Menü
TULUAT BİLE  12 Mart 2015
Ada'dan • TULUAT BİLE 12 Mart 2015

TULUAT BİLE 12 Mart 2015

 

Bağırasım geliyor: Sanatın gerçekle ilgisi yoktur.

Hiç olmadığı sanılır diye de korkuyor, diyeceğimi demiyor, dilimle cimrilik yapıyorum.

Peki, varsa, sanatın gerçekle ilişkisi miktara mı bağlıdır? Sayıca mıdır? Şu kadar olursa sanat, o sayıyı aşarsa yahut tutturamazsa sanat değil gibi. Hayır, sanatın gerçekle ilişkisinde sayısallık da yoktur.

Ne vardır öyleyse? Ne aramalıyız? Sanat, “olabilirlik” ilkesine dayanır. Anlatılan, masaldır, efsanedir diyelim. Fakat inandırıyor mu sizi, olabilirlik’ini düşünüyor musunuz? Sanat budur işte. Gerçeğin, katıksız gerçeğin sanat olduğu sanılmasın. Gerçek hamdır çünkü, doğaldır. Konuşmaz. Konuşması, ancak kurguyla olur. Sanat da budur. Kurgu. Ya da şöyle: Sanat, kurgulanmış gerçektir. Kurgu? Aralarında mekân, zaman, ortaklığı bulunan veya bulunmayan hayat parçalarını bir düşünce veya bir duygu etrafında birleştirmek. Masal anlatarak, hikâye yazarak, oyun sahneleyerek birleştirmek. Montaj. Böylesi gerçeğin hayatla bire bir ilişkisi var mıdır? Yoktur. Olabilir mi? Olmaz. Olmaz ama işlem görmüştür, konuşsun için kurgulanmıştır, o da konuşur. Sanatın inandırıcılığı –diyeceğim- kurgudandır ve hayattan daha sahicidir.

Nerden mi çıktı bu beylik laflar şimdi? Keşke buradaki gibi olsaydı! Sanatın peşine takınılaydı da yetişilememeliydi. Niyet halis, çaba hilesiz ama netice tıss, denebileydi. Vallahi böylesini anlarım, bağışlarım. O niyet var ya halis niyet, hilesiz çaba, beni umutlandırır, şimdi olmadıysa ileride olur, olacaktır dedirtir bana.

Şu bir ay içinde seyrettiğimiz oyunların birinde böyle olmadı işte.

Tiyatro sahne sanatıdır. Temeli diyalogdur. Ama sahnede yapılan her konuşma tiyatro değildir. Konferans için, nutuk için, panel için de tiyatro demiyoruz nitekim. Tiyatro metne dayanır. Karakterler vardır. Her karakter bir oyuncu tarafından canlandırılır. Bu canlandırmaya “rol” denir. Her oyuncu metindeki meseleyi bir ucundan rolün gerektirdiğince tutup sürükler, karıştırır veya çözer. Bunlar da gelişigüzel olmaz, yazarın planına göre yürür. Plan yani kurgu.

Plan, bu denli bağlayıcı mıdır? Evet, tuluat bile bir kanevaya göre yürür. Kumpanyanın oyuncuları oyun öncesinde eşhası koca, kadın, erkek diye bölüşür, mizaçları sersem, kurnaz, çapkın diye belirler, aralarındaki mesele basit bir aldatma hikâyesidir, sahnede bu hikâyeyi gerçekleştirirler. İrticalen. Doğaçlama. Diyeceğim, doğaçlama bile sahnede doğmaz. İpi gevşek, dokuması seyrek mi seyrek de olsa bir taslağa göre çıkar ağızdan.

Bizim seyrettiğimizde nasıldı?

Oyun tek kişilik. Tek kişilik oyunu yazmak da zordur oynamak da. Bizimkinde, yazar mı oyunculuğa, yoksa oyuncu mu yazarlığa özenmiş, bilemiyorum, iki zoru aynı isim yüklenmişti. Yasak mı? Değil elbette. Ama bir dilsizin şarkı söylemesi –inanın- daha kolaydır.

Galvaniz görünüşlü ezik büzük tenekeden bir kovanın sahnenin orta yerine kulisten fırlatılmasıyla başladı oyun. Halk tiyatrosunda, oyunumuz başlıyor işareti imiş bu; biçimce “açık oyun” seyredeceğiz demek. Yani sahnede olup bitene o an gerçekte olmaktaymışlar gibi kendimizi kaptırmayacak, oyunu oyun olduğunu bilerek seyredeceğiz. Âlâ! Ama “açık oyun” demek, oynayan, aklına her geleni söyleyebilir demek mi? Değil ama oynayan, oynadığının aynı zamanda yazarıysa, ağzı olan konuşuyor, ben de aklıma her geleni söyleyebilirim öyleyse, diye düşünmekte galiba.

Neler söylemedi muhterem!

Merhaba faslına, giriştir, katlandık: Ona buna, kurda kuşa, yiyene yedirene…on sekiz bin âlemin her mahlukuna merhaba! Sonra türkü türkü üstene: “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar”… “Mevlam gül diyerek iki göz vermiş / Bilmem ağlasam mı, ağlamasam mı” gibi “mi”si bol bir türkünün sadece “mi”sine seyirciyi katmalar, olmadı, tekrar, ta olana kadar. Ya salonla konuşmalar: Koleksiyoncu var mı içinizde? Neyin koleksiyonunu yapıyorsunuz? Ama değişik bir şey olsun! Kartpostal ve peçete toplayanlarla dalga geçmeler. Kelebek koleksiyoncusu hanımı ayıplamalar. Daha neler!

Tiyatroda oyuncu salonla konuşamaz mı? Konuşur. Sadece seyirciyle paylaşılacak bir sır vardır, o fıslanır. Yahut oyunda tartışılacak bir durum doğar, tartışmaya salonun da katılması istenir. Yani oyun kişisi gibidir salon, bir görevle katılır oyuna, bu da uzatılmamalıdır.

Yav –adı lazım değil- sözünü ettiğim oyunda telefonları bip bip edenler bile teşhir edildi adeta. Defalarca. O kadar ki sahneden inildi, şimdi yakaladım denilerek yanlarına kadar gidildi, bir seferinde suç aleti arazi edilmiş, suçlu itirafta bulunmuyor, “Hadi çıkarın telefonu, bir şey yapmayacağım!” bile denildi.  

Oyun bir perde olarak yazılmış, ama oynarken kısa bulunmuş sanırım, bu gevezelikler eklenmiş.

Böyle tiyatro olmaz.

Denilenleri duyar gibiyim: Ama oyunu birinci perde sonunda sizden başka terk eden olmadı. Güldük. Eğlendik.

Mübarek olsun! Ben Laz fıkralarına güler, gazetelerin pazar eklerini de eğlendirici bulurum. Da onlar tiyatro mudurlar?

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....