Menü
ÖDÜL ÜZERİNE  28 Nisan 2014
14/28 • ÖDÜL ÜZERİNE  28 Nisan 2014

ÖDÜL ÜZERİNE  28 Nisan 2014

 

 

“Büyük Düğün” oyundur. 1998’de yayımlarım. Başında önceki yedi kitabımın adları altında bir not yer alır, şöyle: “‘Gramofonlar, Radyolar, Teypler’ hariç hiçbiri hiçbir armağana, yarışmaya, ödüle katılmamıştır.” Hiç mi? Evet, kitap olarak hiç. Ama tek veya iki, üç hikâyeyle katıldığım çok oldu. Hatta biri 1986-87’de eleştiri, diğeri 1990’da hikâye olmak üzere iki de ödülüm var. Pek söz etmem; nedeni de şu: alamadıklarımın yanında iki nedir ki! Peki, sonraki dokuz kitap için de geçerli mi ödüllere bu mesafeli duruşum? Keşke geçerli olsaydı! Ödüllerin mekanizma mantığıyla çalıştığını görmüştüm, öyleyken iki kitabımla şansımı yine denedim, yine olmadı. Anladım, kitabımla ödül alamayacağım.

Ödül iltifattır. Gencin işine yarar. İltifatı alacak genç yazar, alıp marifetini geliştirecek, gösterecek. Yaşlılıkta ne lazım ödül! Hele ki ödülsüz mödülsüz yazmış, yazmış, yaşını başını almışa hiç lazım değil. Böyle sanırdım. Değilmiş. Yanılmışım. “2011 Edebiyat Mevsimi Hikâye Büyük Ödülü” ile gördüm ki ben de seviniyorum. Niye? Düşündüm, katıldığım bir ödül değil bu, yarışma değil; bir jüri var, o yıl eser vermiş yazarları inceleyip birini ödüllendiriyor. Bundan herhal. Gıyabınızda oluyor bütün bunlar, dolayısıyla yıpranmıyor, dedikoduya uğramıyorsunuz. Yani mekanizma mantığından farklı bir şey bu, bir çeşit organizma çalışması.

SATSO’nun teşekkürü, Üniversite’nin verdiği “Fahri Doktora” unvanı da böyleydi. Büyükşehir’in benim için düzenlediği programlarda da yine aynı bütüncül anlayış vardı. Hem bütüncül anlayış hem de sırt okşayarak bir gönül alış sanki. Bunlar az şey değil. Yapılması ise kimileri için gelecek yüzyılda bile imkânsız.

Son kitabım “Memleket Kitabevi” geçen yılın 4 Ekim’inde çıktı piyasaya, hayli yazı yazıldı hakkında, bu vesile ile epey röportaj verdim ve –biliyorsunuz- TYB tarafından da “Yılın Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları Ödülü”ne bu kitapla “hatıra” dalında layık görüldüm. 1980’den beri her yıl yirmiyi aşan dalda veriliyor bu ödüller. Belirleyen, yine bir jüri. Yani izleniyorsunuz, ödülden haberiniz de önceden değil, yılın ilk günü herkesle birlikte oluyor. Ben sosyal medyadan öğrenmiştim mesela. Peşinden de tebrikler gelmişti.

İki de eleştiri: İsmi NB olan, TYB’yi “muhafazakâr bir grup” diye tanımlıyor, ödülü reddetmeyeceğimi anladığı için galiba sitem ediyordu. Yav, bunlar çoluk çocuğun meseleleri, benim değil. Kırk küsur yıldır yürüyorum, siyaseten neye yakın neye uzağım söyledim, lafımı esirgemedim; yol benim yolum, bunun hesabı olaylı yıllarda radikaller, olaysız yıllarda çıtkırıldım bilgiçleri tarafından soruldu bana, yeterince cevap verdim. Yine mi! Bu yüzden “Beni bilen bilir” anlamında kısacık yazdım NB’ye “Facebook”ta; cevaba cevabı şöyle oldu: “Sizi tanımıyorum ...bunun için gönderiyi sildim ...bu bir özür değildir ...incinmenizi istemem .. resimlerdeki grup ve çevrenizi yadırgadım yalnızca... ben bir Gazi Mustafa Kemal aşığıyım ... o kadar ... İzmir Dağlarında yine çiçek açacak” Öztürk Serengilvari bir yeşşe! Muhterem, madem tanımıyorsun beni, bu rehberlik ne iş? İncinmemem için gönderiyi sildiğini söylüyorsun, inanmak istiyorum ama resimlerimi yadırgaman daha incitici –vesselam! Diğerine gelince: Ahmet Y’de TYB’yi “Hâlâ ‘tenkit’te kalmış bir edebiyatçı grubu…” diye tanımlayarak, aklınca beni uyarıyordu. Ben de onu uyardım: “Bay Ahmet Y. sırça evlerde oturanlar sağa sola taş atmamalılar. Adınız ‘ahmet’, ‘tenkit’ten ne istiyorsunuz?” 

26 Nisan’da Ankara’da TYB’nin Sümer 1 Sokak’taki genel merkezinde ödül töreni vardı. Önceki yıllarda daha geniş ve lüks salonlarda yapılmış tören. Ama TYB oturduğu daireyi satın almış yeni, mütevazı da olsa töreni burada yapmak istemişler. Doğru. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da törendeydi, fakat o öyle düşünmüyor, diyor ki: “Bu tip etkinlikler halka açık yerlerde ve büyük programlarla yapılır. Burası mütevazı, ayrıca çöpleşik. Hangi tarafa bakarak konuşacağımı şaşırdım. Beratlar nasıl verilecek sahiplerine merak ediyorum.”

Bülent Arınç şakacı, nüktedan, dili anekdot, darbımesel ve hatıralarla süslü bir zat. Dilinin rabıtalı olduğunu biliyordum ama konuşma dilinden Demirel kadar, yalnız Demirel gibi şiveli değil şehirli disiplini ile yararlandığını o gün gördüm. A, unutuyordum, bir uyarısı daha oldu –ki en önemlisi bence. Ödül sahiplerinin mücerret değil yakınlarıyla davet edilmelerini istiyor Arınç. Açıyor: Evliler eşleri ve çocuklarıyla, bekârlar anneleri, babaları, nişanlıları ile gelmeliler. Çünkü ödül onların da ödülüdür, birlikte sevinilmelidir. Yol masrafları da karşılanmalıdır.

 Protokolde Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı Abdurrahman Arıcı ile BBP Genel Başkanı Mustafa Destici de vardı. Onlar da konuştular. Dediklerinden aktaracaklarım var –da yeri geldikçe. Konuşmaların ardından ödül sahiplerine beratları verildi. Ben TYB’nin Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan’dan aldım; “Bir şeyler söylemek ister misiniz?” dedi Doğan, konuşmamı istiyordu anladığım, ağzımdan çıkan şuncacık oldu: “Görülmek, fark edilmek hoş bir şey, güzel bir şey. Hele ki son düzlükte iyice hoş. Son gürlük gibi güzel. Gören, fark eden herkese teşekkür ederim.”

Sonra “Güveçci”ye götürüldük. Muhsin Mete, Mehmet Fatih Birgül ve Ramazan Acun’la aynı masada olduk. Muhsin Bey’le konuştuk daha çok, Fahri’nin (Tuna) kulaklarını çınlattık. Sonra Necip Tosun ve Aykut Ertuğrul’la “Hece”ye geçtik; İbrahim Bey (Çelik) yoktu, Abdurrahim’le (Karadeniz), Bülent’le (Güler) görüştük; Hayriye Ünal’la Merve Koçak Kurt biri şair, biri öykücü, ismen bildiklerimdi, dergideymişler, vicahen de tanıştık.

Kısa günün kârı derler ya, doğru. Ödül için gidiyor fakat hasret gideriyor yahut yeni dostlar ediniyor, ilişkiler kuruyor, kendinize yeni hedefler koyuyorsunuz. Tekrar diyeceğim: “Memleket Kitabevi”ni gören, fark eden herkese teşekkür ederim.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....