Menü
PEŞ PEŞE ÜÇ SERGİ II  12 Eylül 2014
Ada'dan • PEŞ PEŞE ÜÇ SERGİ II 12 Eylül 2014

PEŞ PEŞE ÜÇ SERGİ II 12 Eylül 2014

 

 

Adapazarı’mızın bol hikâyeli bir günlük hayatı olduğunu düşünürüm. İnsanının yetmiş iki milletten çeşitliliği de malum. Yetmiş iki millet demek, yetmiş iki bin yüz demek. Bir o kadar da hikâye. Gelgelelim bizim bu Nuh’un teknesi şehrimizin günlük hayatı fotoğraflanmış değil. Fotoğrafçılarımız Poyrazlar’ı, Sapanca’yı, parkı, Çark’ı, yaylayı çekiyor, ama hayata ve insana küsler sanki, hiçbirinin portföyünde ne sokaktan iç yakan bir hikâye var, ne de milleti, düşüncesi, psikolojisi yüzüne vurmuş hikâyeli bir portre.

Büyükşehir yeni yılın kültür-sanat etkinliklerini peş peşe üç sergiyle başlattı.

İlki geleneksel fotoğraf yarışmalarının on dördüncüsü olarak 1 Eylül’de OSM’de açıldı. Tematik bir sergiydi: “Ramazan’da Sakarya”. Güzel, çok güzel fotoğraflar vardı. Günlük hayat deyince benim aklıma ramazan gelmiyor. İçinde ramazanın da bulunduğu, kalbi çırp çırp çarpan bir koca dünya geliyor. Fakat dediğim o büyük fotoğrafa eşik olabilir bu sergi. Arkasından bayramda, seyranda, piknikte, tarlada, tezgâh başında, evde, misafirlikte, işinde gücünde, yarenlikte, çarşıda, düğünde, âşıkdaşlıkta… Sakarya’ların gelmesi şartıyla.

İkinci sergi Sakarya Sanat Galerisi’nde idi. Cihat Köseoğlu’nun fotoğraflarından oluşan sergi 2 Eylül’de açıldı, 21 Eylül’e kadar açık. Köseoğlu, güler yüzlü, sıcak bir fotoğrafçı. Güler yüzlü olduğu kadar da konuşkan ve hatırnaz. “Uçan Renkler” adı altında toplamış fotoğraflarını. Hepsi, kelebek. Makro objektif diye bir teknik imkân var, teleobjektiften daha sokulgan, daha röntgenci. Çiçeğe, böceğe sokulabildiğiniz kadar sokuluyorsunuz, makro sizi daha da öteye götürüyor, çıplak gözün görmediği, sualtı dünyası kadar renkli bir dünyayı önünüze seriyor. Yok, öyle değil, sizi o dünyanın içinde kılıyor.

“Ramazan’da Sakarya” sergisi bir hafta açık kaldı. 9 Eylül’de OSM’yi Osman Suroğlu’na bıraktı. Suroğlu’nu bilmeyen, duymayan var mı? 1955 doğumlu. İnşaat Mühendisliği’nden mezun ama mühendisliği nihayet iki yıl yapmış, bırakmış. O şimdi karikatürist. “Zafer” dergisinde başlamış çizmeye, tam on beş yıl çizmiş. Daha sonra “Zaman”da, “Yeni Şafak”ta çıkıyor çizdikleri. Bant karikatürleri var. Çocuk kitapları resimliyor, logolar yapıyor. Sergiler açıyor. Asıl söylenesi olan da şu: Bildiğini esirgemiyor, okul, dernek, belediye, nereden çağrılırsa olmaz demeyip bilgilerini paylaşmak için oraya koşuyor Suroğlu. Koştuğu yerlerden biri de bizim SAMEK.

Ulusal ve uluslararası elli kadar ödülün sahibi. Yurt içi ve yurt dışı yarışmalarında jüri üyeliklerinde bulunmuş. Animasyona takmış şimdi de, Animatör Yasin Elmacı ile birlikte konusu eğitim olan animasyonlar yapıyormuş. Reklam dünyası karşılıksız bırakmamış emeklerini. TRT de yaptıkları “Boyalı Karga” animasyonunu çocuk programları için uygun bulmuş.

Nasıl bir resimdir karikatür? Neler bir araya gelir de karikatürü oluşturur? Eleştiri var bir kere. Dokundurmadan taşlamaya kadar alayın, hicvin envaı. Sonra mübalağa. Abartı. Evet, bunlar var ama, karikatür dendiğinde aklıma ilk gelenler bunlar olmuyor. Karikatürün olmazsa olmazı, bence mizah. Güldürü. O kadar ki anlamdaş gibi görürüm onları, birini diğerinin yerine kullanabilirim.

Suroğlu’nun karikatürleri güldürmez. Arada derede bir tane şaşırmış çıkar, o da çok çok tebessüm ettirir. Mizahı mı küçümser Suroğlu? Hayır, bunu demiyorum. Nasıl ki ben de güldürmemelerine rağmen karikatür olduklarını reddetmiyorum çizdiklerinin. Ara Güler’e, “Neden fotoğraf çekiyorsunuz?” diye sorarlar, “Dünyayı dört köşe görüyorum da ondan” der. Hepimiz gibi yuvarlak görse dünyayı, fotoğraf çekmeyecek de başka bir şeyle uğraşacak. Suroğlu’nunki de galiba böyle. Dünyayı her karikatürcü gibi çizgi olarak görüyor, ama güldüren değil de düşündüren çizgiler olarak. Ya da şöyle: Tarifine uygun karikatür çizmiyor, tarif dışına çıkıp karikatürü zorluyor. Sahi, serginin adı neden “Konuşturan Çizgiler” de “Düşündüren Çizgiler” değil?

Metin Aşoğlu’yla konuşuyoruz açılışta. Suroğlu’nun kimi karikatürlerini kapalı bulduğunu söyledi. Öyle de, böyle de, şöyle de yorumlanabildiklerini. Bana da öyle gelir. Sergi afişlerinde kullanılan karikatürde bir adam var mesela:  Doları sigarayla delmiş, bantlar gibi ağzına götürmüş, deldiği yerden sigarasının dumanını afili afili üfleyen biri.* Sol elinde ayrıca bir telefon, kulağında, bir yandan da konuşuyor. Sağ eli boş, o da ezan okurmuş gibi kulağında, hem de doları tutuyor bir ucundan. Baş çıplak. Sivrice. Gömlek tamam, usturubunca bağlanmış kravatına kadar.

Kimdir bu adam? Modern mi? Muhafazakâr mı? Kendisini ne ile anlatır? Teknoloji düşkünlüğüyle mi? Zenginliğiyle mi? Siyaseten, ahlaken nerededir? Bunların hiçbiri mi değil? Hepsi mi yoksa?

Eksik bırakılmış kimi çizgileri tamamlayıp bir yere kendimce oturtuyorum bu adamı. Hayattaki karşılığını buluyorum. Ama Suroğlu oturtmamı istemiyor, isteseydi açık açık çizerdi adamın sağ elini de, konik başını da. Ucu açıktan yana o.

E, kapalılık mı bu? Değil, yanıldığımı görüyorum. Ne öyleyse? Sanatsal çokanlamlılık.

Metin Aşoğlu’nun “kapalılık”la anlattığı başka bir şey olmalı. Anlatırsa dinlerim.



* Yazıyı yazdım, okudum, beğendim, elime sağlık! dedim, Twitter’dan, Facebook’tan paylaştım, dükkâna gittim, kapıda sergi afişi, afişi de, hay Allah! ben böyle bir şey yapmam, yapmam da yapmışım işte: Adamın elinde sigara yok, haliyle benim duman gördüğüm de duman değil. Ne peki ağzından çıkanlar? Adam cek cak, cek cak konuşuyor, bizim gördüğümüz de konuşmanın şehveti. Suroğlu için dediklerimi etkilemez bu şaşılığım, ama sigara icat ettiğimi de itiraf edeyim istedim. Eve döndüğümde, açtım bilgisayarı, bu notları düşeceğim, Suroğlu’nun mesajını gördüm, eyvah! dedim, nerde orda sigara? diyecek, fırçasını atacak şimdi. Suroğlu çelebi mi çelebi! Ben fırça bekliyorum, o, değerlendirmelerim için teşekkür ediyor. Yoksa Suroğlu da adamı sigaralı çizdiğini mi sanıyor? Valla, karikatüristlere güven olmaz, onlar Zati Sungur gibidirler: Olanı gizler, olmayanı gösterirler. Sami Caner’in çizdiği Necati’lere benziyor muyum ben mesela! Suroğlu da yazdıklarımdan hoşlanmadı da acele bir abrakadabra ile afişlerdeki sigarayı yok mu etti acaba? Olmaz, demeyin; olmaz olmaz.

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....