Menü
KONSER, VEFA VE DOĞALLIK  12 Ocak 2014
Ada'dan • KONSER, VEFA VE DOĞALLIK  12 Ocak 2014

KONSER, VEFA VE DOĞALLIK  12 Ocak 2014

 

 

Birinci bölümde kürdîlihicazkâr eserler vardı, ikinci bölümde rast ve nihavent.

Kürdî makamının rast perdesine aktarılmışı imiş kürdîlihicazkâr. 1855’te Hacı Arif Bey tarafından kurulmuş. İnsanda hüzün, hicran, merhamet uyandıran bir makam. XIV. yüzyıldan beri bilinen rast öyle değil. Neşelendirip gevşetiyor o. Nihavendin telkini ise barış ve sakinlik.

Nasıl kalabalık! Üniversitemizin Kültür ve Kongre Merkezi’nin büyük salonu, balkonu da dahil lebalep idi. Dernek’in konserleri hep böyledir, buna alışığız; ama bu seferki için galiba izdiham denmeli. Hem de şehrin en büyük salonu burası; görünen o ki yakın bir gelecekte izdihamla gerçekten karşılaşacağız. Ben büyük salonlardan hep korkmuşumdur. Gözüm iki yüz, iki yüz elli kişilik salonları görür hep. Büyük prodüksiyonlar dışında hemen her oyuna, her gösteriye yeterler. Bunlardan bütün ilçelerde, hem de birkaç tane olmalı ki oyunlar dönüşümlü götürülebilsin. Büyükşehir, Tiyatro Okulu açıyor, arkası Şehir Tiyatrosu’dur, demem onun için. Kalabalıkları alacak salonlar, ancak bundan sonra düşünülmeli bence. Hâlâ bu düşüncedeyim. Gerçi zamanın geldiğini o konser akşamı gördüm, fakat Dernek’ten salon esirgenmediğini de gördüm. Rektör Muzaffer Elmas’a ne kadar teşekkür etsek az. Köklü çözüm, küçük salonlarla büyük salonu birlikte gerçekleştirmek mi yoksa? Kültür sanat şehri olacaksa şehrimiz, öyle. Büyükşehir Başkanı Zeki Toçoğlu bilmem ne der?

Dernek deyip duruyorum, Sakarya Musiki Derneği bu, zaten başka ihtimal yok. 1920’li yıllara kadar gidiyor geçmişi. 1983’te dernekleşiyor. O gün bugün, kıymetli isimlerin yöneticiliği ve hocalığında profesyonel disiplin ama amatör ruhla çalışmaktalar. Yılda iki konserleri oluyor. Şefleri İhsan Yavuz Dilâver, sadece şef değil, selamı bol ve içten bir örnek insan. Dernek’in ciddiyetini bilmeyen yok. Koronun güveni nasıl sağlanır, usta usta sazlar nasıl yan yana getirilirdi bunca yıl yoksa. Sunucuları Nihan Özbakır’la Mehmet Kabak’ın dilleri pürüzsüzdür hep, fakat bu sefer şunu da gördüm, ellerindeki metin de kelimelerinin seçilişi, paragraflarının istif ve bağlanışlarıyla hiç mi hiç eksiksizdi. Yalnız, Mehmet Kabak, şarkı adlarını verirken kimi kelimelerde patetik sesi tercih etti galiba.

Dernek ayrıca vefalı. 2012 yılı yaz konserini Kemal Ersin’e ithaf etmişti örneğin. Uzun yıllar emeği geçmiş üç isme de plaket veriliyor her konserde. 9 Ocak’taki konserin üç isminden biri yine Ersin: Udî Kenan Ersin. Yaylı tamburu ve hocalığı ile bildiğimiz Ayten Yüksel. Bir udî daha: Hayri Duman. Ağbi Kemal Ersin’in kulağını çınlattı teşekkür konuşmasında Duman, “Üzerimde emeği çoktur” dedi. Ayrıca şarkı da yorumladı: “Şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın / Aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın.” Meyanda müthiş bir sitem: “En güzel günlerini demek bensiz yaşadın”. Vicdansız! Güzel şarkı. Yorum da güzeldi. Aşk olsun!

Dikkatimi çeken bir başka şarkı da Sadi Hoşses’in bestesi oldu: “Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey / Mehtaba dalıp yâr ile sohbet ne güzel şey”. Güfte Faik Ali Ozansoy’un. Güfte hoş, güzel. Ozansoy’un büyük şiiri yok, bestelenmeseydi bunun da farkına varılmazdı. Hele sonraki üç satırda gazele dönüşür ki okunması zorlaşır, fakat kat kat da güzelleşir, perişan olurum: “Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken / Dünyada senin âşıkın olmak ne saadet / Bir bitmeyecek aşkı muhabbet ne güzel şey”. Son satıra gelindi mi ben bile katılırım: “Yıldızların altında ibadet ne güzel şey”. A. Melik Fettahoğlu seslendirdi Yıldızlar’ı. Ne eksiği vardı ne fazlası. Söz, saz, ses hepsi tastamamdı. Uzmanlar ne derler bilmem, bana yetti. Yetti ne demek, fevkaladeydi.

Bir de Ayşe Uğurlu Binici’den dinlediğimiz “Saymadım kaç yıl oldu sen ellerin olalı” ile içlendim. Yusuf Nalkesen’in bestesi, haliyle güzel, dokunaklı. Fakat Ayşe Uğurlu Binici’nin de besteye kattığı var muhakkak. Geçmiş yazılarıma baktım, 2013 kış konserinin sevdiğim üç eserinden birini yine Binici seslendirmiş: “Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek”.

Huriye Acar’la İsa Demir’in düetleri külhani ve imalı ama sevimli mi sevimli bir İstanbul türküsüydü: “Bahçeye indim ki asma salıncak / Yâr gelip yâr gelip sallanacak”. Üçüncü satır soru cümlesi gibi. Ama değil. Cevap beklenmiyor: “Akşamdan sonra neler olacak?” Ardından nakaratla yavrusu: “Yâr gelip yâr gelip sallanacak / Benim güzel yârim sallanacak”.

Çok doğaldılar. Aslında hiç de makbul bir şey değildir doğallık. Hamlık, ilkellik taşır. Dağ başı doğaldır örneğin. Fakat işlenebilir de. Şöyle ki doğarken getirilenler terk edilmez, dönüştürülür. İyileştirilir. Sanatta doğallık, doğalı değil, işlenmiş doğalı anlatır. Doğaldılar. Huriye Acar’ı Büyükşehir Akademi’deki yazı ve edebiyat söyleşilerimizden tanıyorum, orada da doğaldı. Bir soruya cevap versin, sevinci yüzünden okunur; yeni bir şey öğrensin, diyelim şair neden Nâbî mahlasını almış, hayretini hesapsız kitapsız gösterirdi. O akşam da mutluluğuyla mutlandık. Saygı duyulan doğallıktır bu.

Söyleşilerden tanımasaydım Huriye Acar’ı, doğallığını konserde fark edemezdim. Çünkü koro da bu soy bir doğallık içindeydi, sazlar da. Diyeceğim, bütün Dernek.

Velhasıl, makamlar psikolojiye neler veriyorsa hepsini aldık o akşam.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....