Menü
VÜCUDUN MECAZIYLA  12 Ağustos 2014
Ada'dan • VÜCUDUN MECAZIYLA  12 Ağustos 2014

VÜCUDUN MECAZIYLA  12 Ağustos 2014

 

 

Allah Allah! Hata aramak için geçmişime baktığım hiç olmuyordu. Şimdilerde hem de hata bulmak için sanki, uzaklara bakıyorum sık sık. Yaşlandıkça böyle mi oluyor insan? Yoksa şu sıralar çeşitli vesilelerle söyleşilere katılıyorum, röportaj veriyorum, soruyorlar: Keşke’leriniz var mı? Öyle değil de şöyle yapsaydım dediğiniz oldu mu hiç? Geçmişe bakar oluşum, zihnimin bu sorularla çelinmesinden belki… Bilmiyorum. Hoş, ben de bahane arıyormuşum yamulmak için! Yoksa kim beni kandırabilirdi ki!

Filmi geriye sarıyorum, sarıyorum… 60 yaşımı, 50 yaşımı, 40 yaşımı geçiyorum. Hayır! O yaşlarda, o 2000’li, o 90’lı, o 80’li yıllarda yaşadıklarıma da başlangıç olacak daha küçük bir yaş, daha uzak bir tarih, şimdi pişman olduğum bir söz, bir eylem, bir durum arıyorum. Arıyor buluyorum.

Yıl 1969. Yaş 25. Öğretmenliğimin ilk yılı. Haziran. Sınav dönemi. Yaşar Bir haber göndermiş, öğretmenlerle görüşecekmiş. Yaşar Bir mi kim? Çok ayıp! Adalet Partisi’nin Sakarya mebuslarından –ya böyle bir parti vardı o zamanlar, sandıktan büyük yüzdelerle çıkıp hükümet kuruyordu. Mebus Bey geldiler, masa başına alındılar. Başladı anlatmaya. Köylünün cebi eskiden delikmiş, şimdi para görmüş de. Kara lastiği atmış ayağından, iskarpinleri çekmiş de. Yolları çamur çökek içindeymiş vaktiyle, şimdi asfaltmış, orman ürünlerini aşağıya zahmetsizce indiriyormuş da. Yaşar Bey, “ürün” yerine “emvâl” diyor, a’nın uzunluk hakkını vermek için olacak “Emvâl, emvâl!” diye de peş peşe yandırıyordu. Öğretmenler dört duvar boyunca sebilhane bardakları gibi sıralanmış bu yavanlıkları dinliyoruz. Eski öğretmenler akıllı, beyefendi konuşur, konuşur, sonunda giderler, yook, itiraz eder yahut soru sorarsak tekrar baştan alırlar diye düşünmüşler herhal, öyle susuyorlar. Bu susuşları da mı ağrıma gidiyor acaba, e! delikanlılık da var, ben de başlıyorum ateşe: “Köylü için mi yaptınız bütün bunları?” diyorum, “Köylü paralansın diye mi? Lastikten kurtulsun diye mi? Hem inen orman ‘emval’i köylünün mü? Size indiriyorlar, sizin için kaçakçılık yapıyorlar. Sonunda onlar bir alıyor, siz yüz. Yapılanlar kendiniz için, köylü için değil. Köylünün üç kuruşundan önce kendi kârlarınızdan söz edin siz.” Vay, bir kızdı hazret! Kalktı, ayakta da dedi, dedi. En cevherlisi şu: “Eğer hak edilmemişi yerse bir insan Allah onun cezasını verir. Kanser yapar.” Yapıştırdım: “Haksızlığı söylüyorum. Gelin eşit bölüşelim. Siz de kanserden kurtulun.” Geçmiş gün, sömürü, sosyalizm, artıkdeğer gibi aleni muzırlıklar da olmuştur dilimde. İyice kızdı misafir, sağ elini sallaya sallaya, şahadetparmağını gözüme gözüme, “Biz Ankara’da bunun gibiler için uğraşıyoruz işte. Bunların takipçisiyiz” dedi. Gülçin Hoca’m öfkelenmiş, kalktı, Jean D’Arc oldu, müthiş etkili bir sesle ve şahadetparmağını o da bir misilleme ile uzatıp iki kez seslendi: “Yaşar Bey! Yaşar Bey!” Ve devamı: “Ben Necati’nin öğrenciliğini bilirim, şimdi meslekdaş olduk, öğretmenliğini de bilirim. Siz Ankara’da Necati gibilerin peşindeyseniz eğer, yolunuz yol değil! Yanlış yoldasınız! Vazgeçin!” Yaşar Bey apar topar kapattı toplantıyı, hepimizle tokalaştı, benimle tokalaşırken, “Dediklerinden istifade ettim, teşekkür ederim genç arkadaşım” da dedi. Göçmüştür herhalde, Allah rahmet eylesin! Neden mi? “Edepsiz adam!” diyebilirdi –Allah’ı var- demedi.

İşte bu! Filmi geriye sarsak ve mümkün olsa da yeniden çeksek, dediklerimi demem. O yaşta denir, diyeceksiniz. Haklısınız. Ama bugünümü anlatmak istiyorum ben o günle. Şöyle ki bugünün bir önemlisiyle karşılaşsam bir toplantıda, Yaşar Bey gibi konuşsa muhterem, hatta daha çıldırtıcı kelimeler seçse, vaktiyle dediklerimi demem bugün. Edepsizlik diye mi? Neresi edepsizlik bunun! Bir şey daha: 1969’da bendim haklı olan. Ama haklı olmak yetmiyor. Bir söz edilecek, bir eylem gerçekleştirilecekse doğru yerde, doğru zamanda edilmeli, yapılmalı. Benimki kendi ipimi kendi elimle çekmek gibi bir şey. Hayatımın daha önce hiç mi hiç düşünmediğim sıkıntılı bir gidişi oldu sonra.

Hem haklı olmak, haklı olduğuna inanmak, hem de haksızmışsın gibi susmak… Bunun neresi edep!

Susmakta yok tabii, hele bir de haklıysan! Ama kavga, tartışma, hatta kimi düz konuşmalar sırasında bile sinirler geriliyor, söz ağızda söz olmaktan çıkıp elde bıçak oluyor.  Öyleyse konuşmak niye!

Benzer durumlarda konuşmam artık. Ama öğretmenler gibi oturup konuşulanlara seyirci de kalamam. Kelimelerin mecaz anlamları olduğu gibi vücudun da vardır; öyle ki bir bakış, bir duruş bir gözün, bir endamın olağanı olmaktan çıkar, sözden fazlasını söyler kimileyin. Vücudun mecazıyla konuşurum ben de.

Peki, Gülçin Devrim olmak? Bakınız, zor bir bahis bu. Ayrıca bakalım.

Nerden geldi aklıma bunlar şimdi?

Konuşarak bir şey halledemediğimize kafamı takmışım demek bugünlerde, baksanıza “Heceöykü”nün son sayısındaki hikâyemin de adı öyle: “Konuşmak Niye?”

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....