Menü
YAŞLILIKTA  2 Kasım 2014
Ada'dan • YAŞLILIKTA 2 Kasım 2014

YAŞLILIKTA 2 Kasım 2014

 

 

Kaşları hem kalın hem bitişik ve çatık, yüzü hiç mi hiç gülmez, adımları gayet ağır bir öğretmendi. Kiloluydu. Yorgun bir tank gibi girerdi kapıdan, kürsüye yakın bir yerde durur, döner, bir harama, bir mekruha bakar gibi bakardı sınıfa. Ayaktayız. Dahası önden arkaya, sağdan sola cetvel de olmuşuz. Hocayla bakışırız. Ne günaydın der, ne oturun, ne de kaşla gözle yahut dudak ucuyla rahat işareti verir, bir teşehhüt miktarı geçer, bunu nasıl hissederiz bilmem, hoca kürsüye yönelir, biz de bütün sınıf müthiş bir senkron ile tek bir ses olup otururuz.

Fıslaşmak yok. Kıpır kıpır etmek yok. Sağa sola bakmak, öndekini sütre yapıp sıraya gömülmek yok. Hele ki yazılılarda bunların her biri sıfırlık eylem. Zaten kalkışılması ne mümkün! Hoca tepemizdedir. O koca gövdesine rağmen ön sıraya çıkmış, sahayı bir iyice kontrole almıştır.

Biz bu hocayı branşı dışında hemen her alanda ununu elemiş, eleğini asmış sanırdık. Değilmiş. Boşandığını duyduk. Bunca yılın, biri bitirmiş, biri henüz okumakta olan üniversite görmüş iki çocuklu ailesi, üstelik erkeği de hoca gibi cetvelli bilinirken dağılsın –inanılır gibi değil. Dağıldı. Dağıldı da o hoca gitti yerine, hatlı, ölçülü, renkli, boyalı ve adeta oğulları yaşında ve de süslü Sarı Papatya geldi. Hayret ki hayret! Hayret edenlerden biri de yaşıtlarından bir başka öğretmen –ama çizgili, dosdoğru, yiğit mi yiğit- duyduk ki gençlerden yardım rica etmiş: “Kızlar, böyle bir yanlışımı görürseniz eğer, beni uyarın, dinlemezsem aklımı yitirdiğime verin, önüme geçin, bana yanlış yaptırtmayın.”

Ya Seher Hanım Teyze! Zamanın usul erkân bilir bir hanımı. Saraylı. Değilse bile sarayın terbiyesini edinmiş bir İstanbullu. Kocası öğretmen –Kadri Bey Amca. Çocukları yok. İznik’te bir yeğeni var Kadri Bey Amca’nın ama pek görüşmüyorlar. Seher Hanım Teyze’nin sandığında kat kat eski zaman elbiseleri, kutuları içinde mücevherat, ayrıca İş Bankası kurulurken alınmış 500 kuruşluk mu, 500 liralık mı ne hisse senedi… Her yaz âsâr-ı atîkayı İstanbul’un Kapalıçarşı’sındaki antikacılara götürüp götürüp sattılar, bankadan kâr paylarını aldılar ve gezdiler. Dönüşleri ihtişamlı olurdu, hoş geldiniz der ellerini öper, hediyelerimizi alırdık. Benimki Eyüp oyuncağı olurdu hep: düdüklü ibrik yahut tahta araba. Yanağımdan ve dudağını asla değdirmeden öperek verirdi oyuncağımı Seher Hanım Teyze. Kadri Bey Amca öldü, satılacaklar satılmış bitmiş, elde kocasından emekli maaşı kalmıştı sadece, evleri konak gibiydi, bırakıldı, çıkılan odacıkta üstüne hastalık da bindirince annem bakmak üzere bize getirdi Seher Hanım Teyze’yi… Şimdi dikkat: Dudağını çocuk yanağına bile değdirmeyen o saraylı hanımda meğer ne bilmeceler varmış, son günlerinde çıktı hep, döktürdü de döktürdü. Birini diyeyim mi? Uzundur, incedir, kesiktir başı, sürtünür, dürtünür, dökülür yaşı. Kıkır kıkır gülerdik. “Gülmeyin!” derdi Seher Hanım, “Aklınıza geleni biliyorum, ama o değil.” Ya neymiş? Efendim, dolmakalemmiş!

Büyüğüm bir yazar da şaşırtmıştır beni. Gayet kibar, gayet efendi, gayet mültefit idi. Kolay över, kolay beğenirdi. Kimsenin önüne geçmez, yol ve yer kapmaz, kravatını az bile gevşetecek olsa yanındakinden izin alır, teşekkür ederim’i bol bir isimdi, ne küfür bilir, ne de eğrice bir sözü olmuştu. Gelgelelim, onu da yazar olarak çağrıldığı bir akşam yemeğinde yerelin ev sahipliği yapan şöhretlerine pespaye mi pespaye bir Namık Kemal fıkrası anlatırken gördüm.

Niye böyle? Zihnim bugünlerde bununla meşgul.

Çünkü bir başka isim sahibinden de söz ediliyor. Evet, röportaj vermez, fotoğraf çektirmez, ödüllere katılmaz, sahnede konuşmacı olmaz, aktüel siyasete girmez ama her kelimesi, her cümlesiyle hep büyük siyasetin içinde olmuş bir saygın isim… Elli, altmış yıldır yapmadıklarını yapıyormuş şimdi. Sevenlerinin hemen yarısı küs. Diyorlar ki: “Biz onu iktidarın her çeşidine karşı biliyorduk, değilmiş. Aldattı bizi.”

İnsan bu! Yaşlanır. Yaşlılıkta kaslar gevşer. Kaslar gibi zihin de gevşer. Yolunu değiştirebilir insan. Hatta mazeretsiz de değiştirebilir. Hakkı yok mu? Var. Siz ona bağlı iseniz bağlılığınızı sürdürürsünüz. Yok, aldatıldığınızı düşünüp yol değiştiriyorsanız, bağlılıktan söz edemezsiniz. Yollarınız bir ara buluşmuş sadece. Siz onu bağlanmak sanıyorsunuz. Değil. Yan yanalık bu. Ve daha sağlıklı. Yalnız, siz o saygın isim size bağlansın istiyorsunuz galiba bugün. Diliniz öyle çünkü. Evet, öyle.

Değil mi? Öyleyse bırakın herkes kendi yolunu yürüsün. Yol ayrımına kadarki yan yanalığınız da hatıra kalsın.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....