Menü
TELKİN SAĞLAM OLUNCA!  22 Ağustos 2014
Ada'dan • TELKİN SAĞLAM OLUNCA!  22 Ağustos 2014

TELKİN SAĞLAM OLUNCA!  22 Ağustos 2014

 

 

“Çapa” İstanbul’da bir semtin adı mı? Biz yaştakiler için semt değil, o semtte, bir bahçede iç içe olmuş üç eğitim kurumundan dolayı eğitimin bizatihi kendisidir. Düşünün  İlköğretmen Okulu orada, Eğitim Enstitüsü orada, dahası hem okullar orada, hem öğrencilerinin yatakhaneleri orada. Daha dahası Yüksek Öğretmen Okulu da orada. Gerçek bir okul değil bu. O zamanlar Eğitim Fakülteleri yok, liselerin öğretmen ihtiyacını Edebiyat veya Fen Fakülteleri mezunlarıyla karşılıyor devlet, hatta öğretmen liselerinin çalışkanlarını –ki zaten parasız yatılı okumuşlardır- mecburi hizmet karşılığında bir de fakültelerde okutuyor. Kimi yıllar düz liselerin parasız yatılı okumamış öğrencilerinden de Yüksek Öğretmen’e sınavla örenci alındığı oluyor. Neclâ sınavla girenlerden mesela. İki diploması var: Yüksek Öğretmen Okulu ile Edebiyat Fakültesi. Yüksek Öğretmen Okulu gerçek bir okul değil. Müdürü var, devam mecburiyetli dersleri var, evet, mesleki formasyon veriliyor orada sadece, branş dersleri görülmüyor. Branş fakülteden. Onlar da yatmadan yatmaya “Çapa”dalar. Üç okul da adını semtten almış olmalı ya, Çapalılara gelin de bunu anlatın.

Lafı uzattım, farkındayım. Hikâye anlatmayı seviyorum, demek anlatmasını bilmiyorum.

Çapa’nın yatakhane girişinde, kapı üstünde Fikret’in bir dörtlüğü varmış. Bunu duyduğumda pek sevinmiştim, benim de sevdiğim, pek sevdiğim bir dörtlüktür. 80’li yılların hemen başlarında bu okulları kaldırdı devlet, top bile atılsa yıkılmaz sandığımız “Çapa” da gitti bu arada, binaları Milli Eğitim Bakanlığı Yayımlar Genel Müdürlüğüne devredildi, mavi çinili o canım mekânlar depo oldu, biz kitapçılar da MEB’in ders kitapları için artık oralara gitmeye başladık. Aradım o dörtlüğü, olabilir her kapı üstüne baktım, yoktu. O dörtlük, devletin şahsiyet sahibi ideal insanını kestirmesinden tanımlıyordu, yahut şöyle: devlet nasıl aydın görmek istiyorsa onu telkin ediyordu, “Çapa”daki telkin ise ilk, orta, lise öğretmen adayları üstünden bütün Türkiye’ye idi. Bu telkin –sanıyorum-  bizim öğrenciliğimizle değil, hocalarımızın öğrencilikleriyle, belki daha öncesinde başlamış. Öyle başlamasa ben nerden bileceğim? Ezberimdeki şiir sayısı üç beş tanedir, biri de budur. Tuhaftır, zaman zaman bir şey mırıldanırken yakalarım kendimi; biri “Onuncu Yıl Marşı”dır, biri de bu dörtlük. Ağrıma gider. İkisinden de kopuşum bir rub-i asırdan ziyadedir, neden hâlâ mırıldanırım ki!

“Kimseden ümmîd-i feyz etmem, dilenmem perr ü bâl / Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim / İnhinâ tavk-i esaretten girandır boynuma / Fikri hürr, irfanı hürr, vicdanı hürr bir şairim”

Yani ki kimseden hayır beklemem, kol kanat dilenmem, kendi göğümde, kendi dünyamda kendim uçarım, eğilmek esirlikten daha ağırdır, fikri, irfanı ve vicdanı hür bir şair için. Hulasatü’l hulasa diyor ki Fikret: Ben kendime yeterim.

Yetersin sen! Düşmez kalkmaz bir Allah, demişler. Dar zamanlarımda sık sık mırıldandığım duam da bu yetmezliği vurgular: Allah’ım kimseyi yalnız ve yardımsız bırakma! Bunları geçelim, bunlar pek mistik bulunabilir. Fikret için de böyledir belki. Ama yine de yakışmadı Fikret’e bu kibir. “Toprak vatanım, nev’-i beşer milletim” diyen bir şair o. Hem yeryüzünü vatan, bütün beşeri/insanlığı da millet bil, sonra da “Bir ben varım!” de. Bunların ikisi bir hanede olmaz. Biri misafir. Hangisi misafir, hangisi hane sahibi?

 

Fikret için de akıl yürütebilirim ama, aynı çelişkiyi galiba ben de yaşadım, belki hâlâ yaşamaktayım, itirafı tercih ederim: Toplumculuk, hatta toplumsallık bile ben’le bağdaşmaz. Biz’i gözetirler. Ancak Ziya Gökalp’ın formülleştirdiği “Sen, ben yok! Biz varız!”daki milliyetçi söylemle ilgisi yok bunun. Ben’le biz iki kutuptur burada. Birbirine düşman. Oysa hayatta iç içedir bunlar. Geçişkendirler. Ben’le biz’in toplumculukla, toplumsallıkla bağdaşmadığını söyledim, yanlış oldu, Nâzım’dan bir dizeyle düzelteyim: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” Doğrusu budur: Karşıtların birliği.

Fikret haklı o zaman. Değil. Yanlışı ben’le biz’i birbirinden ayrı, birbirinden kopuk düşünmesinde. Ayırdın mı bir kez, ister ben de, istersen biz, aynı yanlışı telkin etmiş olursunuz. Devlet, sevmez geçişkenliği. Ayrılıktan, düşmanlıktan beslenir o. Gökalp’a da yer verir, Fikret’e de. Nasıl olsa ikisinin de mala davara zararı yoktur.

Ben, bir Türk’ün dünyaya bedel olduğuna nasıl inandı(rıldı)ysam “kendime yeterim” fikrine de öyle inandı(rıldı)m. Biz’i fark edip alınca ben’i terk ettim. Karşıtların birliğine ermem ise yıllarımı aldı. Şimdi bile “Kimseden ümmid-i feyz etmem…” diye mırıldanan kendimi suç üstünde yakaladığımda –itiraf ederim-rahatsız oluyorum. Onu tam da istendiği gibi benimsediğimi düşünüyorum. Alışkanlığa dönüşmüş yanlışlar çabuk bırakılmıyor.

E, telkin sağlam olunca!

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....