Menü
BALIK, ŞEHİR, KENT  2 Mart 2014
Ada'dan • BALIK, ŞEHİR, KENT  2 Mart 2014

BALIK, ŞEHİR, KENT  2 Mart 2014

 

 

Bilge Kağan 734’te ölür, Göktürklerin başına oğlu geçer, bir yıl sonra da babası adına bir abide diktirir. Abidelerin dikkat çekenleri altı, büyük ve önemli olanları üç tanedir, biri de bu abidedir. Yazılı taşlardır. 735 tarihli olanın doğu cephesinde kırk bir satır vardır; üstündeki metinde Bilge Kağan konuşturulur.

Yirmi sekizinci satırda dedikleri bugünkü Türkçeyle şöyle: “Bolçuda savaştık. Kağanını, yabgusunu şadını orda öldürdüm. İlini orda aldım. Otuz yaşımda Beş Balıka doğru ordu sevk ettim. Altı defa savaştım … askerini hep öldürdüm. Onun içindeki ne kadar insan … yok olacaktı … çağırmak için geldi. Beş Balık onun için kurtuldu.”

Metinde geçen “balık”,  Türkçenin ta Uygurlara kadar uzanan bir kelimesi. Kökü “bal(mak)”. Bu fiil kökü “ışıma”, “parlama”, “yapışma” gibi anlamlar içeren kelimeler yapıyor, mesela “bal-k-ı-mak”, “bal-k-ır-mak”. Fakat bu kök, ad olarak Moğolcada da var, dahası Kaşgarlı’da da geçiyor, bugüne kadar da anlamını değiştirmeden geliyor: “arıyağı, bal”. “Balık” bu ad kökünden mi acaba? Anlamı da “bal niteliğinde” ya da “yapışkan çamur” demektir belki. Olmaz değil. Çünkü “ev” anlamında da kullanılıyor “balık”. Ne alaka? Evler, çamurdan duvarlarla çevriliyor ya, oradan kinaye –“balçık” da aynı kökten. Anlam genişlemesi sonra da sürer; şöyle ki birçok evin bulunduğu yer için de, yani “şehir” için de “balık” denir. Uygurcada “sığınak”, “kale” anlamı da var kelimenin. “Beş Balık” ise “Beş Şehir” demek olup Uygur Krallığına yaz aylarında başkentlik yapmış şehrin adıdır, hem de Uygurların en büyük beş şehrini işaret eder. Ne yazık ki bu şehirlerden hiçbir iz kalmamış gibidir. Nasıl kalsın! Malzeme çamur-toprak, yani kerpiç, en fazla ağaç. Ahşap. Ağır malzeme de hem niçin kullanılsın! Şehirlerde kıştan kışa oturuluyor çünkü.

Şimdi fark ettim, “başşehir” yerine “başkent” dedim yukarıda. Vaktiyle de “balık”la “kent” birlikte mi kullanılıyordu acaba? “Kent” Soğdcadan kalma bir kelime. Soğdca İran kökenli bir dil. Şimdi ölü. Fakat dokuzuncu yüzyıla kadar bugünün İngilizcesi gibi. Kaşgarlı’nın 1072’de derlediği Lugat’inde haliyle “kent” de geçmekte, Anadolu Türkçesine de Türklerle giriyor. Taşkent, Semerkant gibi Orta Asya’nın köklü kimi şehirlerinde kelimenin etimolojisini görmek mümkün.

“Şehir” Arapçayla, Farsçayla giriyor dile. Aynı harflerle yazılıyor, fakat anlamları ayrı: Arapçası “ay, on iki ay’ın ay’ı” demek, Farsçası ise “şehir”. Farsçadan yine “şehir” anlamında bir kelime daha giriyor, o da “şâr”. XII-XIII. yüzyıldan sonra halk şiirinde görülüyor daha çok. Yunus’ta şöyle: “Bu dünyânın meseli bir ulu şâra benzer / Velî bizim ömrümüz bir tez pazara benzer // Her kim bu şâra geldi, bir lahza karar kıldı / Geri dönüp gitmesi gelmez sefere benzer”. Hacı Bayram’dan: “Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde / Bakıcak dîdar görünür ol şârın kenâresinde”. Pir Sultan’dan: “Yapusu var usul ile yapulu / Hocası var kapusunda tapulu / Bir şar gördüm üç yüz altmış kapulu / Kimin açıp kimin örtmeye geldim”. Kul Himmet’ten: “Dün gece seyrimde bir şâra vardım / Niyaz ile kapıları açılır / Laleli sünbüllü bağını gördüm / Bülbül öter gonce güller seçilir”.

Görülmekte ki kelimeler bir coğrafyayla, bir dönemle yahut bir sınıfla uyum içindeler. Sözgelimi “sagu”, “ağıt” ve “mersiye” dendiğinde yas şiirleri gelir aklımıza, ama ilki bizi İslamlık öncesine ve Orta Asya’ya, ikincisi Anadolu halk edebiyatına, “mersiye” de Divan şiirine götürür. Dahası kelimeler kişinin toplumsal kimliğini de ele verir. “Matbuat”ı, “basın”ı, “medya”yı kullananlar aynı eğitimin, aynı yaş grubunun, aynı görgünün insanları olabilirler mi örneğin?

Allah kardeşi kardeş yaratmış ama keseleri ayırmış diye bir darbımeselimiz vardır, kelimeler de öyledir: Bir dilde aynı anlamda iki kelime olmaz. Biri gider, unutulur. Ya inatçı çıkarlarsa? Komşu dillerden gelen yahut politik nedenlerle devletçe dayatılan kelime, öncekiyle bir süre kardeş kardeş yaşar, bir zaman gelir, kardeşlik sona erer, ama az, ama çok, ama mutlaka anlam ayrılığı çıkar aralarında.

“Kent” Öz Türkçeciliğin hızlı yıllarında bir ihtiyaçla hatırlanıp canlandırılıyor. Sanılıyor ki dile yerleşmiş, öyle ki dilin adeta kendi kelimelerinden olmuş “şehir” terk edilecek. Vazgeçilmiyor “şehir”den. Ama n’oluyor? Giderek anlamca ayrışıyorlar.

Geçmişi, geleneği olan, sakinleri arasında çok özel, kendine mahsus, nasıl diyeyim: nevi şahsına münhasır bir toplum hayatı gözlenen Bursa gibi, Erzurum gibi, Kayseri gibi yerler “şehir”dir de, şehir kenarlarına yahut hazine arazilerine yerel olsun, merkezi olsun encümen kararınca veya alelacele çıkarılmış kanunla kuruluveren uydular “kent”tir. Mühendislik egemendir oralarda, insan değil. Sakin değil.

Bir şehrin adı da şehir kadar eskidir ve hikâyesi bütün dönemeçleriyle adında harf harftir. İktidar sahipleri iktidarlarına güvenip bu adları değiştirmeye kalkarlar zaman zaman.

Beyhudedir. Şehir adlarını hiçbir kuvvet silemez.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....