Menü
MÜNAZARALARLA GELİNEN  Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015
Diğer Yazılar • MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

 

 

Çok gezen mi çok bilir, çok okuyan mı? Ahlak mı gereklidir, hukuk mu? Kalkınma tarımla mı olur, sanayi ile mi? Çocuğun eğitiminde aile mi baskındır, okul mu? Hani Hüseyin Rahmi’nin bir romanı var: “Dünyanın Mihveri Kadın mı, Para mı?” Tıpkı bunun gibi.

Ortaokul, hele lise öğrenciliğimizde Kültür Edebiyat Kollarının vazgeçilmeziydi münazara. Sınıflar arası yapılır, yenilen elenirdi. Acayip havalara girerdi şampiyon takım. Eh, haksız da değiller. Sınıfların ağzı laf yapanlarından dörder kişi seçilmiş, jüri huzurunda birbirleriyle kapıştırılmış, elenen elenmiş, geriye bunlar kalmış. Jüri de kim? Okul öğretmenleri. Finalde ise şehrin eczacı, avukat, doktor gibi ağır toplarından da çağrılanlar olurdu. Muhteremler de lütfederler masada yerlerini alırlardı. Şampiyon ekibin havası jürinin bu entelektüel ağırlığından mı gelirdi acaba?

Takımlar karşılıklı yerlerini alırlar. Konuşma sırası kurayla belirlenir. Diyelim ahlakçılar önce konuşacak. Onlardan biri kalkar, kararlaştırılan süre –diyelim on dakika- konuşur. Tezini savunur. Karşı tezi çürütür. Altından kalkılmaz sorularla rakibi sıkıştırır. Jest. Mimik. Tonlu ses. Özdeyişler, nükteler, alaylamalar gırla. On dakikanın sonunda sıra hukukçulara geçer. Bu kez onlardan biri kalkar, öncekinin yaptıklarını yapar; tabii becerebilirse eğer, yöneltilen eleştirileri ve ters soruları da cevaplar. Dörder konuşmacı da konuşmalarını bitirdi mi sıra gelir başkanların ikinci ve son konuşmalarına. Ertelenmiş cevapları verir başkanlar. Son alkışları almanın yollarını ararlar. Birbirlerini yerler ama jüriye karşı da gayet kibar ve gayet saygılıdırlar. Puan alacaklar ya, yağ. Ne ki ahlakçılar şanssızdır. Münazara onlarla başlamıştır; hukukçular olacaktır bitirenler. Hücumları karşılanamayacaktır.

Hayli münazaraya katıldım. Ama düşünceyle, düşünmeyle hiç mi hiç mi hiç ilgisi olmadığını görmem çok sonradır. Bir konu seçiliyor: Kalkınma tarımla mı olur, sanayi ile mi? Sonra bir takıma deniyor: Siz tarımı savunun. Ötekine: Siz de sanayiyi. Tarımcıların içinde belki sanayiye inanan var. Sanayicilerin hepsi de bakalım kalkınmanın gerçekten sanayi ile olacağına mı inanıyor? Belki tarıma da inanmıyor kimi. Edebiyata inanıyor, küçük el sanatlarına inanıyor, turizme inanıyor. Bunları dikkate alan yok. Yani, inanmasan da savun, deniyor. Bir düşünceye bağlanmakmış, geç bir kalem! Sen lafı oturt, yeter! Mosmor olsun kerata! Kündeye getir. Kumpasa al. Çıkmaza sok. Öğrensin dünya kaç bucakmış!

Münazaradasınız. Eğitimde ailenin rolüne inanıyorsunuz, onu da savunuyorsunuz. Karşı taraf, okulu savunanlar, diyelim öyle bir anekdot anlattılar, bir olay ilettiler, bir delil sundular ki sarsıldınız, inancınızda gevşeme oldu, “Size katılıyorum!”u geçiniz, “Arkadaşların haklı olduğu taraf var” bile diyemezsiniz. Münazarada buna hakkınız yok. Aleyhinize yazılır.

Sözün kısası, münazara denilen şey, söz cambazlığı eğitimidir. Yani yalancılık. Demagoji. Hamaset.

O Demirel’ler, Erbakan’lar, Ecevit’ler, sonraki kuşaktan Baykal’lar, Özal’lar, günümüz politika esnafı, o gazeteci hokkabazlar, televizyonda envai yarışmalarda gördüğümüz kavgacı jüri üyeleri... Müsamereciler nerelerden geldi sanıyorsunuz? Her Allah’ın sabahı okullarda içirilen antlardan. Pardon! Başka bir yazıdan karışmış bu. Hep o münazara denilen seyirliklerden.

Yakın geçmişin, uzak geçmişin, çok uzak geçmişin demirbaş ikilemi, hatta akşam yokken sabah salınarak  meydan almayacağına kefil olunamayan münazara şablonumuz, poltika polemiğimiz var bir de meşhur! “Cumhuriyet mi, demokrasi mi?”

Yahu, “Cumhuriyet”in karşılığı her aşamada devletin abus kurumları, oraların atanmış alikıran baş kesenleri; “demokrasi”nin karşılığı da sandıktan çıkıp gelen hükümet. Fakat öyle dönem, gün oluyor ki ne mümkün herhangi birini savunmak! Kırk katır mı, kırk satır mı’dan farkı ne bunun? Muhtıra, müdahale, darbe –tamam- ayıp. Utanç verici. Tamam da, mağduru oynayan pek mi demokrat? Ya da şöyle: Ne yapıldı  demokrasi adına bugüne kadar? Yahut şöyle? Hangi hükümet, öncekilerden daha iyi? İyi de değil, kötü de. Demokrasiyi geliştirmek isteyenleri engellemeyi, analarının hatırını sormayı, bakın işte bir tek bunu gayet iyi biliyorlar.

Katır’la satır’ın dışında seçenek var. Yoksa bile, bana/sana/ona, bize düşen, bunu oldurmaktır.

Bay X diyor ki... Bay X mi kim? Dostoyevski’nin yeraltı adamı. Diyor ki: “İki kere iki dört çekilmez bir şey. İki kere iki dört, bana sorarsanız, bir küstahlıktır. İki kere iki dört ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükürük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere iki dördün yetkinliğine inanırım, ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir.”

İki kere ikinin dörtlüğüne bile itiraz edilebiliyorsa, katır’la satır’a haliyle edilmelidir.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....