Menü
EĞİTİMİ SORGULAMAK  12 Kasım 2014
Ada'dan • EĞİTİMİ SORGULAMAK 12 Kasım 2014

EĞİTİMİ SORGULAMAK 12 Kasım 2014

 

Eğitim, sevilir bir şey değil. Kökünde “eğmek” var. Bükmek, kıvırmak, çarpıtmak. Düz bir şeyi elinize alıyor, mıncıklıyor, gönyesinden çıkarıyorsunuz. Özne kim? Sizsiniz diyelim. Sevinmeyin hemen, o şey siz de olabilirsiniz. Sizi eğip bükerler. Hatta eğitirler. Ki hiç hoş değil, hele ki Cumhuriyet’le geleni.

Yusuf Akçura’nın Mehmet İzzet’e dediklerini anlatmıştım bir tarihte, hatırlarsınız: Yusuf Akçura –ki kendileri Cumhuriyet’in akıl aldığı isimlerdendir- Mehmet İzzet’e rastlar, Mehmet İzzet Sorbonne’da öğrenci henüz, Yusuf Akçura merakla sorar: “Ne tahsil ediyorsun evladım?” Mehmet İzzet’ten “Felsefe efendim!” cevabını alınca bir kızar, o kızgınlıkla öyle bir laf eder ki bizim idrakimiz, zihniyetimiz, geleceğimiz bütün cüceliğiyle o cümlededir: “Bize filozof değil, demirci lazım.”

Altmış yıl önce öğrenciliğimde gördüğümü, 70’li yıllarda öğretmenliğim sırasında da gördüm, şimdiki öğretmenlerin dikkatlileri de görüyordur –kesin. Matematikten, fizikten, kimyadan on değil beş alan çocuk bile çalışkandır, zekidir Akçura takipçisi öğretmenlerinin gözünde. Edebiyattan, sanat tarihinden, felsefeden hele ki müzikten harika çocuk olsanız nafile. Dağ taş Fen Lisesi! Neden? Cumhuriyet nerdeyse dalya! diyecek, Sosyal Bilimler Liseleri açmak Ankara’nın aklına ancak geldi.   

Siyaset sosyalcilerin işi olmalı değil midir daha çok? Başka ülkelerde sanırım böyle. Mühendisten parti lideri belki sadece bizde var. Bunlardan üçünün başbakanlığa, ikisinin ayrıca cumhurbaşkanlığına kadar yükselmelerini düşünün bir de. Ve birinin “Büyük Türkiye” hedefini, bir diğerinin “ağır sanayi hamlesi” sloganını. Bülent Ecevit’in şairliğinin tiye alındığını da bu pozitivist taassubun yanına not olarak düşün ama.

Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat, Tasarım ve Mimarlık Eğitimi Çalıştayı düzenledi. 10 Kasım’da öğle sonrası bir, 11 Kasım’da da iki oturum gerçekleştirildi. Doç. Dr. Şive Neşe Baydar’ın yönettiği ilk oturumu izledim. Bu tür resmi toplantılarda sistem gözetilir genellikle. Eleştiri olmaz değil, olur, da sistem içre tutulur. İlk konuşmacı Jale Nejdet Erzen’in metni biraz böyleydi. Fakat Bülent Tanju kendi lise yıllarından ve çalıştığı üniversitelerden anekdotlarıyla mimarlık eğitiminden çok eğitimin kendisini sorguladı, yahut şöyle: daha fazlasına ancak dernek, sendika ve platformlarda rastlanır bir hürriyetle konuştu, oturumu hayli sivil bir alana taşıdı, o kadar ki Jale Necdet Erzen de soru-cevap bölümünde bu alandan yararlandı. Sonraki konuşmacı Orhan Tekelioğlu –ki o da Prof. Dr.- bu sivilliğin tadını en çok çıkarandı. Dili, üslubu Bülent Hoca’nınki kadar mizahlıydı ve daha ilk cümlesiyle belli oldu bu: “Ben sosyolog olarak konuşacağım ama Sosyoloji Bölümü’nde hiç çalışmadım bugüne kadar.” Doç. Dr. Esra Alçavuşoğlu’nun konuşması “Bauhaus Ekolünün Disiplinlerarası Ekole  Katkıları” üstüneydi; Alçavuşoğlu sivil alana çıkmadı ama çıkanı da ilgiyle izledi.

Bülent Hoca “kapanma” kavramı üzerinde durdu en çok. Disiplinlerin kurallara bağlanarak, tanım üstüne tanım getirilerek zapturapt altına alınmasıydı “kapanma” ve disiplinlerin aleyhineydi. Bereket mutlak bir “kapanma” da imkânsızdı. Tekerleği bile bulamazdı insanlık yoksa. Hoca, “Kapanmayın!” diyordu, “Ne siz kapanın ne de çalışma alanınızı kapatın. Açılın, size benzemeyenlerle buluşun.” E, eğitimin, disiplinin lehine de olsa “kapanmayın” demek, “açılın” demek de bir anlamda kural koymak, sınır çizmek değil miydi? Öyleydi. Yapılmamasını söylediği hemen her şeyi bir anlamda kendisi yapıyordu Hoca. Yapıyordu ama eşyanın kurduğu ironinin farkındaydı, bunu da müthiş bir keyifle ve dalgasını geçerek söylüyor, dolayısıyla ironiye düşmüyordu.

Orhan Hoca, konuyu “zorunlu dersler”e taşıdı. Artistik jimnastiğin zorunlu hareketleri gibi belirlenmişlik içeriyordu bu dersler, bunlarla varılsa varılsa, öncekileri tekrarlayan mimariye varılırdı. Verili olanla yeni bir tarz yaratmak ne görülmüş ne de duyulmuştu. Zorunlu dersler, bütünüyle gereksiz değil elbette. Ama eğitimde yüzde  yetmiş, seksen oranında yer verilecek kadar da gerekli değil. İdeali şu: Zorunlu dersleri asgariye indirmek. Buyurun, işte yine bir kural! Neyse ki dediğimin farkındayım da kurtarıyorum.

Kimi üniversitelerde zorunlu dersler asgariye indiriliyor ama yerlerine seçmeli dersler getiriliyormuş, “eğitim” devam ediyor yani. Şu farkla ki dayatmanın yerini gönüllülük alır artık. Öğrencinin kendisi bile ders önerebilir, örneğin “Ben dans dersi almak istiyorum” diyebilirmiş.

Hocaları dinlerken ne düştü aklıma? Evet, “eğitim” sevilir bir şey değil. Peki, “öğretmen” sevilir bir şey mi? Öğretmen için sevilir bir yanı vardır belki. Öğreten olmak pozisyon sağlar kişiye, hava verir. Ama öğrenci için öyle değil. Öğreten birinin karşısındadır o. Karşısında ve altında. Öğrenen durumundadır. Hiyerarşi vardır öğretmenle öğrenci arasında; biri sanki “âlim”dir, diğeri “cahil”.

Oysa Cumhuriyet öncesinde “eğitim öğretim” yerine “talim terbiye” kullanılıyordu: “talim” ilim’le ilişkili, “terbiye” de yetiştirme’yle. “Muallim”, talim eden’di, yani bugünkü karşılığıyla ‘öğreten’. “Talebe” de talep eden’di, yani isteyen. Karşısındaki de “hoca”. Hoca mı? O da muallim’in Farsçası.

Kelimelerle düştük, dersem abarttığımı mı düşünürsünüz? Yoksa, bana katılır, kelimelerle ayağa kalkalım mı dersiniz?

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....