Menü
İNSAN BU, YAPAR  Karabatak, Sayı: 39, Temmuz-Ağustos 2018
Diğer Yazılar • İNSAN BU, YAPAR Karabatak, Sayı: 39, Temmuz-Ağustos 2018

İNSAN BU, YAPAR Karabatak, Sayı: 39, Temmuz-Ağustos 2018

 

 

İzdivaç programlarında da rastlıyorduk ama RTÜK’ün yasağından sonra bunların yerine sunulan kayıp programlarında sık sık görür olduk: Kaybedenimiz, arayanımız meğer ne çokmuş.

Anne arıyor, baba arıyor; evlatlık olduğunu öğrenen çocuk, doğuran annesini, biyolojik babasını arıyor. Akşam doğurduğu oğlu için “topaç gibi” diyen doktordan ertesi sabah “öldü” haberini alan bile var anneler arasında. Kadıncağız satıldığını düşünüyor çocuğunun; doğumevi kayıtlarından böyle olup olmadığını bulmaya vermiş kendini.

Erkekler âlem! Çocukları annenin tekeline bırakmışlar, oh! keka! Oysa bir gecelik ilişkilerin çocukları için bile babanın yükümlülükleri var.   

Karı koca geçinemiyor, nedeni yoksulluk; çocuklardan birini içerden bir aileye veriyorlar, ötekini de baba İncirlik’teki Amerikalı ailelerden birine galiba satıyor. Aslında çocuk satışı yasak, evlatlık almak, vermek de devletten habersiz olmaz. Yapmışlar. Kız var, evlatlık verildiğini öğrenmiş, annesine küs, o kadar ki yıllar sonra bile annesine sarılamıyor. Fakat o sıra Amerika’da bir kardeşi daha olduğu öğrenilip onun izi bulunduğunda gerçekleşiyor üçlü buluşma.

Çocukların, özellikle kız çocukların hemen hiçbiri anneyi haklı bulmuyor. Çoğu, “Anne, anne ise eğer, hangi yoksulluk ve yoksunluk içinde olursa olsun çocuğunu bırakmaz, evlatlık vermez” diyor. Anne olarak da doğuranı değil yetiştireni biliyor. Brecht’in oyunu Kafkas Tebeşir Dairesi’nde de çocuğa verilen emek belirler anneyi.

Çocukların böylesine kesin yargılarda bulunmaları, anne de olsalar, henüz yeterince deneyim kazanmadıklarını düşündürüyor. Deneyimli olan, “Ben de anneyim, gelirim de yetersiz ama çocuğumu bırakmam, onu ellere vermem” demez. Çünkü bilir ki bir insanın başına gelen her insanın başına gelebilir.

İzdivaç programlarının birinde, tesettürlü bir kadınla talibinin konuşmalarına rastladım. Adam Almanya’da çalışıyormuş. Geliri iyiymiş. Bir kere evlenmiş, boşanmış. Evliliği kısa sürmüş. Onca zamandır yalnız yaşıyormuş.

Kadının merakları: Neden boşanmış? Geçimsiz olan, hangisi imiş? İkinci evliliği düşünmekte neden gecikmiş? Hepsine uslu uslu cevap verdi adam. Fakat “Çocuk var mı, kaç tane?” sorusuyla tansiyon bir yükseldi, programın misafir kadınları da katıldılar mı tesettürlüden yana, bekliyoruz arbede çıkacak diye. Adamın bir kızı varmış, on dokuz, yirmi yaşlarındaymış; vay! bir yüklendiler adama: “On dokuz mu, yirmi mi, nasıl bilmezsin?” Adam kızın doğumuyla boşanmanın iç içe olduğunu, tarihini bilmediğini söyleyince aman bir ayıplandı, bir ayıplandı. Üstüne o zamandan beri zaten görüşmediklerini de söylemedi mi isyan büyüdü de büyüdü. İnsan kızını özlemez mi? Aramaz mı? Sen ne biçim babasın? Bu nasıl bir vicdan?

Yav, bu kadar gürültü niye? Elektrik alamadım, dersiniz olur biter! Hem, söyler misiniz, çocuk “tane” ile anlatılabilir bir nesne midir?

Erkeğe böylesine yüklenen kadınları haklı bulmuyorum, fakat galiba anlıyorum. Gördükleri şiddetle ödeşmek istiyorlar. Kadının kadına eleştirisini hiç mi hiç anlamıyor, hele ki şu hikâyedeki kadının başına gelenler başlarına gelirse kaç kadının anneliği giyinebileceğini merak ediyorum.

Polis, cami avlusunda bulunan iki günlük çocuğu avluya bakan güvenlik kameralarından iki kadının bıraktığını görür, kimliklerini tespit eder, araştırmayı başlatır. Kadınlardan biri on sekizini henüz doldurmuş genç bir kız, öteki de annesidir. Babalarını iki üç yıl önce kaybetmiş, yani kendi yağlarıyla kavrulan ana kız.

Yazları, babalarının sağlığında gittikleri gibi, Anadolu ücrasındaki dede evlerine gezmeye giderler. Fakat kızdan beş altı yaş büyük olan amcasının tecavüzüne uğrar kız. Kimseye söylemez, Eylül’de İstanbul’a döndüklerinde yaptırdığı testten hamile olduğunu anlar, bol elbiseler giyerek, karnını bağlayarak hamileliğini ancak sekiz ay gizleyebilir. Anne, olup biteni, kızının şişmeye başlayan ayaklarını göstermek için gittikleri doktorda öğrenir.

Dede evine gitmeyi, bebeği amcaya vermeyi düşünürler önce. Giderler de. Fakat cesaret edip köye giremezler. Getirdiklerini oradaki bir caminin avlusuna kundağıyla, battaniyesi ile bırakıp İstanbul’a dönerler.

İnsan sıkış(tırıl)maya görsün, fazlasını da yapar.

Mitolojiye göre, Boğaz’ın Karadeniz’e karışacağı noktada bulunan açılır kapanır kayalar gemilerin geçmesine adeta izin vermez. Altın Post’u Kafkasya’nın Kolkhis ülkesinden (Batı Gürcistan) alıp getirmek üzere yola çıkan elli yiğit, İason yönetimindeki Argonautlar, bu engeli uçurdukları güvercinin peşinden bütün güçleriyle kürek çekerek aşar, o günden sonra da kayalar sabitlenir.

İason’u Altın Post macerasına gönderen, İolkos (bugünkü Yunanistan’da Volos şehri) kralı olan Pelias’tır. Bir kâhinden, tahtını tek sandaletli bir gencin ele geçireceğini öğrenen Pelias, İason’u tek sandaletle görünce ona karşı dikkat kesilir. Yine de, “Eğer kral olsan ve yerine birilerinin geçmeye çalıştığını duysan ne yaparsın?” diye sorar. İason’un cevabı, “Tahtıma göz diken adamdan yapılması imkânsız bir kahramanlık yapmasını isterdim” olur. Pelias, İason’u bunun üzerine tehlikeli serüvene sokar, Altın Post’u getirdiğinde tahtını ona bırakacağını söyler. Bir başka versiyona göre de, krallık İason’un babasından miras olup İason’undur. İason büyüyüp de elinden alınan krallığı amcasından geri isteyince tehlikeye itilir.

Altın Post, Kral Aites’in elindedir. Kral, Altın Post’u vermek için İason’dan iki kahramanlık yapmasını ister; bunlardan biri ateş püsküren boğaları çifte koşup tarla sürmek, öteki de tarlaya ekilen ejderha dişlerinden bitecek silahlı adamlarla çarpışmaktır. İason, kralın kızı Medea’nın gönlünü kazanmıştır, onun verdiği büyülü bir merhemi bedenine sürerek yenilmez olur, iki imkânsızı yerine getirir, ayrıca bekçisi olan yüz gözlü ejderhayı da büyüleyip uyutarak Altın Post’a ulaşır. Amaçlarına eren elli kahraman Medea’yı da alıp kaçar. Kral, gemilerle peşlerine düşerse de, Medea’nın, beraberindeki erkek kardeşi Apsyrtos’u öldürüp, parçalayıp denize attığı parçalarını toplarken zaman kaybeder, yetişemez.

Medea,  İason’un karısı olarak İolkos’a gelir. Burada kocasının rakibi Kral Pelias’ın kızlarını kandırır, onlara babalarını kestirtir. Karı koca Korinthos’a kaçar. İason, Medea’nın vahşetinden bıkmıştır, ayrıca ona ihtiyacı kalmadığını da düşünmektedir artık, Kral Kreon’a yakınlaşmak için kızı Kreusa (ya da Glauke) ile evlenmeyi kafasına koyar. Terk edilen Medea’nın intikamı korkunç olur: Öldürücü zehirle hazırladığı elbiseyi yeni geline düğün hediyesi olarak kendi çocuklarıyla gönderir. Kreusa elbiseden fışkıran alevler içinde can verir, babası kral da kızına yardım ederken ölür.

Medea bu kadarla kalmaz, İason’dan olan kendi iki çocuğunu öldürerek İason’u da cezalandırır.

Siz, zorda yardımına koştuğunuz, sevgili bildiğiniz, uğruna babanızı, ülkenizi terk ettiğiniz bir kişinin ihanetiyle karşılaştığınızda, siz ne yaparsınız, siz?

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....