Menü
ABDULLAH HARMANCI VE
Hece Yazıları • ABDULLAH HARMANCI VE "BEHÇET BEY NEDEN GÜLÜMSEDİ?" Heceöykü, Sayı:96, Aralık 2019-Ocak 2020

ABDULLAH HARMANCI VE "BEHÇET BEY NEDEN GÜLÜMSEDİ?" Heceöykü, Sayı:96, Aralık 2019-Ocak 2020

ABDULLAH HARMANCI VE BEHÇET BEY NEDEN GÜLÜMSEDİ?  

 

Abdullah Harmancı, 1974 Konya doğumlu. 1996’da Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirir; aynı üniversitede “Selim İleri’nin Edebi Kişiliği ve Öykücülüğü” adlı teziyle yüksek lisansını (2006), “Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Öyküleri ve Öykücülüğü” adlı teziyle doktorasını (2010) tamamlar; 2011 yılında Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyeliği başlar, 2013 yılında Konya Necmettin Erbakan  Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi’ne atanır, Yazının Yükü / Nuri Pakdil’in Edebiyat Dergisi Üzerine Bir İnceleme başlıklı çalışmasıyla da doçent unvanını alır (2015); bugün de aynı üniversitededir.

Fakat öykü yazmaya akademik çalışmalarından önce başlar. İlk öyküsü 1995’te Dergâh dergisinde, ilk öykü kitabı Muhteris de 2002’de Timaş’tan çıkar. Çalışkandır yazar. İkinci kitabı Ertesi Dünya 2003’te Birun’dan çıktığında yüksek lisansını henüz tamamlamamıştır. Yerlere Göklere 2007’de Ebabil, öğretim üyeliğinin başladığı 2011 yılında dördüncü kitap Seni Ne İhtiyarlattı Profil Kitap etiketiyle yayımlanır. Bunları 2016’da İz Yayıncılık’tan Melek Kayıtları, 2019 Şubat’ında da altıncı öykü kitabı yine İz Yayıncılık’tan Behçet Bey Neden Gülümsedi? izler.

Edebiyat tarihi biçim tarihidir. Abdullah Harmancı, bu tanımı fazlasıyla doğru bulur; özellikle ilk öyküleri, kitapları biçim arayışları bakımından pek zengindir. Şiire, günceye, denemeye benzer bu öyküler. Mevcut yazım ve noktalama kurallarına uymayanlar vardır içlerinde. Kimisinde sözcükler birbirine artı (+) veya yıldız (*) işaretiyle bağlıdır, kimisinde de bazı bölümler sırf büyük harflerden oluşur. Korkmaz yazar. Cümleleri özgürce eğip büker, öykünün işlevini asgariye indiren minimal, hatta tek paragraflık öyküler yazar; kendini dilin ve öykünün imkânlarını artırmakla görevli kılar adeta.

Behçet Bey Neden Gülümsedi? yazarın, bu tür öykülere en az yer verdiği kitabıdır. Yirmi beş öykü vardır içinde; bunun ancak on, on biri, hatta sıkı elenirse ancak üçünün veya dördünün minimal öykü olduğu görülür –ki ikisi: “Ve Ma Edrake...” ile “Ressam Yorgun”, yoksa son öykü “He” ile birlikte üçü mü? zaten birer paragraftır. Öteki minimaller, kitabın ilk on beş kadar öyküsü gibi türün tanımına uygun öykülerdendir, ya da şöyle: yapıca klasik öyküye daha yakın dururlar. Kitabın ilk yarısındaki öykülerden de sadece ikisinde, mevcut yazım ve noktalama kurallarına uyulmaz: “Desidoro” ile “Sokak Çocukları Paneli”. Büyük harf hiç kullanılmaz bunlarda. Noktalama da ilkinde soru işareti (?) ve noktayla (.) ötekinde ise sadece virgülle (,) sınırlı tutulmuş, o kadar ki öykü bile noktayla bitirilmemiş, yerine devamlılık duygusu vermesi için üç nokta (...) kullanılmıştır. Abdullah Harmancı, biçim arayışlarında ısrarın öyküye yararı olmayacağını görmüş sanırım.

Harmancı’nın öyküsü günlük hayat öyküsüdür. Dahası yazarıyla da hayli ilişkilidir. Şöyle ki pek çok öyküde kitap okuyan, şiir yazan, dergilerde görülen, festivallere, panellere katılan, babası öğretmen, öğrencileriyle haşır neşir bir üniversite hocası vardır. Kimi öyküde başkişidir bu, kendini anlatır (“Yol Arkadaşı”, “Fenomen”, “Çıkış”, “Sokak Çocukları Paneli”), kiminde de figürdür, yani yan kişi, hem içerikte yer alır, hem de tanıklık yapar (“Üç Çivi”, “Otopsi”, “Kalender”, “Derbent Yeşili”)... Bunlar “ben” zamirli öykülerdir. Yazarın ilahi anlatıcılı (üçüncü tekil) öyküsü galiba daha az (“Çağrı”, “Emekli Öğretmen Suphi Durup Dururken Elini Masaya Neden Vurdu?”, “Güvercin Kanadı”...), ikinci tekil anlatıcılı da sanırım bir tek (“Yaldızlı Çokomel Kâğıtları”).

Anlatıcısı ister birinci, ister üçüncü, ister ikinci tekil olsun, Harmancı’nın hemen her öyküsü de Konya’ya çıkar, nasıl ki her yol da Roma’ya. Camilerinden Sekiz Köşe, Asrî, Şems; mahallelerinden Tatköy, Şeker; çarşılarından Çıkrıkçılar İçi, Nalçacı; sonra Kayalı Park, kalesiyle bilinir Gevale; ilçelerinden Derbent, bağlarıyla Meram, şifalı sularıyla Ilgın, barajıyla Sille akla ilk gelenler. Konya mutfağının “bıçak arası” (s. 74) da unutulmaz elbette; hatta bir başka klasik, yerel ağızla sokulur öyküye: “etlekmek” (s. 48).

Abdullah Harmancı, yerel dilin kelimelerini de kullanır: kabala (toptan, götürü, s. 18),  pinçik pinçik (parça parça, s. 25), hümermek (karşı koymak, s. 35), gönüllemek (gönül almak, ağırlamak, s. 79), ovcalamak (ezmek, ufalamak, s. 86) gibi. Genel dilin kelimelerini de halktan kişileri konuştururken veya onlardan söz ederken sentaksla birlikte değiştirir, dönüştürür: “Tamam gızım, demişti.” (s. 29). “Gece vakti dokduru nerden bulacan... Hay Fadim...” (s. 31). “...bu okumuş gısmısı hökela mı hökela oluyor, derlerdi.” (s. 33). “Bu ne gidinin gurrasıymış bacanak...” (s. 35). “Dün zabah galktıydık daaa...” s. 44). “...içinde casır casır yanan bir acıyı dindirmişti Şair.” (s. 96).  

Nedense deyimlere yüz vermez Harmancı; rastladıklarım sayılı: Ev yanar, yosma taranır (s. 21), tekeden süt sağmak (s. 27), façayı düzeltmek (s. 33), hatır kırmak (s. 34), pert olmak (s. 127), parça pinçik (s. 135). Sıkı bir çalışma sonunda daha çok deyimle karşılaşılabilir şüphesiz; ama sonuç değişmez: Yazar deyimlere mesafelidir. Atasözlerini de hemen hiç kullanmaz.

Ancak iki söz öbeğine ayrı değinmek isterim. Biri “kim o deliği” ki kapı gözü/dürbünü anlamında kullanılmış –çok hoş, güzel (s.100); öteki de şu: “Fırt” bir solukta veya bir yudumda içilebilecek miktar anlamında bilinen bir sözcük; Harmancı, fırt’ı bileşik fiil veya deyim olarak kullanıyor şu cümlede: “Bir kahkaha daha attı. Sigarasından bir fırt daha çekti.” Böylesi olmaz gibi geliyor bana (s. 25).

Abdullah Harmancı –evet- cümleleri eğer büker; ama bunu biçim arayışlarının baskın olduğu ilk öykülerinde yapar daha çok. Klasik öyküye yakın duranlarda, özellikle Melek Kayıtları’nda ve son öykü kitabı Behçet Bey Neden Gülümsedi?’de kullandığı dil, mevcut dildir. Okuru zorlamaz, şaşırtmaz. Ama işlenmiş bir dildir de. Edebidir. Ya da şöyle: Hünerini verili dil içinde kalarak gösterir Harmancı. Var olan dili terk etmez; dile ihaneti yoktur. Sözcüklerin kökenleriyle ilgilenmez örneğin: “matruş”u, “jile”yi kullandığı gibi “anımsamak”ı da kullanır; sözcüklere sıkça kullanılmayan kimi ekler de getirir: “belirsiz-ce”, “ikbal-li”, “gıdık-lı”, “gölge-lik”, “herkes-ler” gibi.

Edebiyatta “tekrir” diye bilinen bir sanat vardır; anlamı güçlendirmek için bir sözü, sözcüğü aynen yahut yakınıyla yineleme sanatıdır –ki “tekerrür”le arasındaki fark, kıl payıdır; diyeceğim: yazar için risklidir; hele bunun peş peşe anlamdaş yahut yakın anlamlı sözcükler getirilerek yapılanı hiç mi hiç kabul görmez. Abdullah Harmancı, “tekrir”i paragraf düzeyinde yapar –ki daha risklidir- altında da kalmaz.

Bu sanatın en sağlam örneği, yazarın, “kendine âşık Nergis” efsanesini referans alan “Fenomen” adlı öyküsündedir: “Aynaya baktıkça kendimi seviyor, aynaya baktıkça kendime olan güvenim artıyordu. / Aynaya baktıkça kendime ve hayata ve dünyaya heyecanla bağlanıyordum. / Aynaya baktıkça orada dünyayı ve ahreti başarmış bir adamın sükûnetini görüyordum. / Aynaya baktıkça bunca sene bu kadar güzel bir hayat yaşamayı nasıl başardığımı düşünüyordum...” (s. 53-54). Ve ardından gelen “aynaya baktıkça”lı sekiz cümle daha.    

Bu soy örneklerle doludur Behçet Bey Neden Gülümsedi? İşte bunlardan bir avuç: “İnansam rahatlardım diye düşünürdün hep. İnansam bu kadar çalışkan olmazdım belki de.  İnansam bu kadar çok istemezdim istediğim şeyleri...” (s. 108).Ve ardından gelen “inansam”lı dört cümle daha.

Bir de “ise”li örnek: “Olan biten her ne ise, bana ne oluyor ise, hangi melek geçerken kalbime dokundu ise, hangi duaya denk geldim ise, bilemem. Bildiğim, beni bir sesin çektiği idi.” (s. 40).

“Tekrir”, Abdullah Harmancı’nın “alameti farika’sı” adeta.

Harmancı farklılıkları seviyor. Behçet Bey Neden Gülümsedi? adlı öyküsü, bu adı taşıyan son kitabında değil, bundan önceki kitabı Melek Kayıtları içindedir. İki sayfalık bir öyküdür. Kimdir Behçet Bey? Anlatıcının, gözleme ağırlık vererek anlattığı kişi midir? Galiba. Adı öykünün başlığında geçer sadece, tereddüdüm bundan. Ama öyküde de gülümseyen biri anlatılmaktadır, ilginç bir kişidir de. Şöyle ki: Gedavet Gayrimenkul’ün önünden geçerken birden durur gülümser. “Gedavet”, Karaman-Konya ağzında bir rüzgârın adı: Batıdan esen bir rüzgâr. “‘Gayrimenkul’ ise ‘gayr-i menkul’.” Yani ev, dükkân, arsa, han, hamam gibi taşınmaz değerler. Öykü kişisi düşünür ki: “Biri ‘durdurulamaz’. Öteki ‘taşınamaz.’” İşte taşınmazlar alıp satan bir işyerine “gedavet” adının verilmesidir onu güldüren. Bu zıtlığı, işyerinin değil de öykü kişisinin bilmesi ve okurla paylaşması da ironi.

Şöyle çözülür: “...vitrindeki ilanlara iyice yaklaştırdı gözlerini. Halbuki aklı onlarda değildi. Sonra kendi kendine itiraz etti. Ciddi bir hata yapıyordu. Zannettiğinin tam tersine, bütün gayr-i menkuller durmadan akıp gidiyorlar, yok oluyorlar, un ufak oluyorlar, ufalanıyorlar, toza toprağa bulanıyorlar, nakl-olunuyorlar, yerlerinde yeller esiyordu. Hangi ‘taşınmaz’ taşınmamış ki! Hangi ‘taşınamaz’ yerinde kalmış? Bütün taşınamazlar rüzgârda ufalanıp gitmişler. Kaç saray kalmış, kaç köşk kalmış? Kılıçarslan Köşkü mü, Kubadabad Sarayı mı, Bizans Sarayı mı kalmış?” (s. 139).

Abdullah Harmancı, Melek Kayıtları’nda yer alan öyküsünün adını sonraki kitabına vermekle daha nice sabitenin sabit bırakılmadığına, talan edildiğine yirmi beş öykünün hemen yirmi beşinde de dikkat çeker.

Örneğin, “Otopsi” öyküsünde, yıkım işleri yapan Kemal Usta’nın çalışanı Aslan anlatılır. Çocukluğunu, gençliğini geçirdiği mahallenin yıkımında çalışmak, Aslan’ı perişan eder; final şöyle: “‘Hamit abiyle karısı Züleyha’nın gerdeğe girdikleri oda yıkıldı. Ben okey oynamaya gittiğimde namazlarımı o odada kılardım.’ Kemal Usta önce şaşırdı. Sonra tatlı bir kahkaha attı. ‘Yak Aslan’ım bir cigara...’ dedi, ‘Bu işin de ucuna geldik hamdolsun...’ Bir kahkaha daha attı. Sigarasından bir fırt daha çekti.” (s. 25).

Aslan’ın niçin dertlendiğini Kemal Usta anlamaz. Nasıl ki Gedavet Gayrimenkul de bilmez. İronik olanla trajik olan bir aradadır öykülerde. Kitabın ilk öyküsü “Yüreğime Üç Çivi” iç içe üç hikâyeden oluşur. İkincide, bir üniversite hocası yirmi beş yıl öncesine gider, ölen büyüklerini, dağılan evlerini hatırlar acıyla, Üçüncüde, aynı hoca, “en fazla üç haftası” kalmış annesinden bunu nasıl sakladıklarını, annesinin ise iyileşip Ilgın ve kaplıca hayalleri kurmasını anlatır yine acıyla. İlk hikâyede iki belediye zabıtası, her nasılsa belediyede iş bulmuşluğun verdiği güçle, belediyede iş bulamamaktan başka eksiği olmayan bir sokak satıcısını hırpalar, arabasını götürür. Yıkımlar sadece gayrimenkulleri değil, yanı sıra geçmişin değerlerini de yok etmiştir: Vicdan bunlardan biridir.

“Kalender” adlı öyküde, beş çocuğu, altı torunu olan, otobüsteki yolculara “Guzum!” diye seslenen, genç kaptanın bağırmalarını sineye çeken bir yaşlı muavin; “Derbent Yeşili”nde yirmi beş yıl önce ayrıldığı mahallesindeki bir düğüne giden okumuş biri anlatılır. Ki eski komşularının kendisi hakkında içinden geçirdiklerini kestirmek zor değildir okumuş için: “Onlar bana bakarken, semirmiş, şişmanlamış, façayı düzeltmiş, avradı da çalışırdır bunun, namazı niyazı bırakmasaydı bari, diye geçiriyorlar.” (s. 33).

Kültür değişimleriyle gelen ama az ama çok bir yabancılaşma vardır. Da bu genellenmeli midir?  Galiba hayır! “Kalender”deki rindane muavin ile “Derbent Yeşili”indeki okumuş, bunu somutlar. Hele ki okumuşun finaldeki sözleri hayır’ı kesinleştirir: “Dindarlıklarına imrendiğim, yoksulluklarına üzüldüğüm, köylülüklerinden nefret ettiğim ey Şeker ahalisi... Haykırmak istiyorum... Ama kendimi tutuyorum, ben de sizlerden biriyim, iyi ki sizlerden biriyim, iyi ki sizlerden biriyim... İyi ki... İyi ki...” (s. 35).

Abdullah Harmancı; değişim, dönüşüm yıllarında toplumun uğradığı ikilemi, Konya özelinde hem ironik hem de trajik açıdan anlatmakta. Üstelik yerelin bütün imkânlarını kullandığı halde yerelliğe de düşmemekte. Konya, onun kaleminde İstanbul, Prag, Petersburg  gibi edebiyat şehirlerinden oluyor. Çünkü Kagan’a referansla tikel’de tümel’i ya da şöyle: cüz’i’de küllîyi görüyor.

Kitapta bir öykü daha var, dikkatimi çeken: “Emekli Öğretmen Suphi Durup Dururken Elini Masaya Neden Vurdu?” Abdullah Harmancı, şakayı da seviyor. Gelecek öykü kitabının adını “Emekli Öğretmen Suphi Durup Dururken Elini Masaya Neden Vurdu?” koyarsa şaşmam. Bu Suphi, şikâyetini “Hayat üstüme olmadı Durmuş Abi!” diye dile getiriyor. Daha nice Suphiler var, durup dururken elini masaya neden vurduğu bilinmeyen.

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....