Menü
SEDAŞ'IN YAPTIĞI  2 Eylül 2014
Ada'dan • SEDAŞ'IN YAPTIĞI  2 Eylül 2014

SEDAŞ'IN YAPTIĞI  2 Eylül 2014

 

 

29 Ağustos. Cuma. Kuşluk vakti. Bilgisayar başındayım, yazıyor, çalışıyorum. Kulağım da mutfakta. Tam kahve saati, Neclâ seslenebilir. A, elektrikler gitti! Neyse, hemen geldi. Tekrar açtım bilgisayarı, bir yandan da meraktayım: Son yazdıklarımı kopyalamış mıydım? Ben atladıysam bilgisayar yakalamış mıydı? Masaüstünü bekliyorum… Sanki biri uzaktan uzaktan benimle dalga geçiyor, daha çook beklersin! diye. Cam yine karardı! Yine açıldı. Peş peşe. Arada ışıkların sonuna kadar gitmediği, çok beyazdan beyaza, beyazdan çok sarıya, çok sarıdan sarıya, sarımsıya geçtiği oldu, hatta asılı kaldıkları… Telaşlandık. Buzdolabı gürültüyle sustu. Televizyondan çat! pat! diye sesler. Sanki son nefesini vermekte o da. Trafodandır muhakkak. Binanın karşısında trafomuz var, çabuk ısınıyor diye gürültülü iki şey –vantilatör müdür onların da adı- taktılar geçende, muhakkak oradandır.186’yı aradık, adres verdik, arızayı bildirdik, “Hayır!” dediler, “Bizde arıza gözükmüyor, arıza sizde, sigortalarınızı kontrol edin.” Hayda! Telaşlanmak için al bir neden daha. Derken komşu dairelerden de başladı mı gürültüler! Katlara da taştı. Biz de çıktık. Dördüncü kattayız, aşağıdaki on iki daire tekmil koridorlarda. Harala gürele! Yangın mı yoksa! Hangi dairede? İtfaiyeye bildirildi mi?

Giriş katında, sayaçların başında iki adam varmış, sayaçları kurcalıyorlarmış. Nasıl geldi bu haber? Kim getirdi? Hengâmenin ortasına pırıl pırıl düştü. Aşağı inenler oldu, dönsünler diye bekledik, döndülerse bize kadar çıkmadılar. Ama kapılar kapandı, katlar sessizleşti. Asayiş berkemal demek. Berkemal de evlerde değil. Ya da bizim evde değil. Elektrik yok.

Giyindim. İndim. Hakikat, iki adam. Biri çömelmiş, elinde kalem, matbu bir kâğıdın boş yerlerini dolduruyor tükenmezle, etrafı darmadağınık; diğeri genç, sayaçların başında, ayakta o, sayaçları kurcalıyor, söküyor, takıyor. Öyle fütursuzlar ki, sayaçların sahipleri sanki onlar; ben ise kurcalayan bir yabancıymışım gibi kem küm: “Kim misiniz siz mi?” SEDAŞ’tan gelmişler, görevliymişler. “Nedir yaptığınız? N’apıyorsunuz?” Efendim, on yılını doldurmuş sayaçlar yenileniyormuş. İyi, ne hakkım geçsin, ne de haklarını yiyeyim! “Keşke haber verseydiniz, elektrikler defalarca gitti geldi, fırın, dolap, televizyon bozulacak diye korktuk, hem de telaşlandık.” Vermişler, haber vermişler. Yav, yalan! Haberleri olduğu için mi sakinler dışarılara attılar kendilerini! “Nasıl haber verdiniz?” Zillere basmışlar. Okul çıkışlarında servis beklerken Ahmet Akkoç’un öğrencileri de basıyor zillerimize sıradan, kim o, kim o, diye sesleniyor komşular. Ses yok. Bunlar da öyle basmışlar, diyeceğim ama, biz zil sesi de duymadık. Kaldı ki zile basmak da yetmez! Zil, SEDAŞ görevlisi basınca farklı çalmıyor ki! SEDAŞ’la yapılmış zil sesi sözleşmem de yok. “Zillere bastınız da niye bizim haberimiz olmadı?” Neden olmamış? Çünkü onlar her zile tek tek basamazlarmış. Herkese haber veremezlermiş. Türkçesi, hiçbir zile basmamışlar.

Nasıl baktıysam yüzlerine, kâğıt dolduran, meğer bana vereceğini dolduruyormuş, doldurmuş, uzattı, imzalattı, bir nüshasını verdi, “Necati Bey!” dedi, “Takılan saat için şimdi para alınmayacak, faturaya da yansıtılmayacak. Ücretsiz. SEDAŞ’ın hizmeti.”

SEDAŞ gibisi var mı be!

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....