Menü
MEŞRUTİYETİN DE GERİSİNDE KALMAK  14 Nisan 2014
14/28 • MEŞRUTİYETİN DE GERİSİNDE KALMAK  14 Nisan 2014

MEŞRUTİYETİN DE GERİSİNDE KALMAK  14 Nisan 2014

 

 

“Meşrûtiyet” kelimesinin kökündeki üç harf: Ş, R, T. Yani bu üçlünün bütün türevlerinde “şart” anlamı var: meşrût, meşrûtî, meşrûten… “Meşrûtiyet”te de. Ne demek: Şartlı Yönetim. Bugünkü tam karşılığı: Anayasacılık. Yöneticinin hareketi sınırlanır meşrutiyetle, güç kullanma yetkisi tahtla parlamento arasında paylaşılır. Bizde iki kez yaşanır. İlki 1876’da başlar, fakat yapılan Anayasa yeterince kısıtlayıcı değildir, 1878’de II. Abdülhamit’in emriyle kaldırılır, dönem kapanır. İkincisinin başlangıcı 23 Temmuz 1908’dir, İstanbul’un İtilaf Devletlerince işgaline kadar sürer: 16 Mart 1920.

Aristokrasi, monarşi, demokrasi skalasında monarşiyle demokrasi arasında yer alır meşrutiyet, ikisine de kapıyı aralık tutar, bundandır “parlamenter monarşi”, “anayasal monarşi” diye de bilinir.

Ömer Seyfettin 1918 tarihli bir yazısında meşrutiyeti milletin farkına varılmasıyla açıklar. Millet, rüşde erip mevcut siyasi güçlerin üstünde bir değer olarak görülür görülmez doğar meşrutiyet. Evet, öyle. Bunu asrilikle, medeni olmakla da buluşturur Ömer Seyfettin ve “milli gaye”ye de uygun bulur. Hatta “beynelmilel menfaatler”e de. Şundan ki “mesela bir devlette harp ilanı salahiyeti hükümdara değil de milli meclise ait bulunursa, o devletin harbe girmesi gayet müşkil olur.” Nedir bu? “Cihanda sulh” –ki öncesinde sözün padişahtan, onun iki dudağından millete geçmesi vardır. Yani? Yani, “yurtta sulh”.

Bugünkü Birleşmiş Milletler’in temeli sayılan Milletler Cemiyeti 1920’de kurulur. Ama milletlerin birleşmesi fikri Harb-i Umumi’yle doğar. Doğar ve ilgi de görür. Ömer Seyfettin ilgilenen o kıymetli insanlardan, hiç lamı cimi yok! Anayasa ile gelene “dahilî meşrûtiyet” der, fakat bu kadarına razı olmaz, “devletlerin haricen de meşrûtî olmasını” ister. Milletler Cemiyeti bu “haricî meşrûtiyet”i sağlayacaktır işte. Devletlerin mutlakiyetleri olamayacaktır artık, nasıl ki Anayasa’nın gelmesiyle de padişahın o eski mutlak egemenliği elinden alınmıştır.

Bende milliyetçilikten ne kalmıştır bilmiyorum. Çok şey kaldığını da bilsem Ömer Seyfettin’le yarışa girmem. O –geçiniz beni- kendini milliyetçilikle tanımlayanların da sanırım açık arayla önlerinde olur. Diyeceğim, bu “global/küresel” meşrutiyetin koyu milliyetçilikle bağdaşması güç. Çünkü, “haricî meşrûtiyet” devleti değil, hukuku öne alır. Bu da “devletin, hukuku kendi fevkinde görmesidir”. Örneğin Almanya. “Alman hukukçularına göre, devlet, her şeyin … tabii hukukun da fevkindedir”. Özgürlükmüş, eşitlikmiş, yaşama hakkıymış… Geçiniz! Söz konusu devletse, tabii hukuk teferruattır. Sadece Almanya’da mı? Hayır, devletlerarası epidemidir bu şiar. “Hiçbir devlet beynelmilel bir mahkemenin teşekkülünü, sonra bu mahkemeye davet edildiği zaman kendisinin mecburi olarak icabette bulunmasını kabul etmiyordu” çünkü.

Kanunlarını olabildiğince geniş bir toplum sözleşmesi ile yapan, bunu adaletle uygulayan, mahkemelerini herkese eşit açan bir devlet celp aldığında milletlerarası mahkemeye çıkmaktan çekinir mi? Çekiniyorsa, açığı var demektir. Ne milliyetperverlikle açıklanır bu ne de milliyetperestlikle. Açıklamada ısrar, şüpheyi kışkırtır; şöyle ki insan açığın hamasetle örtülmek istendiğini düşünmeye başlar. Örtülemez oysa.

Meşrutiyet aşıldı artık. Aşıldı da aşamayan, hatta meşrutiyetin de gerisinde kalan kişiler, kurumlar, devletler var hâlâ. Dilleri padişah dili. Kurumları gizli servis. İşleyişi derin. Şeklen cumhuriyetler fakat, yöntemleri de demokrasi. Hiç eksikleri yok: Sandık. Parlamento. Kuvvetler ayrılığı. Gizli seçim, açık sayım. Düşünce hürriyeti ve diğerleri, diğerleri. Hepsi var. Var, fakat varmış gibi.

Ömer Seyfettin doksan küsur yıl önceki “Haricî Meşrûtiyet” adlı yazısında Milletler Cemiyeti’nin oluşması için adaletli devleti şart koşar önce ve ekli olarak der ki: “[İ]kinci bir şart da vardır ki asri devletin nihayet bunu da kabul etmesi icap eder. Bu şart, devletin de fertler gibi mahkemeye çıkmayı kabul etmesidir. Devlet de fert gibi hukuk karşısında boynunu eğmeli, fert gibi mahkemelik olmalı, hakkında beynelmilel bir mahkeme tarafından verilecek hüküm tatbik edilebilmelidir. Bir devleti herhangi bir devlet mahkemeye çağırınca gitmeli, verilecek hükme itaat göstermelidir. Hatta bu davet değil bir devlet tarafından, bir şirket, bir fert tarafından da vuku bulsa icabet vacip olmalıdır.”

Ne deniyor bugün? Yargı milli olmalıdır! Mahkeme, verdiği kararı düzeltmelidir! AYM’ye bireysel başvuruyu kaldıracağız! Yav, bireysel başvuru, davacıyı içerde oyalayıp AİHM’e gitmesini geciktirmek için değil miydi? Şimdi niye tersine? Ne dediniz? AİHM mi? AİHM beni bağlamaz! Ne de AB’yi dinlerim. Kimmiş onlar?

Edebiyatımızın en milliyetçi yazarının ta 1918’de dediklerine bakın bir, bir de bugünkülere!

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....