktarıldı. Fakat nüfuz, makam ve cüzdan sahibi bu insanların yanlarında ve masalarında edebiyat adamı olarak görmedim Faik Baysal’ı hiç. Faik Baysal onlara vitrin ve prestij için gerekliydi. Faik Baysal da onları kırmadı.

Ben tavır adamıyım. Edebiyatçılığımın gereğini yapmaya çalışırım. Yaşadığım yerde hiç okunup tanınmayacağımı bilsem de. Bu ilkemden dolayı Faik Ağbi’yi o insanlardan korumaya çalıştım. Ta kendisine düzenlenen geceye (9 Nisan 1997) kadar. Olmadı. Olmadı bir yana, Faik Baysal gücendi de bana. Bir daha görüşmemek, hele hele 17 Ağustos’tan sonra bir geçmiş olsun’unu alamamak başka neyle açıklanır yoksa? İnsan bu, yazar da olsa, dünyanın ne rezil olduğunu da yazsa, en yakınındaki rezillikleri görmüyordu/göremiyordu demek ve öyle de gidiyordu işte.

Hele bir keresinde...

Neyse! Zamanla ve sırayla. Hepsi.  

Yeni Sakarya, 17 Aralık 2002

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....