Menü
HATÂYÎ  14 Ocak 2015
14/28 • HATÂYÎ 14 Ocak 2015

HATÂYÎ 14 Ocak 2015

 

Alevilerin yedi büyük şairinden biri de Hatâyî. Asıl adı İsmail. Şah İsmail. Doğum tarihi 17 Temmuz 1487. Babası Safevîye tarikatı önderlerinden Şeyh Haydar; Sünni Akkoyunlularla yaptığı savaşta ölünce Şîîler henüz bir iki yaşında olan İsmail’i kaçırıp Geylan’da yıllarca saklı tutarlar. Bu süreçte tarikat eğitiminden geçer İsmail, on dört yaşında da Safevîlerin önderi olarak babasının yerine geçer. 1501’de Tebriz’i ele geçirir, kendini İran şahı ilan eder, çok geçmez bugünkü İran’ın tümünü, Irak’ın da bir kısmını egemenliği altına alır. 1510’da Özbek güçlerini bozguna uğratır, Şîîliği ülkenin resmi dini yapar. Safevî dervişlerinin Anadolu’ya gönderilmeleri bu tarihten sonradır. Dervişlerin Şîîlik propagandası etkili olur, yandaşlar artar, bunlardan Şahkulu 1511’de Teke yöresinde Osmanlı’ya ayaklanır, ayaklanma binlerce Şîî öldürülerek bastırılır.  İsmail bu kez Rumeiyeli Nur Ali’yi gönderir, Osmanlı tahtına 1512’de, yani yenice çıkan I. Selim (Yavuz) Nur Ali’nin çıkardığı ayaklanmayı bastırır, donatılmış ve gayet eğitimli birliklerle İran Azerbaycan’ına girer, 23 Ağustos 1514’te Çaldıran’da İran ordusunu yener. İsmail yaralanır, her şeyini: ordusunu, hazinesini, haremini savaş alanında bırakarak çekilir; Osmanlılar hiçbir direnişle karşılaşmadan Tebriz’e girer, fakat Bektaşi tarikatına bağlı yeniçeriler arasında başlayan huzursuzluk I. Selim’i geri çekilmeye zorlar. Bu arada İsmail yeniden toparlanır, hatta 1517’de bugünkü Gürcistan topraklarındaki Sünnileri egemenliği altına alır, 1524’te tahtını oğlu I. Tahmasb’a bırakır, aynı yılın 23 Mayıs’ında ölür; ama Safevî hanedanlığı İran’da 1722 yılına kadar hükmünü sürdürür.

Kaygusuz Abdal Alevi-Bektaşi edebiyatının kurucusu ve en orijinal şairi, Pir Sultan en liriği, Hatâyî mahlasıyla yazan Şah İsmail ise en didaktik olanıdır. Heceyle de aruzla da yazar Hatâyî. Heceyle yazdıkları daha sadedir, ağızdan ağıza, cönkten cönke aktarılırken söylendiği lehçeyi kaybetmiş olsalar da şiirlerini hâlâ korurlar. Yayılmalarının bir nedeni de Ehl-i Hak Ali Allahi mensuplarının gayretleridir. Özellikle Osmanlı ülkesindeki Alevi-Bektaşiler arasında iyi sonuç alınır. O kadar ki “Hatâyî” mahlası bile Şah İsmail’in olmaktan çıkıp “şair” anlamında genelleştirilir. Örneğin, bir şiirin şairini öğrenmek için, “Bu şiirin Hatâyî’si kim?” diye sorulabilir. Keza meclislerde Hatâyî’den herhangi bir şiir okunurken kadınlar ayağa kalkar, erkekler diz çöker, öyle dinler. Evet, böyle bir âdet vardır ama, sadece on iki imamın adlarını anan şiirler içindir bu. Oysa Hatâyî’nin şiirleri hatta onun şiirleri arasına karışmış Hatâyî mahlaslı bütün şiirler bu törenle dinlenir.

Şah İsmail ve halefleri tasavvuf ve irfan yolunu İran’da bütünüyle körlettiği halde, bir yönden tasavvufa dayanan Fütüvvet ehlini Anadolu’da serbest bırakarak himayelerine alırlar. Çünkü Fütüvvet yolu hem Şîî yahut Şîîleşmiş bir yoldu hem de bu yolun erleri Osmanlının bütün esnaf teşkilatını kucaklamıştı. Gerçekten de özellikle XVI. yüzyılda Osmanlı Fütüvvet ehli Safevîlerin övgücüsü olup Alevilerle kaynaşmıştır. Bunun için mi Şah İsmail Anadolu Alevilerince Mehdi müjdecisi yahut Mehdi bilinir, beklenen imamdan sayılır acaba? Yahut böyle bilinmek mi Şah İsmail’in esnafla kucaklaşmasını kolaylaştırmıştır?

Gölpınarlı, Hatâyî’yi saltanat kuran ve ideoloji yayan biri olarak görür ve onun “şiir söylemek ve üstün bir şair olmak için şiir söyleme(diğine)” inanır. Fakat inancında samimi olduğunu, rahat ve külfetsiz bir dille söylediğini de teslim eder. Bundan olacak en didaktik şiirleri bile lirizmle buluşur. O kadar ki ahlaki düsturları naslar haline sokar kimileyin, onlar da rahat okunur. Şu dörtlük Hatâyî’nin hem rahat okunurluğuna hem de aleni Hacı Bektaş övgüsüne örnektir –ki Bektaşiliğin ve Fütüvvet geleneğince yeniçerilerin yani Osmanlı askeri teşkilatının piri bilinir Hacı Bektaş: “Gece gündüz hayaline dönerim / Bir gece rüyama gir Hacı Bektaş / Günahkârım günahımdan bezerim / Özüm dâra çektim sor Hacı Bektaş”.

Soyuyla övündüğü şu dörtlükte de aynı rahat okunurluk var: “Muhammed Ali’nin kullarındanım / Âl-i abâ nesl-i Hayderîdenim / İmam-ı Ca’fer’in mezhebindenim / Derdimend Hatâyî dermâna geldim”. Açıklama gerektiren tek yer herhalde “Âl-i abâ”dır, o da şu: Hz. Peygamber’in abası altına alınan, kendisi de dahil, damadı Ali, kızı Fatıma, torunları Hasan ve Hüseyin’le birlikte beş kişi.

Hatâyî her ne kadar “hırka” libaslı tasavvuf ehlinden çok “şalvar” giysili Fütüvvet ehliyle kaynaşmışsa da zaman zaman tasavvufi şiirler de yazdı, hatta bunlarda saltanatı önemsemeyen rindane söyleyişlere de yer verdi: “Lebün zülalüne sözdür dükendi ömr-i aziz / Hayât-ı Hızr eğer pâydâr imiş mene ne”. Yani ki: Dudağının arı duru suyuna nail olmak için su gibi akan aziz ömür tükenip gittikten sonra Hızır’ın hayatı ebedi imiş. Bu bir sözden ibaret, fakat bana ne!

Saltanatı önemsememek dedim de aklıma geldi: Reha Çamuroğlu’nun romanı “İsmail”, Şah İsmail’le Yavuz Sultan Selim arasındaki gerilimi ve mücadeleyi “iktidar” açısından öyle sorgular ki biri diğerinden ne farklıdır ne de haklı.

Saltanat mı? İktidar mı? Lanet olsun! Saltanat ve iktidar, sadece ve sadece vitrin. Sultanları ve şahları vitrine çıkartansa aczleri.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....