Menü
BÜYÜKŞEHİR'İN HAMLESİ  22 Nisan 2014
Ada'dan • BÜYÜKŞEHİR'İN HAMLESİ  22 Nisan 2014

BÜYÜKŞEHİR'İN HAMLESİ  22 Nisan 2014

 

 

“Büyükşehir Akademi” programı 2010 Nisan’ında başladı. Öncesi var mıdır? Var ise başlıkları nelerdi? Hocalar kimlerdi? Bilmiyorum. Ben derslere “Edebiyat Okumaları” başlığı ile başladım. Bir edebiyat şaheserini okuyup değerlendirmemiz gerekiyordu sanırım. Fakat bizim şehirde edebi olanla olmayanın ayırt edilemediğini, ayırt edenin de yanlış yaptığını gözlüyordum; o kadar ki edebiyatı bilimin ara elemanı sanan üniversite hocaları bile vardı. Onlar âlimler ya, branşlarının terminolojisini kullanırlar; sokaktaki sade insan için dilleri çetrefillidir; çetrefili çözmek, amiyaneleştirmek lazım, onu da işte edebiyatçılar yapacak. Bu yanlışı düzeltmeye adadım kendimi o günden beri, fırsat buldukça konuşuyorum, 2010 Nisan-Haziran dönemi de derslerde hemen hep bunu işledim.

Akademi dersleri yılda iki kez yapılıyor, her biri sekiz hafta sürüyor. İlki Eylül-Kasım, ikincisi Nisan-Haziran arası. Daha doğrusu ertesi yıl böyle oldu –ilki umulanı vermiş demek. 2010-11 dönemi “Edebiyat Okumaları”nın yanı sıra “Yazı Atölyesi” de programa alındı. Birinde dört türü (öykü, roman, tiyatro, deneme) farklı dönemlerden dört yazarla birleştirip değerlendiriyor; atölyede de yazmaya heveslilerin problemlerini öykü ve deneme üzerinden pratiklerle gidermeye çalışıyorduk. Ben “Yazı Atölyesi”nin daha verimli olacağını düşünmüşümdür. Kaynak bol çünkü artık. Buralardan edebiyat bilgisi edinilir, keza edebiyat tarihi de. Ama pratik için bire bir ilişki şart.

2010-11 ve 2011-12 dönemlerinde “Edebiyat Okumaları”nda denemeyi Ahmet Haşim, Nurullah Ataç ve Ahmet Rasim’le; romanı Ahmet Mithat ve Sabahattin Ali’yle; hikâyeyi Halit Ziya, Ömer Seyfettin ve Leyla Erbil’le; tiyatroyu Musahipzade Celal, Adalet Ağaoğlu ve Şinasi’yle konuştuk. Konuştuk, diyorum; çünkü karşılıklı sohbet ettik gerçekten. Öyleyken katılımcılar azalıyor, sekiz haftada diyelim yirmiden dörde beşe düşüyordu. Fakat “Yazı Atölyesi” katılımcılarında düşüş bu ölçüde olmadı. Gelenlerin çoğu yazıya istekliydi, hatta içlerinde ufaktan yazanlar da vardı, ilgileri hayli yüksek oldu.

2012-2013 döneminde Akademi sadece ilkbaharda yapıldı, bizim iki grup da “Yazı ve Edebiyat Söyleşileri” adı altında birleştirildi, iyi de oldu. İçinde bulunduğumuz 2013-14 dönemi sonbahar söyleşilerini yaptık, ilkbaharı da yine birleşik ad alında tamamlamak üzereyiz, üç haftamız kaldı. Kalabalık değiliz. On on iki kişiydik ilk hafta, iki üç eksikle geldik altıncı haftaya; kelimeyi, cümleyi, yüklemi konuşuyor, bağlam üzerinde duruyor, kimi cümle ve paragrafları amaca çok daha uygun hale getiriyoruz. Yerimiz şık. Ofis Sanat Merkezi’nde 75 kişilik bir salon var, fevkalade bir amfi, orada söyleşiyoruz.

Benden rapor istenmedi söyleşiler hakkında. Yazıyorsam tarihe not olsun için. Büyükşehir’in düzenlediği bu söyleşiler önemli çünkü. Şu dört yıl içinde bizim söyleşilere kaç kişi katılmıştır? Olsun olsun yüz elli kişi. Kayıtlısı, meraklısı, misafiri, uğrayıp geçeni –hepsi içinde. Bunlardan kaçı işi ciddiye almıştır? Söyleşilere üst üste iki yıl gelenleri hatırlıyorum, ciddiye alanlar onlar mı acaba? Peki, neden üçüncü yıl yoklar? Benimle söyleşmek tatsız gelmiş olabilir. Olmaz değil, olur a! Ben beğeniyorum yaptığım işi, ciddiye de alıyorum, belki bunu gösteremiyorumdur yeterince. O zaman haklılar.

Fakat şunun da farkındayım: Edebiyatın metaforla başladığını ilk yılki kadar, yani tekrar tekrar anlatmıyorum artık. Ne de manzume ile şiir farkı üzerinde çokça duruyorum! Edebiyat gerçekliği günlük hayat gerçekliği midir? Edebiyattaki edepten ne anlaşılmalı? Kurgu ile kurmaca arasında ne fark vardır? Bunlar ve benzeri sorularla meşgulüz daha çok. İsim sahibi denemecilerle hikâye yazarlarının cümlelerini, bağlamlarına sadık kalarak yeniden yazıyoruz –elbette dil ekonomisini de gözetiyoruz.

E, ilk yıl tam sekiz hafta konuşulanlar fuzuli miydi? Değil. Gerçi o bilgilere ihtiyacı olan hâlâ var, fakat kolay kabul ediyorlar söylenenleri, hem de sayıca gayet azlar. Sanki şu dört yıl içinde derslere hep gelmişler, dersler ilerledikçe onlar da ilerlemiş, eşik atlamış, basamak çıkar olmuşlar.

İyi, değil mi? Fakat keramet ne bende ne de işlenen konularda. Devamsızlığı olmayan hiç yok, devamlılardan sayacaklarımız da ya ikidir ya üç. Devamın sağlanamadığı bir yerde hiç keramet aranır mı?

Umarım diğer başlıkların hocaları da gözlemişlerdir bu durumu, bana şahitlik ederler. Sanırım şu diyeceklerime de katılırlar: Büyükşehir’in hamlesidir bu. Çeşitli başlıklar altında çeşitli mekânlarda çeşit çeşit insan bir araya geliyor, dinlediklerini, okuduklarını, öğrendiklerini anlatıyorlar birbirlerine. Hayat okul oluyor. Yahut şöyle: Hoca da biziz, talebe de. Veyahut: Bir söz bin söz.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....