Menü
KENT VE KENTLEŞME  28 Ağustos 2015
14/28 • KENT VE KENTLEŞME 28 Ağustos 2015

KENT VE KENTLEŞME 28 Ağustos 2015

 

 

“Kent” sözcüğü Kaşgarlı’nın 1072’de derlediği Lugat’inde hem de “şehir” anlamında geçiyor. Nitekim Kaşgar’a “Ordu-kent” de deniyor –hakanın oturduğu şehir anlamında. Taşkent, Semerkant gibi Orta Asya’nın köklü kimi şehirlerinde de bu anlamdadır. Neden “hem de” diyorum öyleyse? Oğuz boylarından bazıları ve kimi komşuları ta 17’nci, 18’inci yüzyıla kadar  “köy” veya “çiftlik” anlamında kullanıyorlar çünkü. Anadolu’ya Türklerle giriyor sözcük, Anadolu’da da “mezra, köy, kırsal” anlamındadır. 1930’lu yıllarda, Dil Devrimi trajiğinde öz Türkçe zannedilerek canlandırılıp piyasaya çıkarılır “kent”. TDK’nın “Türkçe Sözlük”ünün 1945’teki ilk baskısına da girer; ama“kasaba” anlamında. “Şehir” anlamı daha sonra olmalı.

Anlamdaşlık diye bir dil olayı var; yazımları/sesleri ayrı ama anlamları aynı iki sözcüğün birbirine durumunu anlatır. Ancak dilin iki sözcüğü arasında anlamdaşlık olmaz, öyle görünen, yakın anlamlılıktır. Anlamdaşlık iki ayrı dilin sözcükleri arasında olur. Karşılaşmalarıyla aralarında didişme başlar, birinin gitmesi ya da kenara çekilmesiyle anlamdaşlık da kalkar. Fakat yabancı sözcük kabul görüp dile yerleşirse eğer, anlamdaşlık kuralı yine çalışır. Ama nasıl? Anlam farklılaştırılarak.

Diyeceğim, anlamdaş iki sözcükten söz ediliyorsa eğer, sözcüklerden biri mutlaka yabancıdır. Sözgelimi şu sözcük çiftlerinde ikinciler yabancı:  anne-valide, saygı-hürmet, özlem-hasret, okul-mektep, sağlık-sıhhat, sözcük-kelimeDil bunları taşımakta zorlanır, ancak çaresi var; anlam farklılığı getirerek anlamdaşlıktan çıkarır. Bunun yazılı olmayan kuralı da kıdemli olan yahut kökü din diline kadar uzanan sözcüğe soyut, mistik anlam yüklemek, sözcüğün duygusal anlamını çoğaltmaktır. Bardak kırmak, masaya çarpmak gibi sakarlıklar için “utanmak” fiilini kullanırız da, yüz kızartıcı yanlışlar için kullandığımız fiil “mahcup olmak”tır. Devlet sırf politik nedenlerle sözcük dayattığında da geçici bir anlamdaşlık yaşanır, onun çözümü de aynıdır. Dil Devrimi yıllarında “hareket etmek” sözcüğünün yerine “devinmek” önerilir mesela; hemen değil ama giderek yerleşir “devinmek”; dilin insanları çareyi “devinmek” sözcüğünü küçültmekte bulurlar. “Devinmek” ile “hareket etmek” anlamdaş değildir artık, “kıpırdamak, kıpraşmak” anlamındadır şimdi “devinmek”.

“Kent” de Öz Türkçecilik yıllarında Türkçenin eski bir sözcüğü zannedilip canlandırılanlardan. Oysa İran’ın ölü dillerinden Soğdçanın bir sözcüğü. Sanılıyor ki dile yerleşmiş, öyle ki dilin adeta kendi sözcüklerinden olmuş “şehir” terk edilecek. Vazgeçilmiyor “şehir”den. Ama n’oluyor? Giderek anlamca ayrışıyorlar.  Şehre uzak kırsallardaki uyduluklar için kullanılıyor “kent”. Ya “şehir”? Adını, soyağacını, efsanesini, hayat hikâyesini ve her çeşitten tarihini sırtlanmış gelenler, ancak onlar “şehir” -ne mutluluktur ki hayli şehrimiz var hâlâ..

Kent şehir değil. Şehir insanîdir. Şehri insan şekillendirir. İnsan da onunla şekillenir. Şehrin adı vardır. Adıyla gelir, adıyla bilinir şehir. Sakinleri tarafından verilmemiş şehir adları yaşamaz, ülkenin bir dönemine damga vurmuş bir kahramanın adını taşısın isterse. Ne Petrograd kaldı ne Leningrad, şehir aynı şehir, döndü dolaştı Petersburg oldu yine.

Şehirlerin şairleri, yazarları vardır, onlar nasıl tanımlıyor, nasıl niteliyorsa öyle bilinir şehirler. Bizim Adapazarı’nda akşamlar “karadut” rengindedir, Adalı Boşnak kızları “mum bacaklı”, yeşilimiz “tozlu yeşil”. Gerçek mi bunlar? Faik Baysal’ın, Sait Faik’in, Kerim Korcan’ın verdiği adlar bunlar, yanlış bile olsalar, öyle görüyorum şehrimi artık.

Şehirleri kuranlar, yapılarını yapanlar, yollarını açanlar insandır hep. Malzeme çevrenin taşıdır, toprağıdır. Mesafeler, yükseklikler göz, ayak ölçüsüncedir. Yani iki, bilemedin üç katlıdır evlerimiz. Taş binamız yoktur; çevremiz ağaçtır, saptır, samandır, toprağımız oynak; depremle baş etmek ancak ahşapla mümkün olur çünkü. Temel atılır, katlar çıkılır, malzeme çekilir ya da z çizmiş esnek tahta üstünden el arabasıyla taşınır, gün gelir çatı çatılır, bayrak dikilir. Önemli aşamadır, mahalleli “naktî” veya “aynî” katkıda bulunur.

Bunlar “kent”te yok işte. Kent betondur. Beton ne? Teknolojinin ürettiği “taş”. Taş taşınırken, işlenirken, örülürken ustaların ellerinde insanîleşir. Bizden biri olur. Kent bu fırsatı vermez. Bir kere adları yoktur kentlerin. Her şehrin etrafında ya Yenikent ya Batıkent, Doğukent… Bunlar ad değil, klişe. Sokaklara numara verildiği gibi kentler de numaralanabilir artık. Kent teknolojidir, teknolojinin kovaladığı ise nicelik.

Şehirler giderek kentleşiyor galiba. Mehmet Ali Kılıçbay’ın kitabı “Şehirler ve Kentler”de çok şey buldum. Kılıçbay kentleri “erkek”, şehirleri “kadın” görüyor –istisnaları var elbette. Napoli  “pasaklı ama güzel”, Floransa “soylu hanım”, Palermo “dişi cadaloz” mesela. Roma mı? Roma şehir ama gözü hep erkeklikte. “Kendini kente dayatan Collyseum ve zafer taklarıyla, çok sayıda ulu kilisein yarattığı otorite etkisinden olsa gerek.”

Şehirlerin kentleşmesi, kentlerin hızla artması değil, bu zayıf oldu; “şehirlerin kentleştirilmesi”, “kentlerin artırılması” demek ve bunun teşvik edildiğini söylemek lazım. Devlet erkek’tir çünkü, kentleşme ile bunu daha fazla görünür kılmak ister.

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....