Menü
ÖYKÜLERDE TÜRKÇE FİİLLERİN ERİL BAKIŞ AÇISINDAN KULLANILIŞI  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014
Hece Yazıları • ÖYKÜLERDE TÜRKÇE FİİLLERİN ERİL BAKIŞ AÇISINDAN KULLANILIŞI  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

ÖYKÜLERDE TÜRKÇE FİİLLERİN ERİL BAKIŞ AÇISINDAN KULLANILIŞI  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

 

 

 

“Eril dil” nedir? Eril dil’den ne anlıyoruz? Eril dil “erkek egemen dil” midir? Önce bu.

Erkek egemen dil’de vurgu “erkek” üzerindedir. “Kadın” yoktur bu dilde. Ya da şöyle: Öteki olarak vardır. Artı: Erkek’le, kadın’la anlatılan da vücut erkekliğinden, vücut kadınlığından çok başka bir şeydir. Nedir? Toplumsal olarak kurgulanmış erkeklik kalıplarıdır.

İktidar da kurgudur. Planlı, sıralı, düzenlidir. Normları, kırmızıçizgileri vardır. Parlamento, hükümet ve bakanlıklar, yani devlet bu kurgudan çıkar. İktidar, dili de kurgular. Ve “erk” (güç) üzerinden kurgular. “Erkek” bu kökten gelir. Edebiyat da etkilenir bundan. Etkilenir, çünkü edebiyat bir dil sanatıdır ve dil –evet- bir iletişim aracı, ama ideolojiye bağlı bir iletişim aracıdır. Her politika, her sınıf kendi söylemini dille oluşturur, bunu rakiplerine de dayatır. Dil, kültürel geçmişi bugüne aktarandır da. İktidarı iktidarla, muhalifi muhalifle buluşturur. Fakat dil dayatmakta olsun, geçmişle buluşmakta olsun devletle yarışılmaz. Yarışmak adeta imkânsızdır. İşte bu dilin içine doğarız biz, bu dili bir çeşit alışkanlıkla ediniriz.

Edindiğimiz gelmiş geçmiş iktidarların dilidir. Erkeğimiz de, kadınımız da bu dili kullanırız farkına varmadan. Bu dili “erkek”le adlandırmak, niyete hizmet etmiyor. Erkek egemen dil’le “vücut” öne çıkıyor daha çok. Oysa bu dil, kadının da kullanabileceği bir dil. Toplumsal cinsiyete ait bir dil. Niteliğini öne çıkarmak gerekiyor: “eril dil”.

Merkeziyetçidir bu dil. Otoriterdir. Kadını aşağılar. Ona nefretle, alayla yaklaşır. Kadın aleyhine cinsiyetçilik yapar. Şiddete aracılık eder. Bencildir, daha doğrusu ikiyüzlü: kendisi açık saçıktır, mesafesizlik anlamında porno yani, ama kadından ahlak bekler. Ahlakçılığı ahlak gibi gösterir. Heteroseksüeldir, erkeği kadınsız, kadını erkeksiz olamaz, öyleyken partnerlerine saygısızdırlar. Kadını arzu nesnesi olarak görür eril dil, erkeği de güç ve iktidar. Kadın, ötekidir, ikinci sınıftır. Ötekileştirmek bakımından uniter devlet ile eril dil arasında kopkoyu bir benzerlik vardır. Toplum mühendisliği yapar her ikisi de. Yaptıkları ölçüde de iktidarlarını pekiştirirler. Bu yüzden kadına tahakküm öne çıkarılıp ötekiler görmezden gelinmemelidir. Nihayetinde erkek, öznedir; kadın ise nesne. Ve her tahakkümün temelinde cinsiyetçilik yatar.

Özne, eylemde bulunandır; nesne ise, eylemden etkilenen. Fiille vardır nesne. Fiile bağımlıdır. Fakat geçişsiz çatılılara değil, geçişlileredir bağımlılığı. Soracağımız ne? yahut neyi? kimi? sorularına cevap veren fiiller geçişlidir: “Kitap okudum”, “Testiyi kırdım”, “Ali’yi gördüm”deki oku-, kır-, gör- fiilleri gibi. “Kitap”, “testi”, “Ali” de okunandır, kırılandır, görülendir. Nesnedir. İş veya kılış bildiren fiillerin hepsi, hareket bildirenlerin de bazıları nesne alır. Durum ve oluş bildiren fiiller geçişsizdir, nesneleri olmaz. Bu fiillerde eylem öznede başlar, öznede biter, kapalı devredir.

Eril dil, fiille kurulur. Özne, eyleyendir, etkin ve etkendir, nesne’yi kendisine bağlar eylemiyle. Nesne maiyet’tendir. Öteki. Aslında Türkçenin bütün fiilleri etken çatılıdır. Özneleri yapıcıdır. Gerçektir. Yani nesne almayan durum ve oluş fiilleri de kurdukları cümlelerle eril dili yandan yandan besler. İsim cümlelerinin erilliğinden söz edilmez sadece. İsimler çatısızdır. Hiç mi söz edilemez? Yüklemi geçişli fiilimsi olan cümleler dışında söz edilemez. Örnekse: “Turistler şehri gezmekteler.” Yine başa geldik: Eril dil, fiille kuruluyor.

Bu dil bizimle başlamadı. Bizim icadımız değil. Biz bu dile doğduk, onu kullanır olduk. Nasıl ki hayatımızı da seçmedik. Kendimizi içinde bulduk. Bu dilin gramerindeki egemen özne ile baş eğen nesne ikilisi hayatımızda, hayatımızın her alanında da var, bazen kendiliğinden özne, bazen kendiliğinden nesne olarak, ama hep bir kabulle bu hayatlara da katılmakta, onları bir alışkanlıkla yaşamaktayız. Zannım o ki kendiliğinden erillikle bilinçli erillik aynı şey değildir; iktidarı ve tahakkümü bilinçle kurgulayan, rakip gördüğünü şehvetle ötekileştirenler kaleme alınmalıdırlar.

Robert P. Finn Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnû’unu didik didik eder, kullanılan “incelikli ve şaşmaz imge”leri gösterir, Bihter’in intiharından hemen öncesi üzerinde özellikle durur. İlgili paragrafın girişi şöyle: “Kendisini aldatmak isteyen bu hain şeyi silkip atacaktı, ölmeyecekti; bu güzel, genç, nefis kadın yaşayacaktı…” Finn’in değerlendirmesi şöyle: “Bu paragrafta da bir imge bolluğuyla karşı karşıyayız. ‘Kendisini aldatmak isteyen bu hain şey’, ‘fallik’ bir imge, tabancadır; özellikle ‘silkmek’ ediminin kullanılışından Behlül’e bir gönderme yapıldığını anlarız.”[1]

Ömer Seyfettin’in “Bomba”sı baştan başa eril dilli. Fiiller çoğunlukla geçişli: daya-, (mandolini), kaldır- (gözlerini), terk et- (mektebi), süz- (zevcesini), korkut- (bizi), kımıldat- (eteklerini), it- (kapıyı), salla- (başını)… Magda’yı kocası Boris de, Boris’i alıp götürmeye gelmiş komitacılar da zevk aracı olarak görür. Dahası Ömer Seyfettin için de kadın, dişidir, dişiliğiyle de sanki övünür: “Magda memnuniyet ve saadetten tatlı bir baygınlık hissediyordu. Kocasının bacaklarını sıkan dolgun bacakları gevşedi. Kolları yanına düştü. Gözleri uzak hayallere bakıyordu. Boris yine onu kucağında sıktı. Dudaklarından öpmeye başladı.” Paragraftaki, sesçe silk- fiiline yakın iki sık- fiili ne tesadüf ne de mükerrer. Bile isteye kullanılmış. Öncesinde de üç kez geçmekte: “Boris diğer eliyle karısının kabarık memesini tuttu. Bütün avucunu dolduran bu yumuşak ve nefis kabarıklığı yavaş yavaş, dalgalandırarak sıktı.” İkincisi: “Genç kadın iri ve çıplak bacaklarını kocasının kavi bacaklarına dolaştırdı. Sıktı.” Üçüncüsü: “Magda kocasının bacaklarını daha ziyade sıktı, dönerek boynuna sarıldı.”  

“Bomba”da ve Ömer Seyfettin’in daha pek çok öyküsünde (Beyaz Lale, Nakarat, Tos…) kadın tahrik edendir. Enstrümandır. “Boris mandolinini kucağından bırak(ır)”, sosyalizme inancını yitirmiştir, Makedonya’dan Amerika’ya kaçma hazırlığı içindedir, anlatır; Magda ise gece, rüzgâr ve köpek havlamalarından tedirgindir, bu şartlarda bile bakın ne yapar: “Ayağa kalktı. Boris’in boynuna atıldı: ‘Ah, yatalım!’ dedi, ‘Böyle acı şeylerden bahsetme.’ / Boris, kolunu Magda’nın beline, kalçasının üzerine koydu. Onu kucağına çekti, oturttu.” Magda, komitacılara Boris’i sorarken de adeta tahrik edicidir: “Koştu. Raçof’un ayaklarına sarıldı. Öpmeye başladı, ağlayarak istirham ediyordu: ‘Gaspodin! Boris nerede? Ah, Boris nerede?’” Öykünün kökten eril dillileri komitacılardır. Hakaretti, alaydı, tacizdi, saldırıydı hiçbir dışlayıcı fiili esirgemezler Magda’dan: “(Raçof) cansız bir yumak gibi Magda’yı (arkadaşlarının) kucağına attı. Bu iki kuvvetli herif bu nefis kadına yapıştılar. Bir tanesi eteklerini kaldırmak istiyordu. Diğeri daha fena sarhoştu. Dişleriyle, avucunun içinde tuttuğu bu güzel başın yanağını ısırmıştı.”

Milliyetçi ideoloji ile eril dil yahut ataerkil sistem elifi elifine örtüşmekte. Örneğimiz, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun “Üzümcü” adlı öyküsü. Müftüoğlu, karpuzcunun sesini “daha dik, daha iri bir ses” ile ve “Çaaavuuuş!” diye cevaplayan bir üzümcüyü çıkarır okurun önüne: “Sesi kadar yüksek vücudu, değirmi ve kır sakalı, açık ve yanık göğsü, kalın tozluklu baldırları, saf çehresi, arkasında seksen okka çeken iç içe geçmiş küfesiyle bu erkeklik heykeli şimdi karşımda duruyordu.” Buradaki fiilin (dur-) eril dil açısından önemi yok. Fakat “erkeklik heykeli” önemli bir tamlama. Anlatıcı, üzümcüye sorar: “Baba, sen kumanda eder gibi üzüm satıyorsun. Sesin gürlüyor.” Şu iki fiil de önemli: kumanda et-, gürle-. Yan sokaktan bir sebzevatçının sesi gelir: “Çalı fasulya, kemer patlıcan!” Bu ses, üzümcününkiyle karşılaştırılır:  “‘Çaaavuuuş!’ avazının yanında bu yıpranmış, çatlamış sesler ne kadar aciz, ne kadar pest kalıyordu.” Sıfatfiiller “öteki” içindir, olumsuzluk ondan. Oysa yol kenarında oturmuş dinlenirken bile “kuvvet abidesi”, ayrıca “mütekebbir”, ayrıca “mütehakkim”dir üzümcü. Hayran kalır anlatıcı: “Bir ulu çınarsın ki kırılır eğilmezsin, ölür inlemezsin.” Ve final: “Sen Şark’ın kınına giremeyen bir kılıcısın; döğüle döğüle tavlanır, vurula vurula kırılırsın. Yine her parçadan bir kıvılcım, her kıvılcımdan bir şimşek çıkar! İlahi bir kuvvetsin, ebedi bir feyzin var, ey Türk.”

Bu öyküde, vücut kadınlığı yok. Ama dili gayet eril. Toplumsal cinsiyet kurgusunda kadınla tabiat birdir, tahakküm altındadır, “Üzümcü”de bu da yer alır: “(Üzümcü) Marmara’nın dalgalarına, karşıki sahile, mavi göğü, lacivert deniziyle, altın köpüğü renginde güneşinin ışığıyla, mavi gözlü, sarı saçlı bir kıza benzeyen sevimli, sevgili yurdumun taşına toprağına derin derin baktı. Bu bakıştaki esrar, bu bakıştaki feryat, memleket için ‘Allah dedim, yatağana dayandım / Ben senin için al kanlara boyandım’ beytinin mağrur bir meali idi.” Memleket için, hayır toprak için, hayır “sarı saçlı kız” için edilen hamle bıçaklı ve al kanlıdır ve tabii ki mağrur –mutlaka görülmeli.

Kadının yeri hemen bütün öykülerde ev’dir. Halit Ziya için de böyle. “Mai Yalı” öyküsündeki kaptan uzaktan gördüğü bir yalıyı satın almak hayali kurar önce, daha sonra da balkonunda yine uzaktan görüp âşık olduğu kadınla evlenir yine hayalen. Yirmi yıl öncesini hatırlar. “[A]nesiyle kız kardeşini Yenimahalle’ye getirmiş, orada küçük bir eve yerleştirmişti. Her akşam son seferini bitirdikten sonra eve koşar, orada ruhunu ve başını dinlendirirdi.” Kız kardeşi evlenir: “[O]nu bir istihkam subayına vererek, annesiyle birlikte göndermek  zorunda kaldıktan sonra…” Erkek, öznedir burada. Kadınsa, verilen’dir, gönderilen’dir. Nesne. Erkek, kurar. Kurgular. Kadına sormak, danışmak aklına bile gelmez. O kadar ki evleneceği kadının ve olacak çocuklarının kıyafetine kadar dizayn eder erkek: “Karısıyla beraber geceleri rıhtımda ay ışığına çıkacaklardı. Eşinin hoş bir giysisi, başında ipekten ince bir örtüsü olacaktı. Çocuğu da yanlarına alacaklardı. Üstelik, gecenin ıslaklığından nezle olmasın diye çocuğa, bir başlık giydirmesi gereğini bile düşünüyordu.”

Reşat Nuri, “Porselen Çay İbriği” adlı öyküsünde zarif bir düğün hediyesi bakınan, ama üç mecidiyeden fazlasına kıyamayan Murtaza Efendi ile hırdavatçı Murdehay Efendi’yi çarşıda, ayaküstü konuşturur: “‘Sorma Murdehay Efendi, derdim var.’ ‘Hayırola?’ ‘Bizim Mümeyyiz İzzet Bey yok mu? İşte o, yarın kızını gelin ediyor.’ ‘Kime veriyor?’” Kadın Reşat Nuri’de de “verilir” bir nesnedir. Dahası kendi iradesiyle gelin de ol’maz, ol-a-maz, ancak ve ancak ed-il-ir. Hırdavatçı Çin işi ama kırık bir porselen çay ibriğini allem kallem elli kuruşa satar; hediye düğün evine Bekçi’yle gönderilecek, Bekçi’nin yolda kırdığı izlenimi yaratılacaktır. Murtaza Efendi, karısını tembihler: “Yahu, yarın bir hastalık bahane edip düğüne gitmeyeceksin. Sen ne kadar olsa kadınsın. Elin işe yakışır. Şu kırık ibriği dikkatle sararsın, anlıyor musun? Sonra Bekçi Mehmet’i çağırır, teslim edersin.” Kadınlık, “ne kadar olsa kadın” ölçütündedir bu öyküde, yetenekleri ellerinin işe yakışırlığıyla sınırlıdır. Ötesi risklidir. Kadın Bekçi’yi şöyle tembihler: “Aman dikkat et. Bu, ince şeydir. Çabuk kırılır. Zaten üç parça. Bir yere çarparsan tuzla buz olur, sonra. Hem sen de Mümeyyiz’in hizmetçisine böylece tembih et.”  

Demir Özlü “Boğuntulu Sokaklar”da denize inen kimi birbirine paralel, kimi dik yığın yığın sokağı anlatır. Minareli, kiliseli sokaklardır. Evler Rum ve Ermeni yapısı taş evlerdir. Görünüşte sokaklardır anlatılan. Fakat “beyaz yüzü, kara saçlarıyla (anlatıcıya) bir şeyler anlatıp duran kadın” görünene şüphe düşürür. Fakat şu cümle: “Tombul gövdesiyle yaslanmıştı bana, kara deri giysisi, kara saçları, beyaz, çılgın yüzüyle. Hangi sokak bu? Birbirini dikey kesen kaçıncı sokak?” Evet, yaslanan hangisi? Sonra o yaslanan’la sokaklara girer anlatıcı, “bir duvarı ortasından bölen bir kapı önüne gel(ip)” içeri bakarlar. Kilisedir. “Çok önceden kendini duyuran bir tedirginlikti, anlatmak istediğim” der kadın. Gecenin içindedirler. “Elleri kilisenin avlusuna açılan kapının demirlerine kenetli” olarak öper kadın. Der ki: “Hiçbir süre bir beraberlik kuramayacağız. Hiçbir insanın hiçbir insanla beraberlik kuramayacağını biliyorum. Bu bağlar çoktan koptu.” Peki, bağlar erkekle kadın arasında mı kopmuştur? Kurulamayacak beraberlikler de yine onlarınkiler midir? Demir Özlü, kadından çok, öteki kılınmış başka özneleri hatırlatıyor öyküsünde. Kadın simge. Ayrıca, eril dilin de –Demir Özlü kadar- farkında.

Necati Tosuner “Kambur”da dönüşlü fiilleri hatırlatan bir insanlık halini kaleme alır. Yaptığından öznenin yine kendisi etkilenir bu fiillerde: “Giy-in-di-m”deki gibi. Öyküde de anlatıcı kendinden şikâyetçidir. Hem öznedir hem nesne. Ya da şöyle: Ötekileştiren de kendidir, ötekileştir-il-en de. Haliyle dile de yansır bu ikili durum: “Bana niye kızıyorsun anlamıyorum. Hiçbir şey bildiğim yoktu, küçüktüm. Biri senin sırtına yapışırdı beni. (…) Sonra birlikte büyüdük işte. Doğru, benim yüzümden biraz geç büyüdün, kısa kaldın, ama bana niye kızıyorsun, seni ben seçmedim ki. (…) Sen hiç sevmedin beni.  Hep kızdın, gün geçtikçe daha da büyüdü kızgınlığın. (…) Bir sen mi, hiç kimse sevmedi. Yüzlerini buruşturup geçtiler hep. Hadi onlar neyse ne, sen sevmeliydin. Sevmelisin. (…) Biliyorum, tiksiniyorsun benden. Ağız açarsan bana sövmek için açıyorsun sanki. Daha olmadı mı, aynanın karşısına geçip yumrukluyorsun beni. (…) Öyle, belki öyleyim, çirkin bir çıkıntıdan başka şey değilim belki. (…) Sanki insanların pek pek sanki güzellikleri akıyordu da. (…) Yok, bütün bütün aldırmıyorum değil, kuduruyorum kiminde, kuduruyorum. Hani, ‘pis kambur’ demiyor musun, yumruğu, içeri geçeyim, vur vur… geçeyim içeri ve bitsin. Bitsin ve sen kurtul. (…) Yazdır, herkes sırtını yakarken güneşte, sen örter de örtersin. Gizli bir şeymiş gibi. (…) [G]eçen günküne ne demeli? Kötülük olsun diye yapmamıştır onu. (…)  Öpüyor ve soyuyordun kadını. Nasıl sevindim, ‘Eh, şeytanın ayağını kırıyor’ diyordum. (…) Seninle nasıl sevişilirliğini nerden bilsin? O iş hep öyle yapılır sanıyordu belki. Seni soymak istedi. İşte o ara benim üstümde dolaştı eli. Bir kadın eli… düşünebiliyor musun? Avucunun içiyle, parmaklarının arasıyla okşayacaktı ve tırnaklarını geçirecekti zayıf derime ve sert kemiğime ve… Kim bilir ne sandın. ‘Bırak, dokunma bana!’ diye bağırdın kadına. (…) Dokunmaymış… ‘E, su koyverme be!’ dedi kadın. ‘Ne yani, niye geldik buraya?’ Öyle ya… Perdeleri hep kapalı durur bir oteldi.” Alıntı daha uzatılabilir ama gereği yok, bu kadarı yeter.

Eril dili bilinçle değil, kamu malı olduğu için alan ve alıp kendiliğinden erkekler gibi kullanan kadınlar var bir de –hayli ironiktirler. “72. Koğuş”un kadınları böyledir örneğin. Çamaşırlarını yıkadıkları mahkûm erkeklerin hasretini çekerler: “Ah şimdi laf söz anlamaz, vurdumduymaz kilitler insafa gelip açılsa da, besiye çekilmişe benzeyen azgın boğalar üstlerine saldırsalardı.” Dereköylü Hatice: “Ah! Hani o günler?” Fatma: “Bizi parçalarlar tekmil.” “Parçalasınlar kız, etimi lokma lokma etsinler.” Gardiyan kadın: “Ne o gene, aygır kokusu almış kısrak gibi kişnediniz?” Utanılacak durum mudur bu! Nedime: “Erkek diye taşa saplanıyoruz açıkçası!” O sıra Bobi gelir bir kucak kirli çamaşırla, Nedime “çapkınca bakar”, Bobi’ye: “Ne o gene orospu çocuğu?” Çamaşırlar Fatma’yadır, “Kimden?” diye sorar. “Kaptan’dan.” “Kaptan mı? O da kim?” “Kilimci. Ulan asıl para babası bu şimdi!” “Yeni mi düştü?” “Yeni düşmedi ama yeni kalınlaştı.” Kaptan’la Fatma’yı revir koridorunda karşılaştırır Bobi. Fatma koğuşa döndüğünde Kaptan’ın çirkinliğini anlatır da anlatır. Nedime:”Sen yarın çıkıp gidecek, sevgiline kavuşacaksın. Biz? Biz ya? Değil Kaptan, yetmişlik olsun razıyım kızım. Yeter ki yanı başımda cigara içsin, geceleri erkeksi erkeksi koksun yanımda.”

“72. Koğuş” eril dilin her çeşidine sahip bir uzun öykü. Şöyle ki, kadına “sahip olunur”, kadının görevi “çocuk doğurmak”tır, Köylü sigarasının paketi “kız gibi”dir, bütün mahkûmlar “Anam avradım olsun!” diye küfreder, oysa Sölezli, “bir kadın yüzünden” yatmaktadır. Bir de hikâyecik: Bobi mektup yazar, Fatma’danmış gibi Kaptan’a getirir, Kaptan Fatma’nın hayali iledir: “Demek bu pusulayı o yollamıştı? Onun bembeyaz, yumuk yumuk eli yazmıştı demek? Bu eli, nasırlı, kocaman avucu içinde sıkmışçasına, titredi.”

Öykü kahramanları içinde, eril dili erkeklerden emaneten alıp fakat erkeklere oyun kurarak kullanan kadınlar da var –dilin tadını çıkarıyorlar. En oyuncusu, yine Orhan Kemal’in “Eczanedeki Kız” öyküsünde. Eczane ile laboratuar arasında mekik dokuyan mavi eşarplı, soluk kurşuni mantolu bir kızcağızdır. Yanında iki oğlanla gelir, eczaneye varmadan ayrılırlar. Oğlanlardan güleç olan, “Kafese girdi sayılır” der; diğeri “Bir arkadaşı varsa söyle de onu da bize tavlasın” demek ister, diyemez. Çeyrek saat sonra kız yine yoldadır; birkaç gündür ahbaplık ettiği sarı bir oğlan peydahlanır bu defa, “Sinemaya gideceğiz değil mi?” diye sorar, “Kabil değil!” der kız ve laboratuar sokağına sapar; delikanlının aklından kızı tokatlamak geçer, gecikmiştir, mırıldanır: “İnek!”  Laboratuarda Erol vardır, “Bugün gene harikasın!” der. “Sahi mi?” “Şerefsizim ki!” “Var mı?” “Ne?” “Şerefin!” Gülüşürler. Müdür, gözlüğünün gerisinden sertçe bakar ve söylenir: “Terbiyesiz!”. Oysa kız güzeldir, bir gelişinde, gözlerini “kızın yüklü göğsüne dikmiş, ‘Çok güzelsin!’ de demiştir” ama kız “pas vermemiş”, ilave olarak da “Saçlarından utan!” cevabını yapıştırmıştır.  Dönüşünde, “hiç tanımadığı, hırpani bir oğlan” askıntı olur: “Hoy dalayum!” “Sahi mi?” “Tecrübesi kolay da.” “Ne duruyorsun?” Eczaneye girer kız; hırpani, “ekmek çıkacağını” anlamıştır, eczane önünde yukarı aşağı gider gelir, içeri girer, kıza yılışır: “Diş macunu.” “Çok lazım mı?” “Yok canım.” “Ya? Dalmaya mı gelmiştin yoksa?” Eczacı, başını gazeteden kaldırıp görünür; kız dolaplara döner; hırpani delikanlı yutkunarak çıkar. Kızla sinema hayali vardır hâlâ, berberde çalışan bir arkadaşına da, “Bir tane yakaladık!” diye söz eder kızdan. “Ne? Gaco mu?” “Eczanede çalışıyor. Öyle numaracı ki. Sinemaya götüreceğim. İstersen birlikte gidelim. Belki de arkadaşı vardır. Onu da sana. Ha?” Eczanenin önüne gelirler, kız elinde kutularla çıktığında yanaşırlar; kızınki “Sennen sinemaya gidelim!” der. Kız sallar: “Bir mani çıkmazsa…” Sevinçten çıldırır delikanlı: “Namussuzum bir sefer konuştum, şıp, tavladım!” Kız, böyle dalgacı bir kız. Fakat paydosta bu hali kalmaz. Sevgilisi Feridun “işsiz güçsüz takımından, yumruğuna sıkı” biridir, kahveciye iki buçuk lira borç yapmıştır, kız para getirecek borç kapatılacaktır. “Ne haber? Yok mu?” “Eczacı dedi ki…” “Eczacı mı? Yok mu yani?” Kıza iki tokat, basar gider Feridun.     

Eril dilin tadını çıkaran öykü kahramanları olduğu gibi öykü yazarları da var. Haldun Taner bu yazarların başında geliyor galiba. “Allegro ma non troppo” adlı öyküde vurulduğu kızı yaşlı keman hocası Linowsky ile sevişirken gören bir delikanlının toyluğunu ve yıkılışını anlatır, öyle anlatır ki okur da çıkarır eril dilin tadını. Şimdi Mathilda, tadımlık olarak: “Yün bluzunu aşağı doğru çekip turunç memelerini büsbütün ortaya çıkararak piyanonun yanına öyle bir yaklaşması vardı, ders almak bir yana, sade bunu görmek için saatine dört kâğıdı seve seve verirdiniz. Hele yaz akşamları çorapsız ve kısa kollu geldiği günler…” Ya sevişmeleri: “Hiç unutmam, pencerenin önündeki maroken koltuğa oturmuş, kucağına da… Mathilda’yı oturtmuştu. Sağ eli kızın gerdanında, sol kolu bir kobra yılanı gibi sımsıkı kalçasında… Ve sarı açları şelale gibi koltuğun kenarına dökülen Mathilda gözlerini kapamış, dudaklarını, daha henüz hiç kimseye vermediğini sandığım o körpe dudaklarını, bu çipil Rus’un çürük diş kokan nefesine terk edivermiş.” Ve finalden: “Kadın denilen mahlukun keman gibi, hatta ondan da kaprisli bir enstrüman olduğunu, onun da olanca hüner ve güzelliğini ancak ve ancak virtüöz ellerin emrine verdiğini öğrenişim çok sonralara … rastlar.”

Kadın, Ömer Seyfettin’in “Bomba”sında da enstrüman’dır, fakat Haldun Taner –galiba- art niyetsiz yaklaşır. Yahut şöyle: Çingene’ye Çingene densin isterim. Çingene’yi Roman yapmak, yanlışı yok etmiyor, bilakis katlıyor. Turgut Özakman’ın “Ocak”ındaki kızcağız, canına tak eder, ayağının aksaklığını hiç mi hiç dile getirmeyen ev halkına, “Topal deyin bana!” diye başkaldırır bir gün –benim istediğim de böyle bir şey.

Diyeceğimi dedim ama hâlâ bir eksiğim olduğu hissi içindeyim. Nerede? Bilsem!

Bu “fiil” çok su götürür! Doğrusu, Hatice Meryem’inki belki: “Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun”. Nedir o? İroni.

Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

 


[1] Robert P. Finn, Türk Romanı (ilk dönem: 1872-1900), Türkçesi: Tomris Uyar, Bilgi, Ankara, 1984, s. 183-184.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....