Menü
BUGÜN NİYE?  12 Nisan 2014
Ada'dan • BUGÜN NİYE?  12 Nisan 2014

BUGÜN NİYE?  12 Nisan 2014

 

 

Olay Bingöl’de geçiyor, duymuşsunuzdur. Duyulmayacak gibi değil. Ama yazıda bütünlük için yine de kısaca geçeyim:

30 Mart’ta sandıktan AKP çıkmış; Belediye Başkanı Yücel Barakazi, 6 Nisan’da meclis üyeleriyle bir toplantı yapmış Kültür Merkezi’nde. Görevleri dağıtacak, dağıtacak ki kim ne’den sorumlu bilinsin, kimse kimseye ayak bağı olmasın.

Adettir, ister dernek olsun, ister sendika yahut oda, ister yerel yönetim veyahut milletvekili seçimi olsun, böyle kolektif çalışmalarda başı çekenler, seçim kazanıldığında, önemli görevleri yakın dava arkadaşlarına verirler. Görevler seçimle belirlenecekse de bir şey değişmez; seçim kendi aralarında bir seçimdir, başkanın işaret ettiği isimler çıkar yine.

Yerel seçimlerde partiler belediye meclis üyesi adaylarını sıralı olarak bildirir. Sıra da adayın hareketteki yeriyle belirlenir. Bingöl’de de böyle olmuştur. Şöyle ki Nurten Ertuğrul adlı bir hanım meclis üyeliğine birinci sırada aday gösterilmiş ve kazanmış. Bu ne demek? Başkan Yardımcılığı demek. Ama Kültür Merkezi’ndeki toplantıda Bay Başkan, “Başkan vekilliği ve yardımcılığına bayanları düşünmüyoruz” açıklamasında bulunmuşlar. Düşünmüyoruz! Kim? Biz! IV. Murat ağzıdır bu. Siz kimsiniz? Âl-i Osman! Yani Osman Gazi. Yani Orhan Gazi. Yani Murat Hüdavendigâr. Yani Sultan-ı İklim-i Rum Yıldırım Bayezit. Yani Çelebi Mehmet. Yani Koca Sultan Murat. Yani Fatih Sultan Mehmet… Neden düşünmüyormuş muhterem? Toplum hazmedemezmiş kadının vekilliğini, yardımcılığını. Hem örfümüzde yokmuş kadının başkanlığı. Ayrıca din’en de uygun değilmiş. Açıklama böyle. 8 Nisan tarihli “Taraf”ta yazılı olan bu.

Nurten Ertuğrul, başörtülü bir hanım. N’apıyor? Meclis üyeliğinden istifa ediyor. İyi ediyor. Ben de öyle yapardım. Yalan falan değil. Detayını “Memleket Kitabevi”nde anlattığım bir oda seçiminde ben de ne yardımcılıklara uygun görülmüştüm ne de saymanlığa; oysa grup bütün düşüncesini –ki taşra odaklıydı- benden almış, amacını ve yol haritasını buna göre çizmişti. Kazanamadık. Kazansaydık istifa edecektim. Başkan adayımız iyi ki seçim öncesi söyledi dağılımın nasıl olacağını, söylemeseydi kazanılamamış bir yardımcılık taşıyor olacaktım zihnimde bugün. Neden uygun görülmediğime gelince: Efendim, odada bir gelenek varmış –örf anlayın siz- başkan ve saz heyeti ağır adamlardan olurmuş hep. Ağırlık kim, ben kimim!

Nurten Hanım’ın yeri vekillik veya yardımcılık getiren bir yer. Fakat onun böyle bir talebi de olmamış, beklentisi de. İstifası, başkanın sözlerinin ağırlığından. Duyunca şok geçirmiş hanımcağız adeta. Öyle ya, propaganda döneminde gece gündüz, o kapı bu kapı diye dolaş dur, koordinasyon merkezlerinde gecenin leyli vaktine kadar toplantılara katıl, kimsenin aklına toplum, din, örf gelmesin… Ama bugün bunları sorun et. “Tam anlamıyla çelişki bu!” diyor Nurten Hanım ve ekliyor: “Onurlu hiçbir partili kadının böyle bir tavra sessiz kalacağını ummuyorum. Zira kabul edilir gibi değil.”

Bir oda hikâyesi daha anlatayım mı?

Yine seçim öncesi. Yine ara seçim. İç organlar yenilenecek yani. Mevcut yönetime rakip bir liste çıkmış. Başı da genç ama siyaseti bilen bir kardeşimiz çekiyor –ki milletvekili de oldu sonra. Gönlüm kazanmasından yana. Dışarıdan izliyorum kulisi. Meclisteki eş dostun da eğilimini soruşturuyorum. Sevdiğim, çok sevdiğim bir başka kardeşimin mevcut başkana oy vereceğini duydum. Etkileyeceğim ya, nedenini sordum: “Yav, adam dershaneci!” dedi rakip için, “Odanın başkanlık koltuğunu nasıl dolduracak?”

Allah Allah! Yıllık ödentiler artırılırken, munzamlar kuruşuna kadar hesaplanırken dershanecinin koltuk doldurup doldurmayacağına bakılmıyor hiç de, şimdi bakmak niye?

Niye’si şu Nurten Hanım: Zayıf görülüyoruz. Güçsüz. Takatsiz. İkinci sınıf. Siz kadınsınız; ben bir küçük esnaf. Onlar başkan olmuşlar, odanın, belediyenin başına geçmişler ya bir, emir demiri keser, alaysamalı bir söz değil, bir pür-hakikat olur onlar için. Hele ki paraları da varsa –ki vardır; devletle alışverişe girmişlerse –ki girmişlerdir; kurumlardan ihale dürüyorlarsa –ki dürüyorlar; misilsiz müteşebbistirler, işadamı, öyleyse koltuğu onlardan başka –söyleyin Allah aşkına- kim doldurabilir! Hatta varlık sahibi olmaları da gerekmez, çarşıdan gelirler, almayı satmayı çekirdekten bilirler, yani dilbazdırlar, yani yazmaları da yoktur, okumaları da, fakat hem kâtip hem âlimdirler.

Değiliz. Zayıf, güçsüz, takatsiz değiliz. Seçilmek, başkanlığa oynamak, imkânlardan yararlanmak her üyenin hakkı. Gelgelelim eşitlik yetmiyor. Sadece eşitlik mi? Mesleğinizle, hünerinizle var olmuşsunuz diyelim, onlar da yetmiyor. İlla ki pozisyonun olacak! Pozisyon önemli. Değerli mi? Değerli değil, önemli.

Çetin Altan bildim bileli durur “önemli”yle “değerli” üzerinde. Önemliler “sahip olma”nın peşindedirler; değerliler “bir şey olma”nın. Sahi neydi Erich Fromm’un kitabının adı: “Sahip Olmak ya da Olmak” Orijinali: “To Have or To Be”

Siz ne diyorsunuz? “To have” mi, “to be” mi?

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....