Menü
OYUN VE VAAZ  22 Şubat 2014
Ada'dan • OYUN VE VAAZ  22 Şubat 2014

OYUN VE VAAZ  22 Şubat 2014

 

 

“Son Çığlık” Ali Berktay’ın oyunu. Ayşe Emel Mesci’nin yönetiminde, İzmir Devlet Tiyatrosu’nca oynanıyor. Adapazarı’ndaydılar, 18 ve 19 Ocak’ta iki akşam AFA’da sahnelendi oyun, hayranlıkla izledik.

Edebiyatçı için tiyatro da tıpkı öykü gibi, tıpkı roman gibi metindir. Hiç boşluksuz olmalı ve okunabilmelidir. Çehov böyledir, İbsen böyledir, bizden Turgut Özakman, Melih Cevdet. Metni sağlam oyunlar, kötü de sahnelenseler yıkılmazlar. Peki ya metin gevşekse, kimi yerleri yeterince işlenmeyip zayıf bırakılmış ise? Tiyatrocu pek dert etmez bunu. Tiyatro, sahnedir çünkü. Harekettir. İmkânlarıyla da zengin: dekor, kostüm, aksesuar, ışık, efekt… Metnin potlukları kolektif bir gayretle alınır, boşlukları giderilir. Hatta yeniden yorumlanır oyun. Ek kişiler, durumlar çıkar ortaya. Paylarını artırdığı, kimileyin yazarın da önüne geçirdiği için böylesi metinleri tiyatrocular daha fazla mı sever acaba? Neyse…

“Son Çığlık”, diyeceğini metinden çok sahneyle, tiyatroyla diyen bir oyun. Müthiş gösteri.

13. yüzyılda geçer hikâye. Papalık Oksitanya üzerine Haçlı Seferi kararı alır, Kuzey Fransa’nın baronlarıyla anlaşıp birlikte sefere çıkarlar. Oksitanya, Fransa’nın güneyinde, İspanya’nın kuzeyinde bir bölge. Oksitan kontlarıyla şövalyelerinin suçları büyük: Katharizm’e inanmış insanlara sahip çıkıyor onlar. Katharizm, Hıristiyanlığın ayrılıkçı mezheplerinden. Öyleyse sahip çıkılmamalı. Bu seferle hem ayrılıkçılar yok edilecek hem de Oksitan toprakları ele geçirilecektir işte. Oysa sapkın bilinenler, felsefelerini iyinin ve kötünün dengesi üstüne kurmuşlardır. Öyleyken Engizisyon’un hışmıyla soykırımına uğrarlar. Topraksa düz, dümdüz edilmiştir. Üstünde ne bir canlı ne bir kent vardır artık.

Oksitanlılar ve Katharlar çok dinamik insanlar. Kırım, kıyım görüyorlar, içlerinden yamuklar da çıkıyor hatta, fakat felsefelerini sonuna kadar savunuyor, bugün de bu dirençleriyle hatırlanıyorlar. Dahası, kilisenin inancına karşı çıkardıkları da kendi mezhep inançları olmuyor. İnanç dine aittir, dolayısıyla tartışılmaz, kiliseninki de, mezhebinki de; dünya işleri ise tartışılmak zorunda. İnancı dünya işlerine karıştırmıyor Oksitanlılar. Fena halde laikler. Koronun finalde seslendirdiği, bu yüzden “Özgürlük” oluyor ve oyun şu cümleyle bitiyor: “Bu topraklar hak etti özgürlüğü!”

Oyunun hemen ertesi günüydü. Başlığı İslam medeniyetinin “dinamikler” açısından tanımlanacağı umudunu veren bir söyleşiye dinleyici olduk. Gidelim, dinleyelim diyen bendim, çıkışta özür diledim iki arkadaşımdan. “Dinamik” dendiğinde sizin aklınıza neler gelir bilmem, benim aklıma, hamle ettirici kıpır kıpırlıklar gelir; konu medeniyetse medeniyet, sanatsa sanat, bilimse bilim yerinde duramaz, fırlar; “dinamik” bu içteki, içerdeki gücün adı galiba. Gelgelelim bunlar hiç mi hiç yoktu ilahiyatçı hocanın dediklerinde.  

İslam medeniyeti, din üstünden tanımlanan bir medeniyet. Bunda yanlış yok. Çünkü din de, medeniyet de aynı sülasiden gelmekte: d, y, n. Şehirler bununla kurulur, günlük hayat buna uyularak yaşanır. Hukuk, ahlak, sanat, dil, bizi biz yapan ne varsa hepsi buradan şekillenir. Bunları bilirim. İsterdim ki bunlara eklediklerim olsun o akşam.

Dinlediğimiz, baştan sona vaazdı. Telkin. Nasihat. Hatta övünme.

İslam “hoşgörü”ye, “insan”a ve “sevgi”ye, “akıl” ve “bilim”e verdiği önemle anlatıldı. Dönüldü, dönüldü, bu dendi. Yanlış mı? Değil elbette. Ama bazı sorular var ki onlar akla gelmeli, cevapları da söyleşide yer bulmalıydı.

Mesela “hoşgörü” muteber midir? 90’lı yıllarda SATSO meclisinde bir konuşmamın ardından karıştı ortalık, kendini hakem sanan bir efendi, çıktı kürsüye, gayet yatıştırıcı bir sesle, “Arkadaşlar, tahammül edelim!” dedi. Hayda! Bu ne kibirdir! Sanki ben küçüğüyüm de muhteremin, o da beni bağışlıyor. “Hoşgörü”de de var aynı büyüklenme. Bir dinin insanı bir başka dinin insanına böyle mi bakmalı? Bu bakış “insan”ı sayan, “sevgi”yle bağdaşan bir bakış mıdır? Din savaşlarıyla ve mezhep kavgalarıyla bu saygı sevgi nasıl buluşturulur? Ya “kâfir”? Her din, “öteki” dinin insanını “kâfir” görmüyor mu? Sonracığıma, din’le “akıl” ve “bilim” hiç mi sürtüşmez? Daha nice sorular, sorular.

Cevapları için çalışmak lazım sadece. Ama çok çalışmak. Çalışmalı ve dosdoğru anlatmalı.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....