Menü
Ada'dan • "THE MONO"  22 Ocak 2014

"THE MONO"  22 Ocak 2014

 

 

Şair kardeşim Ercan (Yılmaz) galiba “Yeni Sakarya”daki yazılarından birinde, Necati Hoca’nın, kafede çay may içip eğleşirken fotoğrafını çekenlere bir kitabını imzalayıp vereceğini yazmıştı. Çeken olmamıştır. Kafe, kahvehane gibi yerlerde, öyle fotoğrafım alınacak kadar uzun boylu oturmam çünkü. Benim oturmalarım, film veya bir etkinlik öncesindedir, o da anca üç beş dakika olur.

Pazarları da akşam yemeğimizi dışarıda yemek gibi aile rutinimiz vardır. Şehir içinde, balığı “Abdullah”ta, köfteyi ya “Mustafa”da ya “İsmail”de ya da “Çiftlik”te, Karadeniz pidesini Patates Hali’nde İrfan’ın “Ka-Pi”sinde, İskender’i “Konak”ta yeriz. Zaman zaman Konyalı “Lezzet Ustası” ile “Hacı Usta”ya, biri mutlaka Ramazan’da olmak üzere arada “Tunatan”a gideriz. Nisanın ortalarından sonra elbette “Saklıgöl”. Şehir dışına çıkmışsak, Altındere’de “Erkan”dayızdır: alabalık, mantar, mıhlama. Sapanca’da ya “Titiz” yahut “Gülizar”. Karasu/Yenimahalle’de de “Kadirin Yeri”nde barbun. Aralıklı gittiklerimizi geçiyorum.

Saydıklarımın içinde “Tunatan”dır menüsü en zengin olan. Yok yoktur. Ve lezzeti tam. Servisi itinalı. Diğerlerinin listesi iki anlamda da sayılıdır: Şöyle ki hem nicelik olarak az, ama hem de nitelik olarak önemli. Balık, köfte gibi merkezi bir ağırlıkla onun mütemmimlerinden, olmazsa olmazlarından oluşur bütün menü. Bundan mıdır acaba buralarda “menü” kelimesinin kullanılmaması? “Abdullah”taysak tam çorba, tavada dil, istavrit… diye veririz siparişi. “Mustafa”da porsiyondur ilk söylenen: bir, bir buçuk. Köfte denmez, ıslama denmez. Gereksizdir. Çok çok şıra, piyaz, ilave ekmek… istenir.

Liste değişmez. Dün hatta kırk yıl önce ne idiyse bugün de odur. Çeşni? O da öyle. Usta değişir, çeşni pek değişmez. Bildiğim, “Tunatan”ın kattıkları vardır bizim Ada mutfağına bir –örneğin kabak çorbası. Diğerleri geleneği sürdürürler. Aslında “sabite” rahatlıktır. Alıştığınızdır. (Alıştığımdır). Damak dostluğu kurulmuştur aranızda (aramızda), kavga gürültü etmeden yaşarsınız (yaşarım). Yeniye alışmak zordur. Benim için öyle. Düşünce olarak hudut bilmem, açılırım da mutfak konusunda ağırcanlıyımdır. Deneyciliğim zayıftır. O kadar ki kivi’yle bile tanışıklığım iki yılı geçmez, oysa mübareğin Türkiye’ye salını salını gelişi bir “rubı asır” olmuştur herhal. Ama ben elmanın, armudun, eriğin, üzümün ne zararını gördük ki demiş, kivi’yi ötelemişimdir hep. Yanlış.

Farkındasınız, beş yıldızlı yerlerden ürkerim. Lüks ve frapanlık öndedir oralarda. Ağız tadıma uymaz. Sonracığıma, menülerinde bir sürü fan fin fon sıralanır, o kadar ki çorba bile bildiğiniz çorba olmaktan çıkar.

Şimdi bir şey diyeceğim, güleceksiniz.

OSM, açılımı: Ofis Sanat Merkezi geçtiğimiz yılın 17 Haziran’ında açıldı. Nerde? Birinci geçitle ikinci geçit arasında, demiryolu boyunda. TMO siloları yıkıldı, ana bina elden geçirilip sanat merkezine dönüştürüldü, adı da, hatırayı yad etsin için “Ofis” kondu. İçinde Donatım Parkı ucunda gayet güzel ve geniş bir galeri var. Beriye doğru da “Kitabevi”, SAMEK satış mağazası, restoran peş peşedir, sütre gerisinde de basamakla çıkılıp inilerek varılan bir söyleşi salonu ki amfisi derindir.

Kafe yok burada. Eksiklik olarak gördüm bunu baştan. Gerçi Merkez’in bahçesine bir de “Kanteen” kuruldu; çay, kahve, dondurma… Ama birinci geçitle komşudur, asıl merkezden kopuk gibi durur. Yani? Restoran gözüme battı hep. Ne zaman ki Tanıl Bora geldi, sütreli salonda “Memleket Kitabevi” üzerine söyleştik ve “Kitabevi”nde kitabımı imzaladım, yanıldığımı gördüm. Programdan sonra Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı İbrahim Aktürk yemek için oraya götürdü bizi. Beş kişiydik. Tavsiyeye uyup “sultani” istedik birimiz hariç. Olmaz böyle şey! Közlenip ezilmiş patlıcan yatak yapılmış, üzerine de biftek ince ince kesilerek yatırılmamış mı! Müthiş!

Pazarlarımıza “The Mono” da girdi artık. Oysa frapan ve lüks yerleri çağrıştıran bir yanı var buranın. Bir kere, ana çeşit içinde adı Türkçe olan galiba sadece “sultani”. Olsun! İtimat ettim ya, her gidişimizde farklı bir şey istiyorum; inanır mısınız hepsi “sultani” lezzetinde. Alıştığımız tat. Hayır, alıştığımızın üstünde. Böylesi de mi olurmuş! cinsinden bir şey. Nasıl oluyor bu? Ateşin başında boylu, kiloluca, genç ve yakışıklı bir usta var, eti tavada öyle hünerli döndürüyor, tavayı öyle yüksek yüksek alevlendiriyor ki sihirbaz gibi. “The Mono” –evet- “Restaurant / Lounge”, ama bunun seyredilir kılınmasıyla da “temaşalık”. E, OSM’ye de yakışan bu değil midir?

Hz. Google’a girdim, “The Mono” yazdım, ne gördüm dersiniz. Meğer Çark Caddesi’nde, Hüseyin Rahmi denilen kahveler sokağında “Mono Cafe” diye bir yermiş, “The Mono” ile bu, kardeşmişler.

Adapazarı’nı bildiğimi sanırdım, bildiğim söylenir bir de. Bilmediğim daha neler vardır!

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....