Menü
ESKİ YERİMİZDE MİYİZ?  2 Ocak 2014
Ada'dan • ESKİ YERİMİZDE MİYİZ?  2 Ocak 2014

ESKİ YERİMİZDE MİYİZ?  2 Ocak 2014

 

 

Taşra, 80’li yılların taşrası mıdır bugün? Yahut o öyleyse bile ben onu vaktiyle gördüğüm gibi mi görüyorum şimdi de?

Hayır, ne taşra ne ben eski yerimizdeyiz artık. Köprülerin altından çok sular aktı.

 Taşra, merkezle arasındaki görüntü farkını hızla kapatmakta. Şöyle ki taşranın pek çok iline büyükşehir statüsü verilmesiyle ilçeler altyapı hizmetlerini daha çabuk ve kolay alır oldu. Şebekeler yenilendi, yollar genişledi, yeni yeni meydanlar, kavşaklar, parklar, hatta kültür merkezleri açıldı. Evet ama, ilçelerin, büyükşehir belediye başkanına, dolayısıyla doğrudan Ankara’ya bağlanması demekti bu. Taşranın o biri diğerine benzemez kasaba irisi şehirleri merkezi kopya etmekle, kopyaya zorlanmakla güya büyüyor, değil, hızla tek tipleşiyor, kimlik yitiriyor aslında. Savunulur şey midir?

80’den önce de değişiyordu taşrada şehirler. Yalnız, yerelin kontrolündeydi değişim. Yani nasıl olacağından haberliydi sakinler. Ya da şöyle: Kendilerine danışılıp razılıkları alınıyor, onlar da değişimin gönüllüsü oluyorlardı. Malzeme yerliydi, imkânlar yerliydi, ustalar yerliydi; gönüllülük esas olacaktı elbette.

Diyelim merkezin dayatmasıyla değil de gönüllülük ekseninde oldu her şey, makulde tutuldu, taşra 80’lerin taşrasından az farklıdır, yok, vazgeçtim, diyelim ki çocukluğumun taşrasıdır bugün de... Merak ediyorsunuz! Evet, eski yerimde olmazdım yine. O taşrayı öyle, olduğu gibi hafızada tutmak muhafazakârlık, mükemmel sayıp bugüne hiç eksiksiz taşımak gericiliktir. Yapılması gereken, o taşrayı, özündeki iyilikle bugüne taşımak, geçmişle bugünü buluşturup geleceğe hazırlamaktır. Hayat taşrada değişmese de, kürenin başka yerlerinde değişmekte çünkü, olup biten anında –taşralı veya değil- hepimize ulaşmakta artık. Düşüncelerimiz değişiyor haliyle, duygularımız, hayallerimiz.

80’li yıllardan bugünlere sandal keyfi içinde gelinmedi oysa. 12 Eylül’le, 28 Şubat’la ayar çekildi ekonomiye ve siyasete. Üçayak üzerine oturtuldu küre: liberal demokrasi, piyasacılık/özelleştirme ve postmodernizm. Sürecin ilk kaptanı, Turgut Özal. 1989-2003 arasındakileri geçiyorum, ikinci isim de Recep Tayyip Erdoğan.

Gerek AKP tabanını, gerek öncesindeki partilerinin tabanını “taşra” ile düşündüm 80’li yıllardan beri. Ama sözcüğe merkez’in verdiği anlam negatif, benimki pozitifti. Ve taşra görüyordum ki merkez’e sadece coğrafyada uzak değil, hizmette de uzaktı. Ekonomisi, kültürü, dili, etnik aidiyeti ile “öteki” idi taşra. Çaresi, ötekileştirilmiş başka gruplarla dayanışmak, birlikte devletten eşitlik istemekti. Kim onlar? Kürtler. Başörtülüler. Aleviler. Gayri Müslimler. Ateistler. Kadınlar. Engelliler. Çingeneler.

Düşündüğüm gibi düşünen çok insan var. Bizim Adapazarı’mızda da var, sosyal medyada izliyoruz: başka şehirlerde de var. Ayrıntısını “Memleket Kitabevi”nde anlattım, o 80’li, 90’lı yıllarda, kitabevimin çeşitli görüşlerde müdavimleri oldu; kafamın en çok barıştıkları, kendilerini İslam’la tanımlayanlardı. Bugün de öyle; yine onlarlayım. Ne ki bu arkadaşlar 2000’li yıllarda tanıştıklarım. Öncekiler mi? Onlar sorunlarını hiç devletle açıklamamışlar, hiç mi hiç devlet eleştirileri olmamış sanki, kimi Meclis’e girdi, kimi belediyelerde ya da merkezin taşra birimlerinde iş buldu, pek çoğu da –kim bilir neler umarak- hükümet sözcülüğü yapmakta.

“Paytonun F’si”ndeki yazılarımda taşrayı sahiplenir, överim hep. Eleştirim merkez’edir. Tanıl Bora, “İstanbul’da odaklanan dışlayıcı şehirli kibrine bir reaksiyon” olarak görür bu eleştiriyi, “isabetli” bulur –yanına uyarısını da katar.

Bugün mü? Bugün şöyle düşünüyorum: “Taşra” homojen değil. “Taşra” diye bir şey, iyiler ve kötüler, derinler ve sığlar yani, orada da yan yana elbette.

“Taşra Sığlığı” adlı yazımdan bir alıntıyla somutlayayım: “Mayıslardan bir mayısta, Sait Faik’in bir ölüm yıldönümünde bir hikâyesini dramatize etmeyi düşündük; söz sahibi bir muhterem uyardı: ‘Bunca yıl geçmiş aradan, ölümünü abartıp izleyiciyi ağlatmayalım.’ İptal oldum. ‘Dramatize etmek’i İstanbul’da, Ankara’da da bilmeyenler vardır şüphesiz, vardır da vitrinde onların yeri olmaz orada. Ama taşrada olur. Beteri de olur. Diyelim, bir yazar örgütünün ev sahibi olduğu bir programdasınız; yine diyelim, şehrinizin yetiştirdiği bestekârların eserleri geçiliyor; kimisi gayri Müslim’dir, onlar hakkında hafifseyici notlar düşülebilir eğer o şehir bir taşra şehriyse. Komünist, şeriatçı, bölücü, gâvur, faşist, vatan haini, liboş, entel, orospu… suçlamalarının en kolay yapıldığı ve sonucunun da çarçabuk alındığı yerin taşra olması boşuna değil bu yüzden.”

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....