Menü
LAFI OTURTACAKSIN!  14 Ağustos 2014
14/28 • LAFI OTURTACAKSIN!  14 Ağustos 2014

LAFI OTURTACAKSIN!  14 Ağustos 2014

 

 

Kaç haftadır atasözü ve cümle üzerine konuşuyoruz. Hepsinin özeti şu: Dil, cümledir. Dil dendiğinde akla fiil çekimleri, özne-yüklem ilişkisi, yardımcı öğelerin yükleme bağlanışları, tamlama ve çoğul kuralları vb. gelir. Bunlar da cümlede bulunur. Kelimede değil. Kelime, bir dilin en küçük anlam birimidir. Cümle ise yargı bildirir. Yargı, düşünce değildir. Ama düşüncelerimizi de dille açıklarız karşımızdakine. Evet de, tek cümleyle değil. Düşünce, tek cümleye sığmaz çünkü. Düşünce için birkaç cümle gerekir, ona da paragraf denir. Dil, bütün hünerini paragrafla mı gösterir yoksa? Hayır! Paragraf da yukarıya öyküyle, romanla, denemeyle… taşınır. Dil, işte orada dildir.

Kelimenin kelimeyle, cümlenin cümleyle, paragrafın paragrafla kurduğu ilişkiye de “bağlam” demiş, bir de özdeyiş keskinliğinde bir tanım hatırlatmıştık: Anlam bağlamdır.

Bağlamı tam, hiç mi hiç eksiksiz cümle olmaz mı? Olur. Anlam bağlamdır, böyle mesela. Sonra özdeyişlerde de böylesi bir tamlık gözetilir. Şimdi soru şu: Anlam-bağlam ilişkisinde tamlık cümlenin olanaklarıyla mı, paragrafın olanaklarıyla mı daha kolay sağlanır? Elbette paragrafla, hatta onun da üstü: öykü, roman, makale, denemeyle…

“Alemdağda Var Bir Yılan”da özdeyiş saygısı gören bir cümle vardır. “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” Ne anlatır bu cümle? Seven, sevdiği için de cumhurca sevilen birinin mutluluğunu. Evet, bu kadarıyla bunu anlatır. Fakat Fethi Naci, bunun adını bizimkinden farklı kor önce: “Haykırış” der ve öndeki cümleye dikkat çeker. Okuyalım: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” İnsanın severek ve sevilerek yalnızlıktan kurtulacağını anlatır galiba şimdi. Biz öyle sanalım! Fethi Naci diyor ki: “Bu haykırış, şimdiye kadar hep yanlış yorumlandı.” Doğru yorum, sonraki cümleyle çıkar: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” Bir cümle, bakınız, önüne arkasına birer cümle alınca, bağlam değişince yani, başlamaktan bitmeye, sevinçten mutsuzluğa, beyazdan siyaha, simsiyaha nasıl şipşak dönüveriyor. 

Sait Faik’in bu üç cümlesindeki bağlam, ilkinden sade farklı değil, hem daha zengin hem de yazarın söylemek istediğine daha yakın. Peki, söylemek istediğinin tamamı? O, kitaba adını da veren öykünün tamamında.

Öykü, didaktik türlerden değil. Ama bir öyküde bile anlam bir cümleyle bir artı bir arasında bunca sıçrama yaratıyorsa, varın bunu bir de düşünceye dayalı metinlerde düşünün. O metinler ki basit cümleyle yazılmaz. Düşünce, bileşik cümlededir; yani fiilimsilerle yürüyen, birbirine ekfiilin koşul kipiyle bağlanan, aralarında uzak uzak ilgiler bulunan peş peşe cümlelerde. O partisipler, o gerindiumlar hele ki karşıtlık, neden-sonuç, açıklama, üsteleme, destekleme gibi bin bir anlam ilgisi kuran bağlaçlar niçindir? Boşuna mı?

Düşüncesi olan, metin yazar. Açıklar, anlatır, karşılaştırır, tartışır. Özdeyiş dar gelir ona. Yazmak, tenezzül olur. Bunları diyecektim, caydım. Cicero geldi aklıma. La Bruyere. Bacon. Geldi de bunlar isimlerini özdeyişle mi yaptılar? Felsefeci bunlar. Konuştular. Anlattılar. Kimi kendi yazdıklarıyla kimi öğrencilerinin tuttuğu notlarla bize kadar geldiler. Onlar, düşüncelerini işlediler; biz cümlelerinden en ışıltılı olanını aldık, ona yapıştık. Nedir bu? Tembellik. Ya da kırıntıyla yetinmek.

Bizde mi böyle bu? Değildir belki. Ama bizde karşılığını çok buluyorum. Kaşgarlı’nın Divan-ı Lugati’t Türk’ündeki atasözlerinden konuştuk yakında. Divan şiirinde olsun, Tanzimat’ta olsun dize demek, cümle demektir. Şiir dizeye, yani cümleye indirgenir bir bakıma. Hele bunların, lafı kodu mu oturtanları pek makbuldür. Eski şiirden hatırınızda kalan nedir? diye sorulsa Nâbî’den, Bağdatlı Ruhi’den, Ziya Paşa’dan ve elbette Namık Kemal’den mırıldanacaktır çok kişi.

“Vatan Kasidesi” ise hele, ses de yükseltilecektir:

“Muîni zalimin dünyada erbâb-ı denâettir / Köpektir zevk alan sayyâd-ı bîinsafa hizmetten”

“Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet / Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten”

“Anılsın mesleğimde çektiğim cevr ü meşakkatler  / Ki ednâ zevk-i âlâdır vezaretten, sadaretten”

Valla, içimden “Yeşşe!” diyesim geldi. Yazık etmiş Namık Kemal kendine! Vatan’la, hürriyet’le bu kadar ilgiliydi madem, bunları sistemleştirip genişletseydi keşke. Genişletseydi de biz de meseleyi temelinden öğrenip Meşrutiyet’te, Cumhuriyet’te, 27 Mayıs’ta… Hürriyet! Hürriyet! diye yırtınmasaydık boş yere!

Kodu mu oturtmak –biliyorsunuz- münazaraların da aferinliğidir. Pek de veciz olur. Ve milli karakterimizdir. Bu yüzden, “Profesör olsan, üstüne bir de üç dil bilsen ne yazar!” diyebiliriz pek kolay, fazla kişi de, “Bu nasıl söz!” demez.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....