Menü
HALK VE MODERNLER  Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997
Diğer Yazılar • HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

 

Bizim orda bir televizyonda misafirim. Bizim ora, Adapazarı. Konu, Sait Faik. Hemşerimizin 90. doğum yıldönümüdür; bu vesileyle soruyorlar, bildiklerimi söylüyorum. Hikâye, hikâye geleneğimiz, Sait Faik'in bu gelenek içindeki yeri, Sait Faik hikâyesi, övenleri, yerenleri vs. Laf lafı açıyor, ben de kaptırıyorum; o kadar ki reklamlar için sık sık ara veriliyor, laf yine de bağlanıveriyor.

Bir ara, pat yine ara! Ama bu kez reklam için değilmiş, bizi bir sürpriz bekliyormuş meğer.

Ekranda televizyonun bir görevlisi Bulvar'a çıkmış, rastladığına soruyor. Rastladıkları, nedense hep esnaftan, emekliden, işçiden, ev kadınından insanlar veya yakın beldelerden, köylerden gelenler. Hepsi de kırık dökük bir dille ama kaytarmaya hiç niyetlenmeksizin, niyetlense de yakalandığı an hiç kıvırtmaksızın cevaplıyor sorulanı. Soru şu: “Sait Faik Abasıyanık kimdir?” Veya bunun yerini tutacak başka yakın sorular: Ne iş yapar? Hakkında neler biliyorsunuz? vs.

İçlerinden, Sait Faik'i bilen çıkmadı. Pek çoğu doğrudan doğruya, “Bilmiyorum.” dedi, kimi kendince akıl yürütüp olmadık yere vardı, Sait Faik'i avukat yaptı, sinemacı yaptı. Sait Faik'in amcaoğlu vardır Adapazarı'nda: Mustafa Raşit Abasıyanık, avukatlık yapar, yazıhanesi gelenin geçenin bol olduğu Uzunçarşı'dadır, tabelasının görülüp okunmaması imkânsızdır yani; Sait Faik'in soyadıyla adlı bir de sanat merkezi vardır Adapazarı'nda yine, daha çok sinema olarak kullanılır; diyesim şu ki Sait Faik'i yeniden mesleklendirenler, buralardan yola çıkmış olmalılar. İki üç kişi de, önlerindeki röportajcı, mikrofon, kablo, kameraman teferruatına bakıp galiba, olsa olsa diye düşündü, soruyu ona göre cevaplandırdı: “Sanatçı.” Ama ne sanatçısı? Çalar mı? Söyler mi? Oynar mı? O zaman cevap yok. Tısss!

Nedir bunlar? Hoş, hemen hemen yirmi beş yıllık kitapçıyım, bu gördüklerim de hiç yabancısı olmadığım şeyler; ama yine de kabulde zorlanıyorum: O Yunus'larla, Pir Sultan'larla, Karacaoğlan'larla var olan insanlar neredeler? Acaba, gönülleri dolduran edebiyatlarına ne oldu? Sürçü lisanının affını isteyen o alçakgönüllü temaşa acaba nereye gitti? Acaba her biri bir sanatkâr o hattat, nakkaş, mahyacı, acaba o bakırcı, mühürcü, sandıkçı zanaat ehli hangi âlemde şimdi? Sormaya gelmez. Çünkü, bir inanış, sanatla hayatın ayrılmazlığına inanış yok oldu.

Ben bunları düşünüyorum, bir yandan da umuyorum ki bu doğrultuda bir şeyler soracaklar, ben de edebiyatın halktan kopukluğuna dair konuşacak ve edebiyat, genelde bir kez kopmaya, halka ceberutlaşmaya görsün, bundan, hiç hak etmemiş yazar bile, Mercan Usta'ların, Hallaç Baba'ların yazarı bile payını alır, diyeceğim.

Ama böyle olmuyor, bana, aşağı yukarı şöyle deniyor: “Halkın halini görüyorsunuz. Edebiyattan ne kadar habersiz. Bu halktan ne olur?”

Bu dil, kendini dünyanın merkezi sananların dilidir, başkalarını yok sayan bir kültüre aittir ve fallik'tir.

Oysa, merkez'in ittiği öteki de bir kültüre aittir, üstelik kültürünün de cahili değildir.

Cahil dedim de... Derdimi televizyonda o akşam bir hatırayla anlatmıştım, yine öyle anlatmak isterim.

Çok yıl oluyor, bir gün kitabevime gençten bir bey geldi: Boylu, ince, boynu ipek fularlı ve fularının uçları parlak ekose gömleğinin içine alınmış, eli de pipolu biri. Siz deyin, kulağı küpeli bugünkülerin selefi. Dükkânın kapısından içeri girmiyor, soracağının bizde bulunmayacağından emin, kapıdan soruyor: “Necati Cumalı'nın 'Zilli Zarife'si var mı?” Bilgi Yayınevi, Haldun Taner'in oyunlarına henüz hız vermemiş, sadece “Keşanlı Ali Destanı” basılı, “Hayır, yok!” diyorum. Muhterem, bu arada lütfedip dükkâna giriyor, raflara bakıyor, çeşidimizi yetersiz bulmuş olacak, diyor ki: “Adapazarı'nda daha büyük bir kitapçı da yoktur tabii?” Canım sıkılıyor, “Siz 'Zilli Zarife'yi büyük bildiğiniz kitapçıda da bulamayacaksınız, çünkü basılmadı; ayrıca, basıldığında da basılan, sorduğunuz olmayacak, çünkü 'Zilli Zarife', Necati Cumalı'nın değil, Haldun Taner'indir.” diyorum. Hacivat, efeleniyor, “Bu oyunda oynuyorum, ben mi bilmeyeceğim?” diyor. Ben de efeleniyor, “Siz oynuyorsunuz; ama ben Haldun Taner'in oyunları üzerine tez çalışması yaptım.” diyor, atıyorum tokadı ve Tanzimat gösterisini kapatıyorum.

Biliyorum, sürçü lisanım var, affola! Amma konuşulacak bir durum da var! Diyeceksiniz, “Bu gençten bey üzerinden mi?” Haklısınız, bu gençten bey, edebiyatçı değil, aydın değil; tiyatroyla ilgili sadece. Üstelik, ilgisi de oynadığı oyunun yazarına kadar uzanmıyor. Peki, ya o dili, o bilgiçliği, kendinden başkasını o yok sayışı? Buna ne buyurulur? Bu dominant durum, onun çocukluğunun eseri mi sanırsınız? Keşke öyle olsaydı! O zaman bağışlanabilirdi. Oysa bu duruş, halka yabancılaşmış aydın duruşudur ve genç adamın, heves edip girdiği aydınlık yol'dan ala ala ilk aldığı da bu olmuştur, çok yazık!

Ed Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997, s. 10-11 ebiyatçı için, ceberut dedik. Aydının, yolun henüz başında olanının bile durumunu gördük. Gelelim televizyoncuya! “Bu halktan ne olur?” diyen televizyoncuya. Onun sorusu ne adına? Edebiyat adına değil. Herhalde aydın adına da olamaz. Olsa olsa medya adınadır. Fakat ilginçtir, edebiyatçının da, aydının da, pozisyon sahibinin de dili aynı fallik dildir.

Peki, bu tesadüf müdür?

Yok canım! Modernleşme halka rağmen olunca, modernleşmenin, yabancı paradigmalarla ısınmış sözcüleri, hangi dili kullanabilirlerdi başka?

Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997, s. 10-11

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....