Menü
CÜMLE  28 Haziran 2014
14/28 • CÜMLE  28 Haziran 2014

CÜMLE  28 Haziran 2014

 

 

 

Dil, cümledir. Dili kelimeyle tanımlayanlar var, ben onlardan değilim. Dili cümleyle tanımlarım ben. Cümle demek de, yargı demektir. Cümleyi düşünceyle ilişkilendiriyor kimi. Olsun! Doğruyu öğrenirler bir gün. Düşünce cümleleri yok mu? Var! Ama adını düşünceden almaz cümle, yargıdan alır. Yargı da yüklemin bildirdiğidir. “yürü-” fiildir, “doktor” isim; bunlar kelime. İlkini fiil, ikincisini ekfiil kiplerinden biriyle çekelim: “Yürü-dü-k.” “Doktor-muş-um.” Sonları noktalı. Şimdi cümle oldular. E, hani düşünce? Düşünce neresinde bunun?

Şimdi buna, istediğiniz dil(ler)den, istediğiniz kadar kelimeyi alın katın, isterse kattıklarınız arasında Türkçe kökenli hiç olmasın, hepsi de şu bu dillerden, hatta Çingenceden gelmiş olsun, eğer fiil çekimleri Türkçenin çekim kurallarına göre yapılmışsa, tümleçler yükleme –i, -e, -de –den ekleriyle bağlanmış, çoğullar –ler eki almışsa, tamlamalar Türkçenin tamlama kurallarına uygunsa, o cümle Türkçedir. Sentaks olarak Türkçedir.

Dil –evet- cümledir. Ama cümle her şey demek değil. Düşünce değil mesela. Düşünce, cümleye sığmaz. Sığan, kırıntısıdır. Düşüncenin eni, boyu, derinliği vardır, onun ortaya çıkması da cümlenin önüne ve ardına cümleler getirerek olur ancak. Buna da paragraf denir. Her paragrafta tek bir düşünce yer alır, iki, üç değil. Yeni bir düşünce doğmuşsa ona yeni paragraf açılır. Paragraftan paragrafa, yani düşünceden düşünceye geçilerek de metne ulaşılır. Büyük düşüncedir metin. Suyun döne dolaşa denize inmesi gibi, kelime cümleye, cümle paragrafa, paragraf da denize akar da akar. Öykü olur bu, roman olur, oyun olur fark etmez. Modülerdir dil. Yani parçalı. Metnin parçası paragraftır, paragrafınki cümle. Bir metnin yapısıyla bir paragrafın yapısı, elifi elifine çakışır. Farklı olan, cümledir. Cümle giriş-gelişme-sonuç planına bile uymaz. Bağımsızdır.

Fakat çok şey bekleniyor cümleden. Atasözlerine düşkünlüğümüz bunu göstermez mi? Sonra minibüs yazıları: “Çaylar sade, bana müsaade.” “Gönlünde yer yoksa bana güzelim, fark etmez ben ayakta da giderim.” Ya tuvaletografi? Yani Tosun Edebiyatı? “Altın gibi çocuktu, bozdurup bilezik yaptılar.” “Sakın girme helâya, başın girer belaya; götürürler merkeze, öptürürler herkese.” Duvar yazarlarının 70’li yıllarda püskürteçle yazdıklarından en meşhuru şu: “Faşizme geçit yok!” O yaşlarda bir çocucağız bizim apartmanın duvarına dün yazmış: “Ali Ayşe’yi seviyor.” İki tane de matrağından: “Dönersin diye ayran oldum.” “Arkadaşım önce güldü, sonra papatya.”

Dîvân ü Lügâti’t Türk, hem bir dilbilgisi kitabı hem bir Türkçe-Arapça Sözlük hem de antoloji ve ansiklopedidir. Kaşgarlı Mahmut halk ağzında öteden beri yaşamakta olan hikmet, seci, şiir ve nesir örneklerini de derleyip toplar eserine. Ama illa ki savlar, yani atasözleri: “Birin birin ming bolur, tama tama köl bolur. (Birer birer bin olur, damlaya damlaya göl olur). “Közden yırasa köngülden yeme yırar.” (Gözden uzak olan gönülden de uzak olur).

Kaşgarlı’nın derlediği koşuklarda da mısralar birer cümledir: “Yagmur yagıp saçıldı / Türlüg çiçek suçuldı / Yinçü kapı açıldı / Çından yıpar yugruşur”. Mısra ile cümlenin denkliği sadece Orta Asya şiirimizin değil, Anadolu şiirimizin: Tekke, Halk, Divan ve modern: Tanzimat, Servet-i Fünun şiirimizin de özelliğidir. Divan’ın nazım birimi beyittir mesela; beyti oluşturan iki mısra anlamca ilişkilidir, ama her mısra da birer cümledir: “Gülüm şöyle gülüm böyle demektir yâre mu’tâdım / Seni ey gül sever cânım ki cânâna hitâbımsın”. (Nedim). Divan’da tek mısralık hünerler de var, “azade mısra” deniyor; kimileyin de beytin bir mısraı ötekinin önüne geçiyor, bu da “mısra-ı berceste”: “Eğer maksûd eserse mısra-ı berceste kâfidir”. (Koca Ragıp Paşa).

Nedim’deki, Abdülhak Hâmit’teki sayılı şiiri hariç tutarsak mısra-cümle düzeni Fikret’e kadar bozulmadan gelir, Fikret, cümlenin mısradan mısraa geçmesi demek olan “anjanbman”ı sokar şiire –okullarda “nazmı nesre yaklaştırmak” diye verilir bu. Ve kırılır şiir. O kadar ki cümlesi mısra ile başlayıp mısra ile biten şiir artık hiç yazılmaz adeta.

Fakat şairlerin meydanlar için yazdıkları hep “kodu mu oturtan” cinsinden. Kestirmeden ve bıçak gibi keskin: Hitabet dili. Ve her mısra bir cümle. : “Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın / yok edin insanın insana kulluğunu / bu davet bizim”. (Nâzım). “Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya; / Yüzüstü çok süründün ayağa kalk, Sakarya!” (Necip Fazıl).

Neden böyle yapıyoruz? Çok şey beklenmeli mi cümleden?

Devam ederiz.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....