Menü
GELELİM FATİH'E  28 Aralık 2014
14/28 • GELELİM FATİH'E 28 Aralık 2014

GELELİM FATİH'E 28 Aralık 2014

 

Leonardo da Vinci (1452-1519), Michelangelo Buonarroti (1475-1564) ve Rafaello Santi (1483-1520)

Üçü de ressam, üçü de mimar.  Her biri ayrıca ya matematikçi, anatomist, müzisyen, kartograf yahut şair. Üçü de İtalyan. Fatih İstanbul’u aldığında Leonardo henüz doğmuş, diğer ikisi dünyada değil, Michelangelo’nun doğmasına yirmi iki, Rafaello’nun doğmasına otuz yıl var, fethin yüz onuncu yılında hiçbiri yok, fakat üçü de Rönesans’ın üç büyüğüdür artık.

Neden İtalya? Nedir İtalya’da olup bizde olmayan?

İrili ufaklı ve birbiriyle kavgalı pek çok şehir devleti var İtalya’da. Şehirler ayakta kalmak, devletlerini yaşatmak ister, bu da ancak gelişmiş bir benlik ve özgüvenle mümkündür. Ortaçağ çözülmekte, yer sarsılmaktadır, o hengâmeden çıksa çıksa bir tek İtalya çıkar –evet- o da gerçekleşir. Nedeni şu: İtalya hem antik dönemin hem de Ortaçağ kültürünün merkezidir.

Antikite ile Ortaçağ birbirinin zıddı. Antik kültür çok tanrılı. Pagan. Oysa Hıristiyanlık kitaplı, peygamberli bir semavi din. Varlık da, gerçek de öz’e bağımlıdır dinde. “Ben” yoktur. “Ben neyim?” sorusu anlamsızdır; cevabı yukarıdan verilmiştir çünkü. Fakat Antikite’de bu sorulur işte. “İnsan” değerlidir çünkü. Rönesans’la paradigma değişir: Ortaçağ “din” merkezlidir, Rönesans “dinden bağımsız bir kültür” kurar. Merkezine o da “insan”ı alır. “Ben neyim?” sorusu Rönesans’ta da sorulur. Rönesans, “Yeniden doğuş” demek. Ortaçağ öncesine gönderme vardır “yeniden”de. Daha doğrusu, eski Roma’nın, eski Yunan’ın hem de daha XIII’üncü yüzyılda Ön Rönesans’ta ilk Hümanistler tarafından hatırlanışı.

Kapitalizm –ilginçtir- Antikite’nin Ortaçağ’a taşınışı sırasında doğar. Süreçle arasında gayet belli bir yakınlık ve benzerlik gözlenir. “Homo faber” öyle çıkar. Uzak denizler, yeni coğrafyalar, geçilmemiş yollar keşfetmek bu geçiş döneminin rutinleridir. “Din”in yerini “dünya”nın almasıyla birey etkilenir elbette, ama asıl etkilenen toplumsal kurumlardır: devlet, hukuk, siyaset, sanat… Reformasyon da değişimin dindeki adıdır. Arkası, Protestanlık.

Rönesans sanatı, öncelikle resim ve heykeldir. Başta felsefe olmak üzere hiçbir disiplinin yapamadığını yapar sanat: “Din”den iyice kopar, kendi ayakları üstüne kalkar. Bunu da perspektif’le sağlar. Ortaçağ’da perspektif bilinmediği için Ortaçağ resmi devinimsizdir. İnsan önden ve yandan çizilebilir sadece. Ve dine göre idealize edilir. Rönesans’ta ise insan nereden çizilirse çizilsin üç boyutludur. Derinliklidir. Bir şey daha: Rönesans sanatçısı yeni bir teknikle yeni bir sanat yaratmamış sadece, çağın “yeni insan” anlayışına da öncülük etmiştir. Nedir o? Kendi gerçekliği ve çıplaklığı içinde insan.

Öyle ki Âdem ile Havva çıplaktır Rönesans resminde. Azizler de öyledir. Leonardo da Vinci’nin “Vaftizci Yohanna”sı ile “Bacchus” aynı elden çıkma çıplaklardır. Michelangelo’nun yaradılış resimlerinden en ünlüsü olan “Âdem’in Yaradılışı”nda da Âdem çıplaktır. Çırılçıplak. Ya heykelleri! “Davut”, “Bacchus”, “Cupid”, “Apollo”, “Musa”… Hele ki Musa, yaratıcısı Michelangelo’yu bile gerçekliğine inandırıp “Konuş Musa konuş!” diye haykırtacak kadar canlı, capcanlı ve şallak mı şallak. Rafaello’nun Meryem’i “Yeşilli Madonna”da imrendiren, güzel bir kadındır. Sonraki ressamlarda ise yuvarlak hatlarıyla çıkar Meryem. Hatta bebeğini hiç sakınmadan emzirdiği de olur.

Gelelim Fatih’e…

Sultan Fatih, dışarıya açık. Başka inançları, başka düşünceleri merak ediyor. Bilgi, fakat merak gidermek için değildir ki. Dünyayı anlamak için takılırız peşine bilginin. Fatih böyle yapmıyor. Örneğin, Bizans’tan kalan kitaplar arasında Ptolemaios’un (Batlamyus, öl: MS 168) coğrafyasına rastlıyor 1465 yılında, fakat kendi çevresinde konuyla ilgili yetkin kimse olmadığından Bizanslı bir âlimden öğreniyor kitabın ne olduğunu. Fatih, dünyayı anlamak peşinde olsaydı çevresinde coğrafyacı olurdu. Copernicus (Kopernik, 1473-1543) devrimine şunun şurasında ne kalmıştır, Fatih güneşin dünya etrafında döndüğüne, dünyanın da düz olduğuna inanmaktadır. Akıl yürütmez Fatih, kosmosta bir başka harekete ihtimal etmez. Coğrafyaya, evrene ilgisi bu kadardır, yani hiç miktarında, ama metafiziğe doludizgin. İlgilerinde de sahici olamıyor galiba. Örneğin, Hurufi dervişlerini saraya alır Fatih, onları konuşturur, dinler, fakat sarayın ikinci adamı Vezir-i Azam Mahmut Paşa –adı çarşı adıdır bugün- pirelenip el koyar bu misafirliğe, uzatmayayım, inançlarının Sünniliğe aykırı düştüğü gör(dür)ülüp bir cami çıkışında ahaliye yaktırılır adamcağızlar. Tamam, Bellini’yi çağırdı Fatih, dinin suret yasağına rağmen portresini yaptırdı ona. İyi. Güzel. Ama buradan Rönesans çıkmaz. Son derece kişiseldir. Hatta “Ben padişahım, bana yasak yok! Yasaklar, sizin için!” böbürü de var içinde.

Diyeceğim, toplumla buluşturulmuş kültürel bir hamle değil yapılan. Medreselere resim dersi konulabilseydi, bakın o zaman olurdu işte.

Hakkını yemeyeyim! Fatih’ten sonra bu hareket de yok. O kadar ki İtalya, Fransa, İngiltere…Rönesans sayesinde Yeniçağ’a geçer,  Osmanlı da kuruluşunu anca tamamlamış bir “Kurunu Vusta” devleti olarak kürede yerini alır.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....