Menü
SADECE SÖYLEYİŞ  28 Aralık 2013
14/28 • SADECE SÖYLEYİŞ  28 Aralık 2013

SADECE SÖYLEYİŞ  28 Aralık 2013

 

 

“Savcı”, “yargı”, “Anayasa” sözlerinin bugünlerdeki kadar bol kepçeden kullanıldığı oldu mu?

Devletin üç temel işlevi vardır, “kuvvet” diye de bilinirler: yasama, yürütme, yargı. Ayrı olmalılarmış. Olsalar iyi. Öyle ya da böyle yürütmeye bağımlıdır ikisi. Yani şeklen ayrılar. Bundan yakındıklarını da –ama sahiden- hiç görmedim. Bir al gülüm ver gülüm düzenidir, öyle gider.

Bilir misiniz Türkiye bu üç kelimeyi 1930’lu yıllarda duydu. Gerçi “savcı” ile “yargı” eski Türkçede vardı; ama unutulmuşlardı, ölü kelimelerdi o gün için; “savcı” da “elçi” anlamındaydı. Öz Türkçeciler tarafından diriltildiler. “Anayasa” da Türkçenin biri yaşayan biri yine unutulmuş iki sözünden oldurma bir bileşik isim.

 Savcı’ya “müdde-i umumi” derdi eskiler. Ne demek bu? Umumi haklar adına dava açan hakim. Bizim kuşak, ikisini de bilir, ama savcı’yı kullanır daha çok. Eskilerin mürekkep yalamamışları ise kelimeyi eğip büküp kısaltır, “müddeyim” yaparlar. Kerim Korcan’ın hikâye ve romanlarındaki hapishaneciler de  “müddeyim” derler hep. Dilleri mi dönmez? Yoksa okumuşların şekilciliğiyle kendi hallerince dalga mı geçerler?

Dilerim öyledir. Neden mi? TBMM 10 Ocak 1945’te bir kanun kabul eder, 104. maddesi şöyledir: “20 Nisan 1340 tarih ve 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yerine mana ve kavramda bir değişiklik yapılmaksızın Türkçeleştirilmiş olan bu kanun konulmuştur.” 10 Ocak 1945’te kabul edilen, 4695 numaralı bu kanundur işte “Anayasa”. Söylenen değişmiyor, “mana ve kavramda değişiklik” yok; değişen sadece ve sadece söyleyiş.

Demokrat Parti 1950’de CHP’den iktidarı alır almaz, öz Türkçeciliğin merkezi TDK’ya el atar, tüzüğünü değiştirtir, ödeneğini 50 bin TL’den 10 bin TL’ye çeker. Kurum, Atatürk’ün mirasından düşen payla baş başa bırakılır –Ebedi Şef’in İş Bankası’nda hisseleri vardır, yıllık kârının bir kısmı Kurum’a vasiyet edilmiştir. Yayında zorlanır kurum, ayrıca görürler ki davaları olan öz Türkçecilik de iktidar tarafından reddedilmektedir. 24 Aralık 1952’de o 491 sayılı eski Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu yeniden kabul eder çünkü Meclis, arkası gelir: “Bakanlık” yerini “Vekâlet”e bırakır, “Genel Kurmay Başkanı” yeniden “Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi” olur, “Bayındırlık”, “Sağlık ve Sosyal Yardım”, “Savunma” bırakılır, “Nafia”, “Sıhhat ve İçtimai Muavenet”, “Müdafaa” yeniden gelir.

Yine şekilcilik. Kemalistler, eskiye dönüşleri yüzünden belki Demokratları suçluyorlardır sadece. Belki değil öyle. Ama Kurum’unki de ilericilik, hele ki devrimcilik midir sanki! Devrimci, sınıfa rağmen eyleme kalkmaz, hele dil üzerinden hiç kalkmaz; dil milletindir, köylü de işçi de burjuvanın küçüğü de büyüğü de aynı dili kullanır.

“Yargı” eski Türkçede vardı, dedik. Evet, henüz köktü (yar-) ve “karar vermek” anlamıyla kullanılıyordu. “Yar-gı”ya XI. yüzyılda rastlanır; “karar, hüküm” anlamındadır. XIX. yüzyılda “dava” anlamını da alır kelime. Bu bilgiler, Nişanyan’dan. 1930’lara gelindiğinde Arapçanın kelimesi “hüküm”ün yerine “yargı” sürülür piyasaya, üstelik ta bin yıl önceki anlamıyla. Tutar. Fakat “hüküm” de gitmez. Anlamdaş anlamdaş bir süre yaşarlar. Bu ayıp öz Türkçecilerindir, fakat dilin sade insanlarınca temizlenir. N’aparlar? Halk ağzında “mahkeme, yargı yeri” anlamını da alır kelime giderek. Diller sevmez anlamdaşlığı; dil rahatlar bu yapılanla.

Kemalistlerin yaptıklarını da hatırlayalım mı?

1945’teki Anayasa biçimlenişinin ardından dört ay isminin de yenilenmesi gündeme gelir: “Teşrin-i evvel”, “Teşrin-i sani”, “Kânun-u evvel”, “Kânun-u sani”dir aylar, yani bugünkü Ekim, Kasım, Aralık, Ocak. Neden bunlar? İkisi zaten yeni metinde vardır, ayrıca “kânun”un bir anlamı da “ateş ocağı”dır. Gerekçeyi ciddi bulmadınız mı? Haklısınız. “Kânun-u sani” yerine “Aralık”ın gelmesi, vaktiyle de “Aralıktan Ocağa” diye gırgıra alınmış.

Devam edeyim: Öteki ayların isimlerinin de değiştirilmesi istenir bir zaman sonra. Şubat’ınki “Kısır”, Eylül’ünki “Ayva” olsun istenir. Aradakiler de “Ayaz”, “Yağmur”, “Kiraz”, “Kavun”, “Karpuz”, “Mısır” olsundur. Fakat Nisan’da yağmur düşmedi diyelim; akıllara takılır: Bu nasıl söylenecektir? “Yağmurda yağmur yağmadı” diye mi?

Şaka gibi. Bugünden bakınca öyle.

Ama şaka değil. Tekin Erer söylüyor; yoook şakaysa veya yalansa onun şakacısı, yalancısıyım.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....