Menü
BOŞUNA OLMAYACAK  12 Mart 2014
Ada'dan • BOŞUNA OLMAYACAK  12 Mart 2014

BOŞUNA OLMAYACAK  12 Mart 2014

 

 

Ali Berktay’ın “Son Çığlık”ından kırk gün kadar sonra yine AFA’da bu kez İstanbul Şehir Tiyatrolarından “Ateşli Sabır”ı, namı diğeriyle “Postacı”yı izleyince hiç mi hiç şek şüphem kalmadı –ki Nâzım’ın senaryosundan sahneye Tuncer Cücenoğlu eliyle uyarlanan “Kızılırmak”ta, Turan Oflazoğlu’nun “Kösem Sultanı”nda, hatta Pinter’in “Doğum Günü Partisi”nde de öyleydi- edebiyattan iyice ayrılmaktaydı tiyatro, ne makta’sı! ayrılıyordu, hayır vazgeçtim ayrılmıştı.

Ayrılma yeni bir konu değil. Tiyatronun edebiyat olmadığını yolumun daha başında duymuştum. Da edebiyat öğrenimi alıyorum, Abdülhak Hâmit, Musahipzade Celal, Necip Fazıl dersimiz olmuş, oyunlarını okuyor, Kenan Akyüz’ün dersinde de konuşuyor, irdelemeye çalışıyoruz, haliyle tiyatroyu edebiyatın dışında düşünmem imkânsız. Sonra, izlediğim oyunlar da izin vermiyor böyle düşünmeme. 1963-68 arası o beş yıl içinde Devlet Tiyatrosu ile –ki o zaman sadece Ankara’dadır- AST’ta oynanıp da görmediğim oyun beş altı tanedir ancak, hepsi de öncelikle her şeyi yerli yerinde sapasağlam metinlere dayanır.

1971-72’de koparım tiyatrodan: ne oynarım ne yönetirim, öyle ki iyi bir seyirci bile değilimdir. Ta 90’lı yılların ikinci yarısına kadar. Yıldırım Görücü –rahmetli- hikâyelerimde sahne kurduğumu, diyalogdan yararlandığımı görmüş, oyun yazmam için üsteledi de üsteledi.  1997-98’de “Büyük Düğün”ü böyle yazdım. Tiyatroda neler olmuş, bunu görmek, yapılanın gerisinde kalmamak için çok oyun izledim o ara. Depremden sonra da sürdü bu. Hele iki yılımız var ki iki pazardan birinde İstanbul’da, tiyatroda oluyorduk Neclâ’yla. Bu oyunlar da sağlam metinlere dayanmaktaydı.

Fakat şunu da gördüm: Tiyatro, özellikle Devlet Tiyatrosu çok rahatlamıştı. TRT’ninkiler gibi kuralları vardı Ankara yıllarımda: Konservatuar disiplininden çıkmıyorlardı asla. Çok teatraldiler yani. Köşeli ve kalın sesli konuşur, sahneyi abartılı kullanırlardı. Keza sahne de fena halde gerçeğe yakın olurdu. Görevliler çeşitlenmemişti: yönetmen, ışıkçı, sahne amiri, kondüvit, suflör, ha bir de dekoratör, tamam. Hüseyin Mumcu’yu hatırlıyorum dekor dendi mi. Natüralistti. Fakat Osman Şengezer sıcacık dekorlarıyla nasıl da parlayıverdiydi. Özel tiyatroların çoğalması ve doğal oyunculukları –liberal mi demeli yoksa- Devlet’i etkilemiş olacak, Ada-İstanbul arası git gel yaptığımız aylarda Şengezer’i hatırladım hep. E, üniversitelerin tiyatro bölümleri de unutulmamalı. Hürriyetini almıştı tiyatro, farklı kaynaklardan besleniyordu demek. Bunu oyunculukta gördüm en çok, bir de sahne düzeninde. Göz gerçekçiliğinin yerini sezilir bir şeyler almıştı. Barış Dinçel’in dekor tasarımları mesela, demek istediklerimi çok iyi somutlar.

Tiyatro, şu sıralar yine bir hamle içinde. Yahut şöyle: Edebiyatla arasında göbek bağı hiç mi hiç kalmamış. Şiirde vezinle kafiye ne ise tiyatroda da metin odur. Kolaylık. Vazgeçmek risklidir. Tehlikeyi çağırır. Fakat bu riski hem yüklenmiş tiyatromuz hem de alnının akıyla çıkmış. Yukarıda andığım oyunlar, hele ki “Ateşli Sabır” bunun kanıtı. Sahne tasarımı yine Barış Dinçel –iyi mi? Görevliler de bir çeşitlenmiş: şapka için ayrı tasarımcı, ışık için ayrı, müzik için ayrı.

Şair Neruda, postacı Mario, Mario’nun biricik sevgilisi ve karısı Beatriz, ve Beatriz’in annesi arasında geçiyor hikâye. Şiirle hiç ilgisi olmamış fakat sevimli mi sevimli bir gençtir Mario. Şaire mektup getirmeleri sırasında dostluk oluşur aralarında. Metaforu öğrenir. Öğrendiğine bir sevinir ki sormayın, özenir, o da yapar. Beatriz’le de tam bu zamanda tanışır. Yani şiir yüzünden. Yoksa şiirle buluşması mı Beatriz’den dolayıdır? Neyse. Hem Mario Beatriz’le mi buluşur sade? Neydi o final öyle! Elindeki iki taşla adeta Neruda olan Mario. Neyse.

Neruda’nın hayatı hareketli. Şili’nin de öyle. Neruda komünist. Allende de. Şili’nin başkanı hem de tarihin seçimle iktidara gelmiş ilk komünist başkanı. Neruda ayrıca eylem adamı. İspanya İç Savaşı’nda yer alıyor önce, sonra da Fransa’da Cumhuriyetçiler arasında.  1945’te senatör. 1947’de dönemin başkanını eleştirince kaçak yaşamak zorunda kalır. 1949’da yurt dışına çıkar, dönüşü 1950’de. Allende başkan seçilir 1970’de, ertesi yıl Neruda’yı Şili’nin Fransa elçisi olarak görevlendirir. Aynı yıl Nobel Ödülü’nü alır Neruda, 1972’de sağlık sorunları nedeniyle elçiliği bırakıp Şili’ye döner. 1973’ün 11 Eylül’ünde Pinochet’nin CIA destekli darbesinde başkanlık sarayını terk etmez Allende, darbecilere de teslim olmaz. Süleyman Demirel, “Defterini dürüverdiler” der bu olay üzerine. On üç gün sonra da Neruda ölür kalp yetmezliğinden.

“Ateşli Sabır”daki hikâye böylesi bir Şili göğü altında yaşanıyor işte. Fakat ne Allende var oyunda ne Pinochet. Fransız direnişçileri de yok, Lorca da yok. Silah. Ateş. Kan. Hiçbiri yok. Var aslında. Sahne ada sahili. Çakıl taşları. Sağ arkada Beatriz’in evini temsilen bir yatak ve komodin. Sol arkada Neruda’nın yatak da olur koltuğu. Daha arkada sahnenin bir başından bir başına uzanan eğreti bir köprü. Yahut iskele. Üzerinde “izdüşüm” diye adlandırılan iki kadınla iki erkek. Şili göğü altında neler yaşanmışsa: şiir, aşk, sürgün, tabiat, özlem, kavga, yoksulluk, faşizm… bu dört oyuncu bütün bunları müthiş bir koreografi ile sema perdesine resmediyorlar işte. Diyeceğim, her şey stilize edilmiş. Bir başkasının elinde sırf kavgaya, sırf gürültüye dönüşecek bir hikâye, Antonio Skármeta’nın elinde tülbentten süzülmüş bir dil, Ragıp Yavuz’un yönetmenliğiyle de kavga metinlerinin söylediklerinden fazlasını, çok fazlasını, hem de zarif mi zarif seslendiren bir esim olmuş.  

Nobel konuşmasını köprüde yapıyor Neruda. Diyor ki: “Şairlerin en terk edilmişiydim ve şiirim yöreseldi, acılıydı, yağmurlar içine işlemişti. Ama insana daima inandım. Umudu asla yitirmedim Belki bunun için şiirim ve bayrağımla buradayım. / Son olarak iyi niyetli tüm insanlara, işçilere, şairlere insanın geleceğinin Rimbaud’nun deyişinde ifade bulduğunu söyleyeceğim: Yalnızca ‘ateşli bir sabırla’ tüm insanlara ışık, adalet ve onur saçacak mükemmel şehri kazanacağız. / Böylece şiir boşuna yazılmış olmayacak.”

Bizim şehrimiz için de geçerli bütün bunlar. Şu birkaç yıl içinde, önceki on beş yılın, o kopkoyu bencilliğin özrü olarak sanki ne oyunlar, ne filmler izlemedik, kimlerle tanışmadık, nelerin farkına varmadık! Büyükşehir’e, başta tabii Başkan Sayın Zeki Toçoğlu olmak üzere Daire Başkanı İbrahim Aktürk’e ve bütün daire personeline çok şey borçluyuz.

Bilmeliler ki yaptıkları boşuna yapılmış olmayacak.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....