Menü
14/28 • "SARI TRAKTÖR"ÜN YAZARI 28 Eylül 2014

"SARI TRAKTÖR"ÜN YAZARI 28 Eylül 2014

 

 

Önce Metin Demirtaş’ın, hemen peşinden de Talip Apaydın’ın haberi geldi. Metin Demirtaş 1938’li, Talip Apaydın 1926’lıydı. İki çınardılar. Antalyalı şairle hiç yüz yüze olmadık, ama Polatlı’nın benden yirmi yaş büyük Köy Enstitülü yazarı Talip Apaydın’la çok sık görüşmüşüz gibi birbirimizi sevdik.

İnsan kendi adına konuşmalı değil mi? Ben sevdim, önce şundan: Kendisinden çok şey öğreneceğim bir büyüğümdü. Edebiyatçı edebiyatçıyı yazdıklarıyla sever daha çok. Benimkinde bu vardı, ama Apaydın’ın verici tabiatıyla ve inandıran iltifatıyla duyar olduğum kendime güvenin de payı vardı ve bu daha çoktu.

Karşılıksız sevdi Talip Apaydın.

“1981 Varlık Yıllığı” için edebiyatta yılın değerli isimleri sorulmuş yazarlara, şairlere –biri de Apaydın; dört isim vermiş “Sarı Traktör”ün yazarı, biri de ben. Böyle kayırmalar tanışlar arasında yapılır; bizim çay içmişliğimiz yok oysa. Adresini bulup mektup yazmalı, teşekkür etmeliydim. Beceremedim.

1984 yılının başları olacak, Yazko’da Mehmet Başaran’la karşılaştık, anında, “Talip’i gördün mü?” diye sordu bana. Hiç görüşmediğimize ihtimal etmiyordu Başaran. Nevzat Üstün Öykü Ödülü’ne “Yağmurun Islatamadığı” adında bir dosyayla katılmıştım, jüride Apaydın da vardı, çok beğenmiş dosyayı, gezdiği her yerde, gördüğü her kişiye benden söz ediyormuş. Başaran, “Şunlar basılsa da okusak arkadaş!” dedi, Yazko’ya verdiğimi söyledim. Dosya, Apaydın’a rağmen ödül alamadığı gibi Yazko’nun iflasıyla da gündemimden düştü, içindekileri başka dosyalara kattım sonra, “Minnacık Bir Uçurum”dadır çoğu. Talip Apaydın, Ankara’dan İstanbul’a –çocukları için herhalde- gelmiş hazır, görüşsem ya! Hayır, iletişim kur(a)mamakta şampiyonluğa göz koymuştum ben.

Sonunda yazdım. Sonunda demem lafın gelişi. Mektubum da o sıralarda, 27 Şubat 1984’te. O da nasıl oldu? İşkence görmüş genç bir şair yeni bulduğu bir işin bölge temsilcisi adayı olarak Adapazarı’ndaydı, fakat girişken mi girişken, benim tam karşıtım; bir rüzgârla gelip beni buldu, o rüzgârla postaneye gidip posta kutusu kiraladı –inanılır gibi değil- on beş günde aldığı mektup benim o güne kadar aldığım bütün mektuplardan daha fazlaydı. Biri de Talip Apaydın’danmış, açar açmaz geldi şair, mektubu gösterdi, o saate kadar taşralı görülürmüşüm meğer, şairin gözünde grafiğim o mektupla yükseldi.

Fotokopisini aldığım 15 Şubat tarihli mektubun ilgili satırlarında şaire bakın neler yazmış Apaydın: “Adapazarı’nda Necati Mert’i, İzmit’te Ruşen Hakkı’yı tanıman iyi olmuş. Necati Mert’in Nevzat Üstün Öykü Yarışması’na gelen yapıtını çok sevmiştim. Raporumda ilk sırada onu aday göstermiştim. Kendine özgü, şiirli, nefis öykülerdi. ‘Bir artistti benim dedem” diye başlayan öyküsünü unutamıyorum. Özellikle ‘Sigara’ adlı öykü son yıllarda okuduğum en güzel öykülerden biriydi. Ne yazık ki oy çokluğunu toplayamadı. Gerçi fazla bir kayıp değil. Mert’in çok iyi bir yazar olduğuna inanıyorum. Kendisine selam ve sevgimi ilet.”

27 Şubat tarihli mektubumun kopyası şimdi önümde; çok az yazarla görüştüğümü, ilişki kurmakta becerikli olamadığımı yazmış, bunu da merkezden uzakta olmamla açıklamışım daha çok; fakat taşralı çekingenlik ile mizacımın ağırlığı üzerinde de durmuşum. İki gün içinde cevap vermiş mektubuma Talip Apaydın. Şöyle başlıyor mektubu: “Ben de seninle hep tanışmak istedim, hep merak ettim. Çok sevdim yazılarını, öykülerini. Bir duygu ve beğeni akrabalığı içinde olduğumuzu ayırt ettim. Sevmediğim için susarım ama sevdiğimi nerde olsa söylerim. Taşra sessizliği, içe dönüklüğü kendine güvesizlik demek değildir. Değersizlik hiç değildir. Bende de var o huy. Biz çığırtkan olamayız, dost çevremiz geniş değildir. Az ama sıkı dostluklar kurarız biz.”

1982 Mayıs’ından sonrası, 83, 84 yılları, ta 90’ların ortalarına kadar uzayıp giden o on dört, on beş yıl, edebiyat iktidarından cüzamlı muamelesi gördüğüm yıllardır. Bereket 1996’da Hüseyin Su’yla tanışırım, “Hece”yi çıkarır, ben de birleşik 33-34’üncü sayısından sonra hemen her “Hece”de, elbette “Heceöykü”de de kendime yer bulurum. Bu çileli yılların başlangıcında da Talip Apaydın vardır işte. 29 Şubat tarihli mektubunda bakınız neler yazmış:

“Basılsın, basılmasın, yazmayı sürdürün. Bunun zorluklarını biliyorum, olsun, geçicidir bunlar. Petekte balımız olsun, gelir arısı Bağdat’tan.” Sadece teşvik etmiyor, gerçekleşmesi için yardımcı da oluyor Apaydın: “‘Yaba’ dergisi öykü dergisi olarak çıkacak. Geçen gün öykü istediler. Siz de gönderin oraya. Adresini vereyim…” Sonrası Ankara/Aydınlıkevler’de bir adres ve selam sevgi.

Gönderdim. Ne gönderdi isem hep yayımlandı. Dönen olmadı. “Yeni Biçem”de, “Düşlem”de, “Üçüncü Öyküler”de görülmem –ki dördü de taşra dergisidir- böyle başlar.

Tanışıklığımız, ancak 1990 yılında yüz yüze oldu; bir yarışmanın ödülü için gidecektim Ankara’ya, telefon ettim, tören yerini ve saatini ve görüşmek istediğimi söyledim Talip Apaydın’a; geldi gün boyu beraber olduk. Hep yardımcı, hep yol gösterici, hep sakin ama kararlı ve hiç mi hiç başa kakmayan bir ağbi idi.

Yıllardır bildiğim, sık da görüştüğüm yazarlar oldu, kendimi onlara karşı iğne başı kadar bile borçlu hissetmem, ama çok az gördüğüm Talip Apaydın’ın üzerimde hakkı vardır, söylemeden geçemem.

Ruhu şad olsun!

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....