Menü
ŞAİRMİŞİM!  22 Eylül 2014
Ada'dan • ŞAİRMİŞİM! 22 Eylül 2014

ŞAİRMİŞİM! 22 Eylül 2014

 

Bileniniz beni öğretmen bilir, kitapçı bilir, yazar bilir. Doğrudur. Fotoğrafçılığımı söyleyen olur mu? Olur. Ortaokul ve lise yıllarımı bilenler söyleyebilir. Boynumda makineyle şipşakçılık yaptım çünkü. Fakat gazetecilik yapmadım; tamam, gazetede yazdım, yazdım da gazetede yazmak gazeteci olmak değildir ki. Gazeteci diye gazetenin mutfağındakilere ve gazete satıcılarına denir.

Peki, kime şair denir? Şiir yazana. Şiir nedir? Tarifini en basitinden yapabilirim: vezin, kafiye, ritmik söz diyeyim, üstünü siz tamamlayın. Çok şiir okudum ama hiç yazmak gibi bir marifetim olmadı. Beni yazar bilenlerden de şiirim olduğunu diyecek biri çıkmaz. Yok çünkü. Yazar bilinir olduğum tarihten tam on sekiz yıl önce on iki yaş çocukluğu ile yaptığım birkaç karalama hariç.

E, beni öğretmen, kitapçı, gazeteci bilenlerden çıkar mı benim için şair diyen? Çıkar. Ama gazeteciliği kabul ederim de şairliği asla. Aziz Nesin’i hatırlayarak: Türkiye’de her üç kişiden dördü şairmiş, bundan mıdır şairliği kabul etmeyişim? Hayır. Şiir benim harcım değil. Yazamam. Nasıl ki piyano da çalamam. Hünersizlere düşen, kendilerine yapıştırıldığında bu kıymetli hünerleri söküp çıkarmak olmalı değil midir? Ben de öyle yaparım.

Hikâye yazdığımı bilenlerin yahut bilmesi gerekenlerin yapıştırmaları yok mu? Olmaz mı! Hele biri, okuldan sonra kitapla ilgisi hiç olmamış eski bir öğrencime ait. Bir yerel örgüte başkan seçildi, önemli adam oldu. Prestij eksikliği duydu sanırım, örgütünün kültürcüsüne yayın talimatı verdi, kimi şiir, kimi tarih, kimi hatıra, kimi hiçbiri değil, peş peşe bir şeyler çıkardılar. Biri de yörenin şairiyle şairciğinin ve şiir heveskârlarının karman çorman edildiği bir antoloji idi. Haberi bir yakını getirdi: Hazret bir üzülmüş, bir üzülmüş. Bir şiirim olsaymış, ben de yer alacakmışım antolojide. Ama yokmuş şiirim, ya vah vah! Öğretmeniyim ya, kıyak yapacak bana. İyi ki yok! Öğrencinin böylesi, öğretmeni borçlu da çıkartır. Ben bu şehirde organizatörün tiyatrocu sayıldığını da gördüm, gazetesinde bilaücret yazmış bir yazar için “Gazetemde köşe vermeseydim onu kim tanıyacaktı!” diyen gazete patronuyla hık deyicisini de bilirim.

Hazrete dönelim: Şiiri olsaydı, diyor. Hikâyemiz olduğunu bilmediğimden değil. Onun derdi şiir de değil. Ne peki? Geçelim! Çok şükür ki ömürlü çıktık da yazdıklarımız görüldü, ben de gördüm. Ama hazret koltuktan düşünce öneminden de oldu. Yalakaları ise benim yaşımı bilmem görecekler mi? Görürlerse nasıl görürler? Dahası nasıl görülürler?

Böyle diyorum; ama öğrencime haksızlık ettiğimi de biliyorum. Diyelim ki kargadan başka kuş tanımayanlar familyasındandır öğrencim, söz sanatında da bütün bildiği şiirdir. Ama ya bu sanatın insanları da karıştırıyorsa şairle yazarı! 1998 yılı Mart’ıydı, Edebiyatçılar Derneği davet etti, Çankaya Belediye’sinin Mithatpaşa Caddesi’ndeki yerinde konuşmacı oldum. Ali Cengizkan dönemiydi, yardımcısı Abdülkadir Budak oradaydı, şimdi merhum iki isim: Tuncer Uçarol ve fakülteden arkadaşım Ali Esat Bozyiğit oradaydı ve Ankaralı başka şair ve yazarlarla okurlar… Güzel bir akşamdı. Tek sürprizi, Ali Esat’ın bir kenara çekip şu söylediği oldu: “Biliyor musun, Dernek afişlerde ‘şair’ diye duyurdu seni!” Pes yani! Tahmin ediyorum, ilgisiz birine yüklenmiştir afiş, ilgililerden de uyaran çıkmamıştır, çıkmaz, çıkmaz, Ali Esat bile uyarmadığına göre, o da zaten başka bir Necati beklemiş, beni görünce şaşırdı da afişi öyle söyledi. Olur mu böyle karmaşa? Bilir misiniz Almanya’da yaşayan, şiir de yazan, şiirleri galiba zaman zaman “Evrensel Kültür”de yer alan bir Necati Mert daha var, onunla öyle çok karıştırıldım ki her biri kahkahalık! Bir şey daha diyeyim: Sakarya ilinde bile üç Necati Mert’iz benim bildiğim, dördüncü, beşinci çıkarsa şaşırmam. Biri Kuzulukspor yönetiminde, biri Üniversite’de, biri de bendeniz “şair”. Öğretim üyesi adaşımla da çok karıştırıldık, bunlar da kahkahalık. Şiirden fırsat buldukça anlatacağım hepsini.

Nüfus kâğıdımda adım Ahmet Necati’dir, hastanede, bankada, dairelerde haliyle Ahmet’i kullanılır. Ben kullanmam. O kadar ki Neclâ bile nikâh salonunda nikâh memurundan duydu Ahmet’i. Hiçbir yazımda da kullanmadım. Fakat şu günlerde, kullansa mıydım acaba? diyorum.  Karışma önlenirdi belki, hem fiyakalı bir yanı varmış Ahmet’in, ondan yararlanırdım.

Kırk küsur yıllık arkadaşım Muzaffer (Narman) Hoca “Türkiye Kültür Portalı” adlı bir siteye rastlamış internette, “Sakarya” bölümüne girmiş, diyor ki: “Yok, yok. İl hakkında sayısal, görsel ve yazılı her şey envanteri çıkarılmış olarak veriliyor.” Ve gülerek ekliyor: “Şiirden anlamam diyorsun ama Bakanlık şair olduğunu yazmış senin için.”

Bakındı! Bu da mı gelecekti başıma!

Neyse… Ben de girdim bakanlık sitesine. Oradan portala, portaldan Sakarya’ya geçtim… Hakikat, bana da yer verilmiş –hem de “Kimlerle Ünlü?” bölümünde. Doğduğum yıl ve yer var, eğitim durumum var, öğretmenliğim, kitapçılığım, yazdığım dergiler var, hikâye ve deneme kitaplarım, bir incelememle bir oyunum, hepsi var, yayımlanmış ilk hikâyem, hatta adını otuz, otuz beş yıl önce sadece bir röportajda verdiğim ilk karalamam, yani yayımlanmamış ilk hikâyem bile var, ama öğretmenliğimin ne olduğu, kitapçılığımın nereden çıktığı, bunlar yok. Sanki 12 Mart olmamış, devlet beni içeri almamış, idarenin silindirinden hiç geçirmemiş… Yahu bunlar benim ayıbım değil, yüzümün akı. Devlet bunları gizleyerek kendini temiz gösteriyor sözüm ona. Değil. Temiz değil. İlave olarak da sinsi. Ona rağmen ayaktayım. İnadım, ısrarım, direncim sağ olsun! O kadar ki devlet için bile vazgeçilmezim bugün. Ama sinsiliğine sinsi mi sinsi! Portaldaki şu ifadeye bakar mısınız? “Edebiyat öğretmenliği, kitapçılık, yazarlıkla geçindi.” Ne demek “geçinmek”! Ordan oraya savruldum da el mi açtım sana! Üzerimde hakkın yok. Ama hâlâ hakkımı yiyorsun? “Geçindi” diyorsun; nerde düşüş gösterdim? “Şair” olduğumu yazıyorsun; peki nerde şiirim? Adımın “Ahmet” olduğunu da yazmışsın; hangi şiirimde peki, hangi hikâyemde kullandım bunu? Söyle!

İlin diğer ünlülerine bakınca gördüm ki Ayfer Tunç da şairmiş meğer, Falih Rıfkı da, Hatice Bilen de, Mehmet Niyazi Özdemir de…Oysa Sait Faik’le Kerim Korcan’ın birer, Faik Baysal’ın birden çok şiir kitabı olduğu halde onlar için dahi “şair” denmez; hikâyeleriyle, romanlarıyla bilinirler çünkü.

Yazar adımda “Ahmet” yoktur ama portalda gösterilmiş; öyleyken kızmadım, hatta bunda hoşuma giden bir şey de buldum. Ünlülere, adlarına göre ve alfabetik olarak yer verilmiş; a’dan önce harf yok, adı ah hecesinin önüne geçecek de bir ünlümüz –Abbas Sayar gibi mesela- fakir en baştayım. Az fiyaka mı!

Sağ olsunlar! Var olsunlar!

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....