Menü
KÜTÜPHANE VESİLESİ İLE  2 Nisan 2015
Ada'dan • KÜTÜPHANE VESİLESİ İLE 2 Nisan 2015

KÜTÜPHANE VESİLESİ İLE 2 Nisan 2015

 

 

1966 veya 1967 yılı yazı olacak, Haldun Taner’in oyunları üstüne çalışırken mecburen Brecht’le de ilgilendim, bizim geleneksel temaşamızla da. Brecht’e dair Ankara’da bana yetecek kadar kaynak kitap buldum, bulduğumu aldım. Fakat geleneksel tiyatromuz için kaynak yetersiz. Cevdet Kudret “Karagöz”ün birinci cildini henüz çıkarmıştı Bilgi’den, aldım; ilginçtir aldığım sıra Cevdet Kudret de kitabevindeymiş, tezgâhtar gösterdi, imzasını rica ettim. Başka kaynaklara da ulaştım Ankara’da, ama Ahmet Kutsi Tecer’in “İstanbul” dergilerinde –Reşat Ekrem Koçu’nun fasikül fasikül çıkardığı “İstanbul Ansiklopedisi” miydi bunlar- Ortaoyunu, Karagöz ve Meddah hakkında pek çok yazısı olduğunu, görmemi söylemişti Haldun Taner, Milli Kütüphane’de de yoktular, çaresiz İstanbul’da arattık önce, Belediye Kütüphanesi’nde hayli fasikül olduğunu öğrendim, Sağmalcılar’daki küçük teyzeme yaslandım, tam on beş gün.

Edebiyat Fakültesi’nin Beyazıt Meydanı tarafındaki sağır duvarına bitişik, çiçekli bir bahçe içinde, meydanı görür, tek katlı, ahşap, ilk bakışta salaş izlenimi bırakan, oysa gayet sıcak bir yapıcıktı kütüphane. Tecer’in hayli yazısına ulaştım, fotokopi kolaylığı yok o yıllar, varsa da ekonomik değil, ha bire yazıyorum. Merakımı çeken başka yazılar da oluyor, dalıp dalıp gidiyorum. Kütüphane ne demek, kitaplar dünyası ne demek, orada, içinde bir şehrin sokaklarında kaybolur gibi kaybolduğum o Belediye Kütüphanesi’nde öğrendim. Yaşadım.

Bizim Belediye’nin de böyle bir kütüphanesi olsaydı, meraklarımızı giderseydik, İstanbul’a muhtaçlığımız azalsaydı diye içimden geçirdim, demedim, dersem inanmayın zaten! Ama şu 2010 Şubat’ından beri Büyükşehir’in ve tetiklediği alt belediyelerle kimi kurum ve kuruluşların kültür-sanat etkinliklerini izleyen, imkânlarından yararlanan, şiire, öyküye, fotoğrafa, röportaja, tiyatroya heveslenen, hatta kimisi hem de yakın gelecek için ismini bilinirliğe hazırlayan gençleri görmüyor muyum, onlar adına seviniyorum. Bizim yol alışımız el yordamıyla. Araya araya. Yahu ben sinemayı ta lise sona kadar eğlence tarafından gördüm sadece. Antonioni’nin “Gece” filmi üstüne Tuncan Okan’ın “Milliyet”teki yazısını okuyunca aydım. Sinema, eğlencenin ötesinde bir şeymiş. Adapazarı’nda bunu bile keşfetmek az şey değil o gün için. İşte vaktiyle akıl edip de söyleyemediğimi şimdi söylüyorum: Önümüzde belediye olsaydı, imkânlar açsaydı da biz de usulünce, yordamınca öğrenseydik keşke öğrendiklerimizi.

İl Özel İdareleri Büyükşehir Yasası’yla kaldırılıp belediyelere devredildi. Özel İdare Kütüphanesi de –ki Kent Park’ın tamamı Zirai Donatım Fabrikası iken müdür lojmanı olarak kullanılan iki katlı yapı Vali Nuri Okutan zamanında ve Orhan Âlimoğlu’nun himmetleriyle kazanılmıştır- bu süreçte belediyeye devredilenler arasında. Gencecik okurları vardı kütüphanenin, hemen her hafta bir hocanın, bir uzmanın sohbetine dinleyici olunuyordu. Başta Arzu Hanım olmak üzere bütün personel iare için bile adeta seferber olmuştular.

Büyükşehir, tez zamanda bunca kabul görmüş, geleneğini ve müdavimlerini bulmuş bir kütüphaneyi bir restorasyondan sonra 31 Mart günü yine kütüphane olarak hizmete açtı. Adı için de şehre açık bir anket düzenledi ve sonucuna uydu: Faik Baysal Kütüphanesi.

Faik Baysal, Adapazarlı. 1921 doğumlu. Asıl adı Mustafa. Konularını Adapazarı ve çevresinden alan şiir, hikâye ve romanlarıyla bilinir. Annesi, çocuğunun doğumu sırasında ölür, babası ikinci evliliği nedeniyle çekip gider, Mustafa ilkokula büyükbabasının yanında başlarsa da daha ikinci gün alınıp İstanbul’a amcası yanına gönderilir, Saint-Joseph’e yerleştirilir. Liseyi de burada ve adeta kışla disiplini altında okur. Soyadı Kanunu çıkmamıştır, öğrenciler baba adlarıyla çağrılırlar, Faik adı bu okuldan hatıradır. Yükseköğrenim için Fransız Filolojisi’ne yazılır. Önce büyükannesini, üç yıl sonra da büyükbabasını kaybeder. Filolojiye başladığı 1938 yılına kadar her yaz geldiği Adapazarı’ndan bir daha ayağı kesilir 

Ben Faik Baysal’ı  1957 veya 1958 yılında romanı “Rezil Dünya” ile tanıdım. İlk on beş sayfasında çarpıldım. Tığcılar Mahallesi, annemin çocukluk sokağı Döner Geçit, yakın sokak Pamuklar anlatılıyordu, o kadar ki adı geçen hemen her kişiyi tanıyordum. Ben hikâyeyi, romanı uydurulmuş maceralar olarak görüyordum o zamana kadar. Gerçekle bire bir ilişkisi olabileceğini Faik Baysal’la öğrendim. Gerçi çok  sonra edebiyatın gerçekle ilişkisinin bire bir değil kurgusal olduğunu da öğrenecektim ama, benim tabu sertliğindeki zannım “Rezil Dünya” ile yıkılmıştı bir kere, bundan kazancım şu bilgi oldu: Yaşanılan yer anlatılarak da yazar olunabilir.

1983 değilse 1984’tür, Faik Baysal’la eşi Mübahat Hanım’ı davet ettik. Kırmayıp geldiler. Faik Ağbi, Adapazarı’na yıllar sonra gelmenin hem sevinci hem hüznü içindeydi. Anlattığı sokakları gezdik, Yemişçi Cavit’le karşılaştık, şakalaştılar. Nazif Ağbi, daha uzaktan görmesiyle koştu, “Vay Hacı Betüşlerin Mustafa!” diye sardı çocukluk arkadaşını. Ben de bu geziyi “Küçük Osman Çıkmazı” adıyla hem kişi hem şehir ölçeğinde hikâye ettim 12 Ağustos 1984’te. Faik Ağbi çok memnun oldu, bir dergide yayımlanması için çok uğraştı, ama bir suçum vardı İstanbul’a karşı, onu aşamadı. Hikâye Ankara dergilerinden “Yaba-Öykü”de 1987’de yayımlanabildi ancak. Şimdi de “Geceye Uçurulan Güvercinler” içinde.

Yazı dünyasına girmemde üç büyüğümün hakkı vardır. Biri Faik Baysal’dır, diğer ikisi Haldun Taner’le Tekin Sönmez. İkisini kaybettik. Biri hayatta. Faik Baysal sık sık misafirim oldu, şehir onu, o şehri tanıdı. Fakat başladığı gibi sürmüyor dostluklar. Eskiyor, yıpranıyor. Faik Ağbi’yle küsüştük. 9 Nisan 1997 akşamından sonra hiç görüşmedik. O beni aramadı, ben onu aramadım. Diğer iki büyüğümle bu dereceye varmadı ama gidenle de aramız şeker renge dönüştü zamanla, Tekin Sönmez’le de bugün öyle.

Ölüm müthiş bir ders. Edilen kavgaların, kesilen görüşmelerin, durulan dargınlıkların ne kadar boş ve anlamsız olduğunu anlatıyor bize. Gidene değil ama. Giden, kurtuluyor. Kalanın aldığı ders bu. Fakat hayat da bu dersin pratikte geçerliliği olmadığını haykırıyor adeta. Hele ki benim için kesin öyle. Hayatın dayattığı mecburiyet mi bu? Bilmiyorum. Ama ben de pek geçimli sayılmam.

Faik Baysal Kütüphanesi’nin açıldığı gün ben böyle zorlu bir âlemdeydim.

Belediyemizin yıllar sonra bir kütüphanesi olduğu için sevinçli…  Faik Baysal’ın manevi huzurunda da sınavda gibi… 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....