Menü
ORHAN KEMAL'İN DİLİ, ÜSLUBU VE DİYALOG USTALIĞI  Hece -Bereketli Toprakların Yazarı Orhan Kemal Özel Sayısı- Sayı: 205, Ocak 2014
Hece Yazıları • ORHAN KEMAL'İN DİLİ, ÜSLUBU VE DİYALOG USTALIĞI  Hece -Bereketli Toprakların Yazarı Orhan Kemal Özel Sayısı- Sayı: 205, Ocak 2014

ORHAN KEMAL'İN DİLİ, ÜSLUBU VE DİYALOG USTALIĞI  Hece -Bereketli Toprakların Yazarı Orhan Kemal Özel Sayısı- Sayı: 205, Ocak 2014

 

 

Orhan Kemal’in bir diyalog ustası olduğu bütün araştırmacılar tarafından kabul edilir. Fakat Orhan Kemal dilin genelinde de ustadır: Öykü ve romanlarını dil bilinci ile kaleme alır ve üslubu da kendine özgüdür.

Orhan Kemal, dili kelimeyle değil, cümleyle tanımlar. Oysa eserlerini verdiği dönem (1939-70) Öz Türkçeciliğin, yani kelime devrimciliğinin egemen olduğu bir dönemdir; dışında kalmak, hele karşısında yer almak adeta imkânsızdır. Orhan Kemal’in bu konuda açık bir ifadesi yok. Ancak eseri farklı bir dili, daha doğrusu bir dil bilincini işaret eder. Şöyle ki Öz Türkçecilik, kökeni Türkçe olmayan kelimelerin tasfiyesinden yanadır; önerisi de eski metinlerden kelime derlemek ve Türkçe köklerden yeni kelimeler yapmaktır. Atılan kelimeler halk ağzında kullanılıyor, onca deyimde, atasözünde yaşıyormuş, çağrışımları varmış hiç mi hiç umursanmaz. Orhan Kemal’in ölçütü ise halk ağzı ve konuşma dilidir. Halk, köken hesabı yapmadan kullanır kelimeyi; Orhan Kemal de böyle kullanır. Dile Arapçadan, Farsçadan girmiş kelimeler bile –ki din referanslıdır çoğu, Öz Türkçecilerin hışmına uğramışlardır- eserinde yer bulur. Hem de göstermelik değil, halk ağzındaki kadar çok. Olması gereken budur. Ne ki şaşılası olan da budur. 27 Mayıs ve Milli Birlikçiler için, “Bu yaşıma kadar ben, hiçbir otoriteye böylesine gönül vermemiştim. Sağ olsunlar!”[i] demişliği var çünkü Orhan Kemal’in. Çok yaygın bir hastalığa yakın durduğunu düşünüyorum: Öz Türkçeci elitlerin gözünde 27 Mayıs ihtilaldir, devrimcidir; 12 Mart ve 12 Eylül ise darbedir ve gerici.  Orhan Kemal ise 27 Mayıs’ı övdüğü halde Öz Türkçecilik yanlışına düşmez, onlarla ittifaka girmez. Halkın içinden biri olmak, sanırım, kendiliğinden bir bilinç oluşturmuş Orhan Kemal’de.

Orhan Kemal, Nurullah Ataç Öz Türkçeciliğinin egemen olduğu bir dönemde Ömer Seyfettin’in “sade dil”ini sürdürür, hem de herhangi bir kavgaya, polemiğe girmeden, gürültü patırtı çıkarmadan. Türkçeye başka dillerden girmiş, konuşma diline yerleşmiş kelimeleri “Türkçeleşmiş” sayar “sade dil”. Konuşulan dildir. Halkla kontağı tamdır. Ne ki 1930’lu yıllarda meydan aldırılan Öz Türkçecilikle gözden düşürülür, o kadar ki edebiyatın dili 50 Kuşağı ile, özellikle Varoluşçu/Bunalımcı yazarlarla jargona yozlaşır; Orhan Kemal, hep o “sade dil”i sürdürür, kelimelerini, dinden gelenleri bile “sakıncalı” bulmadan kullanır: Allah, maşallah, lahavle, inşallah, vallahi, billahi, estağfurullah, sünnet-i şerif, takke, tespih, kelimetullah, ahlak, neuzübillah, rahmetlik, namaz, iman, namahrem, haram, Kuran, cenabı Allah, Müslüman, kalubela, günah, selam, Huda, Halik, hayır, ezan, ya Rabbi, şahadetparmağı, ramazan, Rabbi’l-âlemin, sahur, iftar, oruç, Deccal, kıyamet, hatim, fatiha, günah, selamünaleyküm, besmele, takdir-i ilahi, cehennem, namus, ruz-i mahşer, caiz, fitre, zekât, salavat, dua, melaike, tecelli, maazallah, ahret, Hak, cami, tövbe, vebal, şükür, namaz, alınyazısı... Şu var ki ne bu kelimeleri kutsallaştırır Orhan Kemal ne de çağrıştırdıkları hayatı. O hayatın bu kelimelerle iyice öğür olmuş insanlarını da gerektiğinde eleştirir: Örnekse “Arka Sokak”, “Gurbette”, “Delil” öyküleri.[ii]

Orhan Kemal, Öz Türkçecilerin kelimelerini kullanmadı değil, kullandı.  Ama dönemi yazarların duyduğu mecburiyeti duymadan kullandı. Kanlı Topraklar’da “tilcik”i bile kullandı.[iii]  Öz Türkçecilikle alıp veremediği yok. Her kelimeye açık. Son öykü kitabı Önce Ekmek’in son öyküsünün adı da “Uzman”dır. “Mütehassıs” eski mi bulunur? Hayır. Öyküde “mütehassıs”ın yanı sıra eskinin daha nicesi yer alır: küfür, haz, neşe, gaddar, akıl fikir, hayır cemiyeti, zarif, bilakis, zeki, memnun, meşgul, taahhüt, isyan, harika, tecrübe...   “Tanrı” kelimesi de –atlamadıysam eğer- onca öyküden “Dümenci”de geçer bir tek: “Bu devirde kaldı mı senin gibi saf, temiz, kocasını küçük Tanrı sayan kadın?” Alanın din-dışı, anlamın “tapınılan kişi” olması nedeniyledir. Yoksa diğer öykülerinde Orhan Kemal “Allah”ı tercih eder hep. Tahmin edilir ki yerleşmiş Batılı kelimelerle de sorun yaşamaz.  Bu tutumuyla Falih Rıfkı Atay ve Haldun Taner’i hatırlatır.

Orhan Kemal’in sadece kelimelerini değil, onların öbeklere, cümlelere dönüşmesini de “sokak” belirler. Hatta hikâye bile “sokak” gözetilerek kurgulanır, sunulur. Öyle bir üslup ki dilbilgisi açısından hünerli bulunmayabilir, ama hayatla buluşması elifi elifinedir.

Hayatı gözler Orhan Kemal, tanıklığını da öykü, roman ve oyun olarak paylaşır. “Gözlem” ve “tanıklık”a “sadelik” eklenir bu aşamada. Özeti “rahatça anlaşılma”. Rahatlığın “kökü Türkçe olan kelimelerden” sağlandığını, sanatçıların görevinin “yabancı kelimeler ve kaidelerle paçal olmuş dili arıtıp durultmak”[iv] olduğunu söylese de, eseri yazarı yalanlar. “Sade dil” ile yazar Orhan Kemal, “arı Türkçe” ile değil.

Yöntemi klasiktir: giriş, gelişme, sonuç; tiyatroda da serim, düğüm, çözüm. Amacı toplum hayatının gerçekleridir, onu hemen hiç katışıksız anlatır Orhan Kemal. Duygularını katmaz, katıp da anlatıyı mistikleştirmez. Ne de tasvirleri uzatır, sıfatlara, zarflara boğar. Anlatıcısı hikâyede yer alan bir figür değil, hikâyeyi izleyen, gözleyendir genellikle. Mekân olsun, kişiler olsun, yaşananlar olsun izlenebildikleri kadar çıkarılır okur önüne. Metnin bütün içeriği: mesajı, duygusallığı, kişilerin iç dünyaları müdahalesiz verilir. Nesnel. Kimi öykülerinin röportaja yakınlığı bundan mıdır? Cümleleri de ta Ekmek Kavgası’ndan, Baba Evi’nden (1949) beri konuşma dilindeki gibi kısa kısadır, hiç değişmemiştir. Yalınlık, duruluk, özentisizlik de yanı sıradır. Örnek Ekmek Kavgası’ndaki “Uyku” öyküsünden: “Saat ikide, bir saatlik yemek paydosu verildi. Çocuk Sami kömür ambarına indi. Ambar karanlıktı, rutubetliydi ama, toprak serindi. İri bir maden kömürü parçasını başının altına alıp yorgun vücudunu toprağa bıraktı, hemen uyudu. Düdük sesleriyle uyandığı vakit, kontroller ellerinde elektrik lambaları çocukları işbaşına kovalıyorlardı. Sami de kalktı, kaburgaları rutubetten buz kesilmişti. Makinesine geldi.”

Dili, sokak için, sokak gerçekliği için kullanır Orhan Kemal. “Hayat okulu”ndan yetişmiştir; üslubunu hayata, gerçekliğe adar. Dilinin şiveli olması bundandır. Eleştirilmesine rağmen vazgeçmez şiveden. Azaltır ama sürdürür. Şivenin kurmaca kişilerce yapıldığını söyleyerek savunur kendini. Onları böyle konuşturarak uyardığına inanır. Dahası, “Yanlış konuşuyorsunuz. Doğrusu benim verdiğim örnektir. Benim gibi konuşun” demeye getirdiğini düşünür.[v] Murtaza’nın ana kahramanı, Orhan Kemal’in en sevimli karakteridir. Kraldan fazla kralcı bir vazifeperest. Disiplin adamı. Gayretkeş. Fabrikada gece bekçiliği yapmaktadır Murtaza; işini kutsallaştırmış, en yakınlarına bile bela etmiştir. Öyleyken sevimlidir. Neden? Hem yerlidir, içimizden biridir o, hem de Adnan Binyazar’a referansla Don Kişotvari çelişkiler içindedir. Fakat Yanyalı göçmen şivesinin getirdiği mizah da unutulmamalı. Murtaza’nın sevilmesinde bunun da hayli payı var: “Ferhat’ı uzun uzun gözden geçiren Murtaza: ‘Oldu mu?’ dedi, ‘Oldu mu Ferhat? Beğenirsin yaptığını? Bilirsin dururuz ne büyük mesuliyetler altında. Bilirsin nedir vazife? Bilmezsin. Bilmezsin, çünkü görmedin kurs, almadın büyüklerinden sıkı terbiye; görseydin kurs, alsaydın sıkı terbiye, bilirdin nedir vazife. Vazife bir sırasında gelmeyecek çişin, kırpmayacaksın gözünü, düşünmeyeceksin evladını, demeyeceksin ciyerparem! Bilirsin ettiler teslim bize ne büyük vazife? Edersin takdir? Yoksa edemezsin?”

Argo da vazgeçemediklerinden. O kadar ki Orhan Kemal atlanarak bir argo sözlüğü yapılamaz, yapılırsa eksik olur. Hulki Aktunç’un  Büyük Argo Sözlüğü’nde Orhan Kemal cümleleriyle örneklenmiş başlıkların çokluğu buna kanıttır –aradan seçilen herhangi bir veya birkaç harf de bunu görmeye yeter: pandispanya, pandispanya çocuğu, parça, pasa etmek, peynir ekmek gibi yemek, piyango, piyasaya almak, piyizlenmek, posta, poyraza çevirmek, sağlam, santimci, seferi olmak, sepetlemek, serseri mayın, sıfır numara, sıkı, sızaki, sokmak, sota, söğüt yaprağı, sökmek, sübyancı…

Orhan Kemal’in eseri üç hayatta öbeklenir: a) kendi ailesi, b) Adana’daki toprak ve fabrika işçiliği, c) İstanbul’da günlük yaşam. İlk ikisinde “ekmek”in ve gözlemin baskın, üslubun da buna uygun olduğunu söyler Tahir Alangu; fakat Hanımın Çiftliği’nde ekmeğin yerini “aşk” alır, sonrasında da sürer bu soy maceralar.[vi] Tahir Alangu, Müfettişler Müfettişi için de olumlu yazmaz. Roman, “eski roman geleneklerinin ölçülerine uy(maktadır)”. Hatta “Orhan Kemal’in bütün son romanları” için geçerlidir bu. Tipler fazladır. Olaylar enstantaneler halinde ve yüzeydendir, çok zaman diyaloglarla yürür. “Sinema göze alınarak hazırlanmış” gibidirler.[vii] Çalakalem izlenimi bırakırlar. Roman kişileri arasındaki adeta anonimleşmiş ilişkiler, kurgu şipşaklığı, fakat buna rağmen diyaloglarla sağlanan rahat anlatım, tefrika romancılığının da özelliklerindendir. Orhan Kemal, ev geçindirmek için yazmak, gazeteye her gün bölüm yetiştirmek zorundadır; tefrika romancılığıyla İstanbul’a göçünden sonra buluşur. Murtaza 1952’de, Hanımın Çiftliği 1956’da “Vatan”da; Bereketli Topraklar Üzerinde 1953’te, Vukuat Var 1954’te, Dünya Evi 1956’da, Eskici ve Oğulları 1958’de “Dünya”da; Devlet Kuşu 1957’de “Ulus”ta, Sokakların Çocuğu 1960’ta “Son Havadis”te tefrika edilir.

Orhan Kemal’in yine ta baştan beri sağlam ve fonksiyonel olan diyalogları, senaryo tarzını da çağrıştıran bu son dönem romanları ile iyice işlerlik kazanır. Orhan Kemal’in en yetkin eseri Bereketli Topraklar Üzerinde’dir; Berna Moran, Orhan Kemal’in romancılığındaki ilerlemeyi, bu romanın ikinci baskısındaki değişikliklerle örneklendirir. İçlerinde diyalogla ilgili olanlar da vardır, hele ki biri “köylü/şehirli çatışmasına örnek” olup romana sonradan eklenmiştir.[viii] Berna Moran, Bereketli Topraklar Üzerinde’de “metni birbirini izleyen konuşma sahneleri ile yürütme” tekniğinin uygulandığını ve bunun “Türkiye’de ilk” olduğunu da söyler.[ix] Hakan Sazyek, bu teknik için, “Bakhtin’in teorisinin uygulaması gibidir” der ve Mehmet Narlı’dan serbest bir alıntıyla tekniğin gerekçesini de verir: “Kemal’e göre, uzun psikolojik çözümler yapmak yerine kişileri konuşturmak, onların iç dünyalarını göstermenin en uygun yoludur.”[x]

Orhan Kemal, diyaloğu da bütün teknikler gibi yazarın elinde bir imkân olarak görür, fakat onu çok farklı kullanır. Öykülerinde olsun, romanlarında olsun en geniş bölümü diyaloglara verir. Diyalog, tiyatronun olmazsa olmazıdır. Sahne diyalogla çatılır, çatışma, merak, gerilim tiyatroda hep diyalogla sağlanır. Dramatik aksiyon sahneden seyirciye diyalogla duyurulur. Tiyatroda kişiler konuşur; ama öykü ve romanda kişilerin yerine de konuşabilen anlatıcı vardır. Yani diyalog öykü ve roman sanatı için şart değildir, ama önemli bir tekniktir. İmkân. Orhan Kemal, bunu gayet ustalıkla kullanır. Bir kere, diyaloğun öyküde ve romanda hikâyeyi tamamlayan yardımcı bir teknik olduğunu unutmaz. Konuşmaları konuşanın kimliğine, kişiliğine, yöresine uygun düzenler. Bir hanım evladıyla bir bitirimi, bir köşe başı filozofuyla bir felsefe hocasını yahut bir Adanalı ile bir Arnavut’u aynı kelimelerle, aynı cümlelerle konuşturmaz. Dillerindeki farkı gösterir. Yerel ağızdan, şiveden, argodan… yararlanır. Hikâye bu diyaloglarla hareketlenip canlanır. Okur ilgisi bunlarla diri tutulur. Nasıl ki tiyatroda da sahne-seyirci kontağı diyalogla sağlanır. Orhan Kemal bütün o acımasız günlük hayat gerçekliğini de diyaloglara taşıtır. Yahut şöyle: Orhan Kemal –Fahir Onger’i hatırlayarak- problemi doğru koymuş, doğru göstermiş, artı olarak, bundan bir de diyalog ağırlıklı edebiyat yaratmıştır.

Küçücük (1960) romandan çok uzun öyküdür, yazarının ve eserinin adı gizlense, argosu, teklifsiz dili, eyleme yedirilmiş tasviri ve diyalogları ile daha girişinden bellidir Orhan Kemal’e ait olduğu ve müthiş güzeldir: “Piştide çaylar gene onda kalınca, Allahlı, kitaplı bir gamato salladı kahvenin rutubetli alacakaranlığına. O sıra ocakta çay bardaklarını yıkayan kahveci ocaktan ok gibi fırlayıp ‘gamatoyu hangi ineğin’ salladığını sorunca da şafak attı. Kahvecinin Allahlı, kitaplı küfüre şakası olmadığını bilirdi. Bilirdi ama sırtı sırtına üç gündür otuz altı çaydı yutulduğu. ‘Ha? Hangi inekti gamatoyu sallayan?’ Altındiş araya girdi: ‘Boşver Hasaan âbi, ağzından kaçtı.’ ‘Ağzından mı? Senin ağzından mı lan?’ Sarı saçlarının dipleri ter içinde Erol, duru mavi gözleriyle suçlu suçlu güldü. ‘Cevap versene lan!’ Ciddileşti: ‘Kusura bakma âbi, ağzımdan kaçtı.’”

Fakat evinin geçimini yazarlıkla sağlamak zorundalığı Orhan Kemal’i, ustası olduğu diyaloglarda bile çalakaleme çekmedi değil. Tevfik Çavdar, Vukuat Var’da sayfaların “incir çekirdeğini doldurmayan konuşmalarla geçiştiril(diğini)” söyler. Deyimler gelişigüzel, anlatım alışılmış kalıplar içindedir. Çavdar, “Saydım 288 sayfalık kitapta nerdeyse sayfa başına ‘of gibi olur’ deyimi düşecek’ der.” Fakat Meryem’le Fattum’un ölen Kemal’i bir bekleyişleri vardır, o sayfaların sağlamlığını da teslim eder: “Sabır dolu, türlü nedenlerin uçuştuğu bol yağmurlu bir bekleyiştir bu.”[xi] Fethi Naci de Küçücük’te “üç sayfada üçer defa” geçen “lacivert gece”yle örnekler çalakalemi. Ama yazarın ustalığını o da hatırlar: “Birtakım sözcüklerin tekrarının, ancak psikolojik bir etki elde etmek için … gerekli olduğunu Orhan Kemal çok iyi bilir. O ‘lacivert’ler gözünden kaçmış olsa gerek.”[xii]

Orhan Kemal’in sahnelenmiş beş oyunu var: İspinozlar (1964; daha sonra Yalova Kaymakamı adıyla), 72. Koğuş (1967), Bekçi Murtaza (1968), Eskici Dükkânı (1969), Kardeş Payı (1970). Hepsi de öykü ve romanlarından uyarlama. 72. Koğuş’la Kardeş Payı ilki uzun, aynı adlarda iki öyküden, İspinozlar bir romandan: Devlet Kuşu (eski hali öykü, adı “Balina”), Bekçi Murtaza ile Eskici Dükkânı da yakın adlı iki romandan: Murtaza ile Eskici ve Oğulları. Bana öyle geliyor ki Orhan Kemal’in daha pek çok oyunu olabilirdi. Çünkü bütün öykü ve romanları oyunlaştırılmak için çok elverişli. Yahut şöyle: Orhan Kemal oyun yazarı olarak dünyaya gelmişken öykü ve romana yönelmiş, öyle bilinmiş, tiyatroya doğuştan kabiliyeti geç fark edilmiş gibi.

“Kardeş Payı” öykü olarak kısa mı kısadır. Eskici Dükkânı’nın dayandığı metin romandır ama onun öncesi de yine kısacık bir öyküdür. Orhan Kemal, küçük bir olayı, basit bir durumu derininde saklı çelişkileriyle görebilen, bunlardan roman ve oyun yapabilen bir yazar. Dahası da şu: Türlere egemen. Öyküsü de, öyküden yaptığı romanı da, romandan uyarladığı oyunu da ustalıklı. Türler farklı kurgular gerektiren yapılardır, Orhan Kemal’in ustalığı bunu unutmamasından geliyor. O kadar ki ne öyküsünü sözce eksikli buluyoruz ne romanını ve oyununu uzatılmış ve sağılmış.

Hamalbaşı, Siverekli ve Refik Bey arasında geçen bir öyküdür “Kardeş Payı”. İstanbul’a sonradan gelip erken gelenlerin yardımıyla hamallık bulanlar, hamal ağaları tarafından sömürüldüklerini bir zaman sonra görürler. İsyan şart olur. Finalde Hamalbaşı sustalısını çıkarır ama adım adım da geriler. Siverekli’yse adım adım yaklaşır. Atiklikle sustalı bileğe yapışır. Sıkar. Sıkar. Hamalbaşı hamalların ayakları dibinde kıvranırken, Siverekli eğilir, yerden sustalıyı alıp ortasından kırar. Arkadaşlarına döner. Son cümleler: “‘Bundan böyle kendi göbeğimizi kendi elimizle keselim arkadaşlar!’ dedi, ‘Bu ibneye lüzum yok! Kazancımızı da kardeş payı ederiz. Oldu mu?’ / Olmayacak ne vardı? / Arkasında elleri, omzunda ceketi, ensesine yıkılı ama siperi dönmüş kasketiyle arkadaşlarının önünde, elektriklerin aydınlattığı caddede ağır ağır yürüdü.”

Bu öyküden iki bölümlü oyun yapar Orhan Kemal. Bu kadarıyla olmaz elbette. Kişiler az bulunup artırılır. Öncekilere ad verilir: Hamalbaşı’nınki Gafur Ağa’dır. Siverekli’ninki Delibozuk. Topal katılır oyuna, Gafur Ağa’nın adamıdır. Hacer’le yetişkin oğlu da oyunla tanıdıklarımızdan. Ve yan karakterler. Mekânı da amele koğuşu yaparak belirginleştirir Orhan Kemal. Olaylara gebe kılar. Çok yakında da Hacer’in evi. Hacer, kocasızdır; geçimini bekâr çamaşırı yıkayarak sağlar. Ayrıca yürekli. İşçileri bilinçlendirirken başı belaya giren tütün işçisi Delibozuk’a arka çıkar. Oyun öyküdeki gibi şipşak başlayıp bitmez, aşkla birlikte sürer ve entrikalar aşıla aşıla son bulur.

Evet, türlere egemen Orhan Kemal. Ama önce diyalog ustası. Diyaloğa egemen. Daha doğrusu şöyle: Diyalog, kendi kuralını dayatıyor; Orhan Kemal de onu doğru okuma ustalığını gösteriyor.

72. Koğuş ile ona kaynaklık eden uzun öykü arasındaki farklılık ise daha fazla. Gerçi oyuna yeni kişi de katılmıyor, yeni mekân da. Kişiler aynı: Çoğu hırsızlıktan yatan “yoksul, pis Âdembabalar”. Mekân aynı: Hapishane. Fakat Orhan Kemal uzun öyküyü öyle parçalayıp yeniden öyle birleştirmiş ki ortaya uyarlamayı aşan, adeta yepyeni bir oyun çıkmış. Yoğun. Öykü, gözlemin ağırlığı altındadır. Âdembabalar, hapishane şartları altında insanlıktan çıkmıştırlar, iyiliğini gördükleri Kaptan’ı bile soyar, üstünden çıkardıklarını satmaktan utanmazlar. Oyunda ise kötülük Berbat’ta toplanır, Âdembabalar ise Kaptan’ın insanlığı karşısında yeniden insan olup harekete geçerler. Öykünün finali gerçekçidir, oyununki hareketli; fakat her ikisi de türlerine yakışan finallerdir. İşte bunun diyalog ustalığıyla sağlandığını düşünüyorum.

Kaptan’a annesinden para gelir, Kaptan hapishaneyi doyurur, donatır. İlgili bölümden küçük bir parça öyküde şöyledir: “Kaptan, çocuklarının iştahla yemelerinden haz, haz da değil, gurur duyan bir babaydı sanki. Kaba Hitit yüzüyle gülümsüyordu. / Berbat, hâlâ elden ele dolaşan tencereyi çekip aldı: ‘Hergeleler! Tencereyi de mi yiyeceksiniz?’ / Ahmet Kaptan ortaya üç paket Köylü sigarası attı, Kaya Ali’ye kalın sesiyle emretti: ‘Oturt çaydanlığı!’ / Çaydanlık oturtuldu, mangalın çevresi yeniden alındı. / Kaya Ali: ‘Allah ağamıza ömürler versin!’ / Âdembabaların tok sesi gürledi: ‘Amiiin!’”

Aynı bölüm, görünüşte küçük ama seyirciyi dipdiri tutan bir değişime uğrar oyunda. Ki şöyledir: “(Kaptan, Kaya Ali’ye iki paket sigara verir. Kaya Ali elinde sigara paketleri, Âdembabaların yanına gelir) / KAYA ALİ: İki paket cigara gönderdi ağamız amma bölüştüreceğim! / BERBAT: (Koşarak gelir, paketleri kapar) Ver bana, ben dağıtırım! / KAYA ALİ: (Atılır üzerine) Ağam bana dağıt dedi, ver! / BERBAT: (Dirseğiyle vurur) Çekil lan, serseri! / KAYA ALİ: (Uğunmaya başlar) Anam böğrüm. Anam, anam, anam. (Kaptan’ın yanına gider. Kaptan paketleri yırtar, sigaraları birer birer dağıtır) / BERBAT: Çaydanlığı doldur! / KAYA ALİ: (Kaptan’ın oradan) Az ye de meydancı tut kendine. / TAVUKÇU: (Fırlar, gider bir köşedeki çaydanlığı alır, doldurup maltıza oturtur) Ben doldurayım ağa! / (Mangal, üzerinde çaydanlık. Gine ortaya gelir, Âdembabalar çevrelerler) / KAYA ALİ: Allah ağamıza ömür versin! / HEPSİ: Amiiiin!”

Düşüncem o ki diyalog ustalığı türde de ustalaştırıyor Orhan Kemal’i. Nasıl ki halkın içinden biri olmak da kendiliğinden bir dil bilinci yaratmıştı onda.



[i] Fikret Otyam, Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları, İstanbul, 1975, s. 207. 

[ii] Fazlası için bakınız: “Orhan Kemal’in Hikâyelerinde ‘Sakıncalı’ Sözckler”, Kelepir Sepet [Okur Kitaplığı, İstanbul, 2012] içinde: s. 28-42.

[iii] Behzat Ay’ın 15 Eylül 1964 tarihli “Varlık”taki yazısından aktaran: Asım Bezirci, Orhan Kemal, Tekin, İstanbul, ikinci basım: 1984, s. 182.

[iv] 15 Ocak 1966 tarihli “Varlık”tan aktaran: Asım Bezirci, a.g.e.  s. 59.

[v] Nurer Uğurlu, Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi, s. 66’dan aktaran: Asım Bezirci, a.g.e. s. 58.

[vi] Tahir Alangu’nun Varlık Yıllığı 1962’deki yazısından aktaran: Asım Bezirci, a.g.e. s. 169.

[vii] Tahir Alangu’nun Varlık Yıllığı 1967’deki yazısından aktaran: Asım Bezirci, a.g.e. s. 189.

[viii] Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış: 2, İletişim, İstanbul, dördüncü basım: 1996, s. 52.

[ix] Berna Moran, a.g.e. s. 55..

[x] Hakan Sazyek, Roman Terimleri Sözlüğü, Hece, Ankara, 2013, s. 114-115.

[xi] Tevfik Çavdar’ın 30 Eylül 1959 tarihli “Yeditepe”de yer alan yazısından aktaran: Asım Bezirci, a.g.e. s. 156.

[xii] Fethi Naci’nin Nisan 1960 tarihli “Yeni Ufuklar”daki yazısından aktaran: Asım Bezirci, a.g.e. s. 161.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....