Menü
EMEK ÖYKÜLERİ, SİYASET VE SOL  Heceöykü, Sayı: 9, Temmuz-Ağustos 2005
Hece Yazıları • EMEK ÖYKÜLERİ, SİYASET VE SOL  Heceöykü, Sayı: 9, Temmuz-Ağustos 2005

EMEK ÖYKÜLERİ, SİYASET VE SOL  Heceöykü, Sayı: 9, Temmuz-Ağustos 2005

 

Sennur Sezer’le Adnan Özyalçıner’in hazırladıkları Emek Öyküleri adlı dört ciltlik antolojide[1] 20. yüzyıl Türk edebiyatından 69 yazarın 75 öyküsü yer almakta. Fakat, yazarları, ilk öykü kitaplarının yayım tarihlerini esas alarak yüzyılın 20’şer yıllık dilimlerine yerleştirdiğimizde dikkat çekici bir durumla karşılaşıyoruz. O da şu: 1900-1919 diliminden tek bir yazar girer antolojiye: Refik Halit. Öyküsü de “Sus Payı”. 1920-1939 diliminden 8 yazar vardır antolojide. 1940-1959 diliminde sayı 21’e yükselir, 1960-1979 diliminde de adeta bir patlamaya işaret edercesine  33’e çıkar. Antolojiye ikişer öyküleriyle giren 6 yazar da zaten bu son üç dilimdedir; dilimlerdeki öykü sayısı da böylece 10, 23 ve 35 olur. İlginçtir, 1980-1999 diliminde sayı birden 6’ya, 1920-1939 diliminin de gerisine düşer.   

1920-1939 dönemi yeni bir devletin kuruluşuyla geçer. Heyecan yüksektir. Bu dönemin öyküleri bu heyecanla açıklanır bence. 1940-1959 dönemi, küre genelinde II. Dünya Savaşı’na ve sonrasına denk düşer, ülke özelinde de hem Tek Parti hem de demokrasi yıllarına. Geçim sıkıntısı, bunalım, faşizm, Demokrat Parti’nin keyfi yönetimi, antidemokrasi, istimlakler ve imar hamleleri… dönemin özelliklerindendir. Emek öykülerinin bu dönemdeki artışı dönemin hareketliliğinden ve bu hareketli hayata farklı yazarların farklı yaklaşımlarından olmalı. 1960-1979 dönemindeki patlama ise 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamındandır. Gerçi çok görecelidir bu özgürlük; ama ideolojik safların önceki döneme göre daha belirgin olup eleştiri, analiz ve önerinin keskinleşerek arttığı da kesindir. Bu siyasallık öyküye de yansır.

Emek öyküsü, emeğe ve emekçiye adanmış öyküdür. Merkezine bunları alır. Köyde, şehirde, tarlada, fabrikada, pazarda, sokakta, kahvede, evde, sofrada, yatakta… emeğin ve emekçinin ahvali nasıldır? Anlatır. Diyeceğim, hayatın her alanıyla ilgilidir. Başka öykülerden farkı şurada: Bu öykünün hayat algısını maddi ilişkiler belirler. Yani üretim, mübadele (değiş tokuş) ve zenginliğin paylaşımı. Bunlara bağlı olarak, mülkiyet ve egemenlik de girer devreye. Kişilerin sevgileri, öfkeleri, merak ve hayalleri, kullandıkları dil, üzerlerindeki giysi, bulundukları mekânlar ve karşıtlarıyla yaşadıkları hep bu açılardan öykülenir. Adalet Ağaoğlu’nun, “Faşizm, bir bakışla başlar” sözünü hatırlayalım. Faşizm, belli maddi ilişkilerin belirlediği bir ideoloji şüphesiz; ama sıradan iki insan arasındaki bir bakışla da başlayabilmekte. Maddi ilişkilerin günlük hayata ve kişiler arasındaki ilişkilere yansıyışı vurgulanıyor bu sözle. Bu yüzden emek öyküsü, emeğe ve emekçiye adanmış öykü ise de onlarla sınırlı değildir. Ama “sol”dadır.

Mustafa Özel, Cumhuriyet dönemini iktisat ve kalkınma açısından üç döneme ayırır ve 1923-1950 arasını “kapitalizme devletçi intibak”, 1950-1980 arasını “planlı liberalleşme”, 1980-2000 arasını da “teknolojisiz modernleşme” dönemleri olarak adlandırır. 

Cumhuriyet’in başlangıçta verdiği izlenim liberalizmin seçileceği yönündedir. Gerçi 1929 Bunalımı ile devletçi bir ekonomi-politik tercih edilir. Devlet, doğrudan girişimci olup temel sanayi alanlarına bizzat girer. Hatta bunu “ulus” yaratma hedefiyle de birleştirir. Kurulan kimi şirketlerin adlarının Etibank, Sümerbank olması bundan. Fakat, liberalizmden de bütünüyle uzaklaşılmaz. Şöyle ki, “genellikle ithalat, taahhüt ve komisyonculuk işleriyle uğraşan bir tür ‘kapıkulu işadamı’” da devletin kanatları altına alınarak yetiştirilir.

“Planlı Liberalleşme” döneminde bu “kapıkulu işadamları” ithal ikamesi aracılığıyla iyice korunur: gümrük duvarları, vergi muafiyetleri, düşük faizli krediler… Ne ki bunca yıllık bunca korumaya rağmen sanayi şirketleri, imzamızı taşıyan bir teknoloji geliştirememiştir; üretimleri de çoğunlukla lisansa dayalıdır ve iç pazara yöneliktir.[2]

Devletçi, dışa kapalı, kapitalisti de kapıkulu bu kapalı devre ekonomi devlete ve onun paradigmalarına bağlı/bağımlı bir emek öyküsü yaratır. Sözgelimi, Osmanlının devamı olmak, adeta reddedilir. O hayatın kişileri öykülerin genellikle negatif figürleridir. Alışkanlıklarıyla alaya alınırlar. Dilleri kırılır, sözcükleri terk edilir. O kadar ki Öz Türkçecilikte 1950 Bunalımcılarıyla solcular arasında hemen hiç fark yoktur. Dahası, solun uzun yıllar cezaevlerinde yatmış yazarları da Türklüğe ve bayrağa vurgu yapar. Bürokrasiye yandaş olup 27 Mayıs’ı alkışlar. Üstelik, antiemperyalizmin gereği olarak görülür bunlar da. Oysa antiemperyalizmin kendisi bile sol için yeterli olmamalıdır. Milliyetçi bir muhafazakâr da pekâlâ antiemperyalist olabilir çünkü. Bu şartlar, 1912’den sonra İttihatçıların “milli iktisat” arayışıyla gündeme gelip gelişmeye başlayan korporatizm’i (meslekçilik) iyice besler. Şöyle ki memuru, esnafı, işçiyi, köylüyü dayanışma içinde tutmayı amaç edinen korporatizm, Ömer Seyfettin’in, Memduh Şevket’in ve Sait Faik’in ahlaklı küçük üreticileri elinde bayrak gibi taşınır önce, sonraları da Orhan Kemal’in, Oktay Akbal’ın küçük ve avare insanlarıyla 1980’lere getirilir.[3]

İstisnalar dışında, Cumhuriyet’in “imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle” hayalinin gönüllüleridir bu insanlar. Cemaatçidirler. Güncel dille söylersek, farklılıklara tahammülsüzdürler. Gerçi liberalizmi anarşik bulurlar, ona tavırlıdırlar. Bu, onları solda gösterir. Ne ki bu bakış bir sınıf temeline de dayanmaz. Bu da onları soldan uzaklaştırır. Bu yaklaşmanın ve uzaklaşmanın çeşitliliğindendir ki adları anılmış veya anılmamış öykücülerin küçük üreticileri ve kendi hallerinde insanları birbirlerinin tıpatıpı değillerdir. Değillerdir ama, temelde –Taha Parla’dan ödünç alarak söylemek isterim- “Gökalp korporatizminin çeşitlemeleri”dir.[4]   

Mustafa Özel’in “teknolojisiz modernleşme” olarak adlandırdığı 1980-2000 dönemi, ekonomi politikaları açısından önemli, ama o ölçüde öykü için de önemli.

1980’nin ilk çağrışımı 12 Eylül Darbesi’dir ama, Darbe 24 Ocak Kararlarından ayrı düşünülmemelidir. 24 Ocak, görünüşte bir istikrar programı sunar. Oysa bu onun kısa vadeli hedefidir. Orta ve uzun vadede ise devlet ekonomiden elini çekecek, yerini piyasanın aktörlerine bırakacak, onlar da ekonomiyi dünya pazarına açacaklardır. Neoliberalizmin küre genelindeki yükselişiyle uyumlu bir niyettir bu. Lakin 70’li yılların ikinci yarısında başlayan küresel durgunluk, dalganın liderlerinden Thatcher’in (1979) İngiltere’sinde de, Reagan’ın (1981) ABD’sinde de son bulmamış, toplumsal refah yükselmemiştir. Bunun farkına da iş işten geçtikten sonra varılır: Sovyetler Birliği politika değiştirmiş (glastnost), yeniden yapılanmıştır (perestroika); Berlin Duvarı yıkılmıştır (1989). Türkiye’deki sonuçlar da farklı olmaz: Ekonomi IMF’nin eline geçer. Dış borç büyür. Gelir adaletsizliği artar. 12 Eylül’ün görevi, 24 Ocak Kararlarının uygulanması için uygun zemini hazırlamak, kaybedenlerden gelebilecek tepkiyi “önlemek”tir işte.[5]    

Mustafa Özel’e göre, teknolojilerini geliştirememiş sanayi işletmeleri bu dönemde üretimden iyice kopar. Tefeciliği seçip devlete yüksek faizle borç vermeye başlar. Ülkenin 500 büyük şirketi, gelirlerinin onda dokuzunu bu yoldan edinir. Sonuç ortadadır: Piyasacılık, süregelen reel ekonominin lehine olmamıştır. Ne ki siyasal düzlemde liberal demokrasiyi, kültürel düzlemde de postmodernizmi, yani çokkültürlülüğü seslendiren küreselleşme, hayatın öteki alanları için de lehte olmaz.

Dalganın Türkiye’deki lider ismi Turgut Özal’ın partisinin adeta sihir yüklenilen formülü şudur: “Dört siyasal eğilimi birleştirmek”. 1980 öncesindeki her çeşit çatışmayı (siyasal, sosyal, kültürel) paranteze almak, insanları piyasa performanslarına çekmektir amaç. Büyük ilgi görür. Zaten “çağ atlamak” gibi, “transformasyon” gibi şık ve yeni sıfatlar da yüklenmektedir sürece. Ayrıca reel sosyalizm yıkılmış, reel kapitalizm bir başına kalmıştır; öyleyse konjonktür haklıdır, dedikleri dinlenilmelidir. İlginçtir, akıntıya sol da kapılır, bu kapılışla ufalıp kayba uğrar, seçmeninden ve söyleminden olur.

Çocukluk veya ilk gençlik yıllarını 1980’li yıllarda geçirenler için, hayatın iddia ile yanaşılacak bir yanı yoktur. Bu yüzden bu dönemde siyaset kaba bulunur, içi boşaltılır. Sosyal hayat piyasaya indirgenir. Keza kültür de popüler olandır. Öyküye, hatta bütün edebiyata geçer bu. 80’li yıllarda yazmaya başlayanlar, kendilerini yazarlar daha çok. Kendilerinde simgeleşmiş bir şey değildir yazdıkları. Doğrudan kendileridir. Diyalogsuzdur. Metinden metine gezer, dolaşırlar. Dil olsun, öykünün –pardon metnin- kendisi olsun imkânları zorlanmış olarak gelir okur önüne.  Bazen iyice küçülür, kısalır metin. O alıştığımız eski lezzet, yerini mesafeli bir anlatıcıya, mekanik bir kurguya, soğuk bir nesneye bırakır.

Bunların –istenirse- döneme bağlı açıklamaları yapılabilir tabii: Yazarların kendilerini yazmaları yapayalnızlıklarına işarettir sözgelimi. Diyalogsuzluk asosyalliklerine. Metinden metine geçişleri, hayatın da metin gibi kurmaca oluşuna. Dili ve öyküyü zorlamaları, klasik ve yerleşik olanın dışlanmışlığına. Kimi metinlerin iyice kısalıkları da, fonksiyonları minimalize edilmiş devlete.[6]     

Kimi ürünler, dönemleriyle ilgili analiz imkânı sunar. Nitekim Servet-i Fünunculardan, 50 Kuşağı Bunalımcılarından kalkılarak da dönem analizleri yapılmıştır, yapılmaktadır. Ancak, analize dolaylı yollar sunan ürünlerin emek/hayat açısından olumlu bulundukları söylenemez. Çünkü döneme uyum vardır bunlarda. Dönemi kabul ediş. Benimseyiş. Edilgendir bu ürünler. Oysa bir emek öyküsü hayata/döneme etken olmalıdır. Olup biteni eleştirmeli, hatta dönüştürmelidir.  

Döneme bunca uymalarından olacak ilk öyküleri dergilerde 80’li yıllarda görülenlerden tek bir öykü yoktur Emek Öyküleri’nde. İlk öykü kitaplarını 1981’de veya sonrasında yayımlamış altı yazar vardır: Esma Ocak, Feyza Hepçilingirler, Sulhi Dölek, Ali Balkız, Behzat Ay ve Cengiz Gündoğdu. 1980-1999 dilimi bu yazarlarla temsil edilir. Ne ki bu yazarlar önceki kuşaklardan yazarlardır, gençleri 1980’de 32 yaşındadır; diyeceğim, darbelerle sonuçlanmış olaylı yılları yaşamışlardır. 

Emek öyküsü yazmış bunca yazar varken ve çoğu da sağ iken emek öyküsü –açalım: hatta hayata dair öykü- neden yazılmaz?

Zannım o ki bunun tek sebebi solun –yaygın sol’un- kendini “devlet” merkezli düşünmekten kurtaramamasıdır. Bu tutuculuk onu neoliberalliğe sürüklemekte, fakat bir yandan da “devletin” kırmızı çizgileriyle bağlamakta. Muhalif olarak alternatifimiz ne olmalıdır? sorusu sorulsa, çıkış yolu galiba bulunacak. Bu sorunun cevabı –bence- bugün Türban, Kürt ve Ermeni meseleleri üzerinden verilmeli öncelikle.

Heceöykü, Sayı: 9, Haziran-Temmuz 2005



[1] Sennur Sezer-Adnan Özyalçıner, Emek Öyküleri (4 cilt), Evrensel, İstanbul, 1998-1999.

[2] Mustafa Özel, “Misak-ı İktisadî”yi Niçin Unuttuk?”, Yeni Şafak, 18 Kasım 2001.

[3] Fazlası için bakınız: Necati Mert, “Sol Hikâye: Bir Lamelif”, Tezkire [Türk Solu Özel Sayısı], Mayıs-Haziran 2002, Sayı: 26, s. 135-145.

[4] Taha Parla, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, İletişim, 1989, s. 19.

[5] Fazlası için bakınız: M.Kemal Aydın, Sermayenin Küreselleşmesi, Değişim, İstanbul, 2003, s. 61-79.

[6] Bu konuda güzel bir yazı: Behçet Çelik, “Günümüz Hikâyeciliğine Bakmak”, Varlık, Nisan 2005, Sayı: 1171, s. 6-8.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....