Menü
ÇIPLAKLA ŞOKE OLMAK  14 Temmuz 2014
14/28 • ÇIPLAKLA ŞOKE OLMAK  14 Temmuz 2014

ÇIPLAKLA ŞOKE OLMAK  14 Temmuz 2014

 

 

Türkiye’nin ta bir ucundaki bir belediyesine hayret ettim; parkında heykel varmış. Büst müst değil. Asker, politikacı, madenci heykeli de değil. Erkek değil. Bir kız heykeli. Boylu boyunca. Ayakta. Su taşıyan bir kız.

Beni asıl hayrete düşüren ise ilçeden bir esnaf. Başına eşarp geçirmiş, beline şal bağlamış kızın. Belli ki edepsiz bulmuş heykeli. Ramazan da. Bir şallake kalkacak vatandaşın orucunu sakata atacak. Yedirmeyiz.

İtalyan, Fransız, İngiliz ya da Alman olmamız şart değil, dünya bu insanların ülkeleri sayesinde tanıştı mı Hümanizm ile, gördü mü Rönesans’ı, getirdiği değerler hepimizi bağlar. Bütün dünyayı. Ve gelecek kuşakları. Anti-hümanist olabilir, Rönesans’ı yanlış bulabilirsiniz. Ama yanlışın üstüne yanlışla gidilmez Ne onların size müdahalesi olacak ne sizin onlara. Dünyada birlikte yaşıyoruz çünkü; kaldı ki siz aynı ilçedesiniz de –paylaşmanız elbette.

Hepimizin en az bir kez çıplaklıkla şoke olduğumuzu düşünürüm. Benim iki kez. Adı 80’li yıllarda Sinema Günleri’ydi, İtalyan filmi olduğu kalmış aklımda, galiba “Solo Sunny”, ama ikisi birlikte olmaz ki, neyse, hasımlarınca kıstırılan bir garaj görevlisi garaj bahçesinde çırılçıplak koşturuluyordu filmde. A! Erkek soyunur mu? Kadının çıplağını çok görmüştüm sinemada, sanıyorum ki sadece kadın soyunuk gösterilir. Bu ilki. Bundan yedi sekiz yıl sonra bir güney gezisinde hediyelik eşya satıcılarının tezgâhlarında da hemen hiç giyinmiş heykelcik olmadığını gördüm, beni ikinciye şoke edenlerse bunlar değil elbette, erekte olmuş hem de mübalağalı penisleriyle Eros heykelcikleriydi, hediyeliklerin asılları da Selçuk Müzesi’nde, vitrinde apaleni.

Bu heykeller Antik Yunan’ın, Antik Roma’nın heykelleri. Antikite’de mitoslar var. Evren, dünya ve tabiat olayları kişileştirilerek yorumlanıyor yani. Canlı varlıklar veya ölümsüz tanrılar halinde tasarlanıyor her biri.  Neyin temsilcisi oldukları da çeşitli araç gereçle belirtiliyor, o kadar ki temsili resimlerine bakıp hangi tanrı veya yarı tanrı olduğunu anlamamak imkânsız.

Eros, aşk tanrısı örneğin. Delişmen. Afacan. Sembolleri ok, yay ve meşale. Ok atar boyuna, kime değerse oklar, ol kişi aşka tutulur heman. Onun da oynaşı vardır: Anteros. Yanındayken sevinçlidir, ayrıldılar mı mahzunlaşır Eros. Güzel, çıplak ve büluğ çağında bir oğlan olarak resmedilir. Bu özellikleri taşıyan Eros’un heykellerinde başka hangi mübalağa olabilirdi ki!

Kibele, tanrıların anası. Kökeni Anadolu. Pek çok kültürde var ana tanrıça fikri. Antik Yunan’da adı Rhea, Mısır’da İsis, Frigya’da Artemis. Eski Yunan’da bakireliğin sembolüdür Kibele, Anadolu’da doğurganlığın ve bereketin. Efes/Selçuk’ta bakakalmıştık heykeline. Hakiki gibiydi. Sıkı durun: İki değil, çok mu çok göğüslüydü –doğurganlığın sembolü ya. İyi de onca şey örtme de örtülmez ki bugün.

Yaygın kabule göre, Batı Roma’nın 476’da çöküşüyle Antikite son bulur, Ortaçağ başlar. Ortaçağ, Hıristiyanlıkla, daha doğrusu Kilise ile şekillenir. İnsan edilgendir. Açayım: Antikite’nin tabiatla haşir neşir insanı denetim altındadır şimdi. Tutkularında, özellikle bedeniyle ilgili olanlarda hiç mi hiç hür değildir. İspatlayamam ama bilinçaltı denilen o çok gizlimizdeki oda insanoğluna bu dönemde yerleşmiş gibi gelir bana.

Yeni Zamanlar da İtalya’da doğar. XIV’üncü yüzyıldır, şehir devletleri birbiriyle kavgalı, Hıristiyanlığın dogmaları “görülen gerçek” karşısında çaresiz kalır, doğallayın, kendine güven verecek yollar arar İtalya, onu da beşikliğini yaptığı diğer çağda, Antikite’de bulur. İnsana ve onuruna saygıdır bulduğu: Hümanizm. Sonraki iki yüzyıl içinde –keşiflere, icatlara, bilimde gelişmelere de bağlı olarak- Hümanizm’i ıskalamayan, onu tamamlayan bir kültür, düşünce hareketi daha doğar ki o da Rönesans (Yeniden Doğuş).

Dil, düşünce, bilim, günlük hayat, sanat her şey etkilenir Rönesans’tan. Hepsi de etkinliklerinin merkezine insan’ı oturtur. O kadar ki –ötekileri geçeyim- Rönesans sanatı için “insan bedenini anlatma sanatı” dense yeridir. Dönemin ustaları ne gerçekliği es geçerler ne de tutkuyu. Michelangelo’nun “Adem”i sahici gibidir. Yine da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” tablosunda da İsa ve havarilerinin temsilcileri değil de sanki kendileri vardır. Tablo, o derece fotoğrafa yakındır. Kilise’nin Meryem’i de ermiş bir bakire değildir artık yaşayan bir kadındır, güzel ve çekicidir. Michelangelo heykeli de böyle yapar. İnsan, bir mermer blok içine hapsolmuştur sanki, Michelangelo onu özgürleştirmek için kullanır keskisini. İlginçtir bloktan çıkan da çıplak erkek olur hep.

Heykel çıplak olmak zorunda mı? Değil tabii. Sözgelimi teçhizatlı asker heykelinde asker çıplak olur mu? Olmaz diyeceğim de, biri kalkar yapar, hem de hem çıplak hem teçhizatlı yapar diye korkuyorum. Nitekim, benzeri var: Edouard Manet’nin “Yeşillikte Sabah Kahvaltısı”. Çıplak bir kız çayırda, giysili iki erkekle birlikte yer alır tabloda. Fazlası da var da neyse, meraklısına kalsın onu da bulmak.

Ben kendi örneğimi sürdüreyim: Asker belli bir dönemin, belli bir coğrafyanın, belli bir ülkenin askeri değil de bütün zamanların “insan” askeri olarak verilmek istenmişse bu nasıl gerçekleştirilecek?

Lafı uzattık, bağlayalım:

Antikite’de mitoslar var: tanrılar, yarı tanrılar… Tanrılar güçlü ve kaslı, tanrıçalar pürüzsüz ve müthiş kıvrımlı ve ağırlıkları alınmış veriliyordu ki kusursuzlukları, estetik dengeleri iyice çıksın, görülsün.

Ortaçağ’da yekparelik esas. Kişisel ve ulusal diye bir şey yok. Rönesans’la çıkar bunlar. Bedenini nasıl kullanacağı da kişiyi ilgilendirir.

Belediye parkındaki o söz konusu heykelin böyle bir tarihçe içinde yeri var mıdır? Nedir?

A, o konu ayrı! Etekle, eşarpla girilmez ona.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....